Anasayfa / Hadis Tarihi

HADİS TARİHİ

Hadis Tarihi

Talat Koçyiğit

DİYANET VAKFI YAYINLARI

 

 

 

HADîS TARİHİ. 3

ÖNSÖZ.. 3

I. BÖLÜM... 3

A. HADİSİN MENŞEİ ÖNEMİ VE TEKÂMÜLÜ.. 3

1. Hadîsin lügat ve ıstılah manâsı 3

2. Hadisin değeri 4

3. Hadisin sahabe tarafından rivayeti 6

B. HADİSLERİN YAZILMASI. 11

1. Hadis kitabetinin yasaklanması 11

2. Yasak kararının sebepleri 12

a. Yazı 12

b. Kurânla karışma tehlikesi 13

3.Yasağın  kaldırılması 13

4. İlk yazılı hadîsler 14

a. Hazreti Peygamberin diplomatik mektupları 14

b. Sadakat hadisleri 15

Amr ibn  Hazm'den rivayet edilen sadakat 15

ıı. Halîfe Ebü Bekr'den rivayet edilen Sadakat 17

5. Hadis sahîfeleri 19

a. Ebü Bekr ve 'Ömer'in denemeleri 19

b. Abdullah îbn cAmr îbn’il-Aş’ın sahîfesi 20

C. Câbir İbn Abdillahhn Sahîfesi 22

D. Ali Îbn Ebi Tâlib’in Sahîfesi 23

e. Samura İbn Cundeb’İn saHîfesi 25

F. Ebü Hurayra'nın Sahîfesi 26

g. Abdullah İbn Âbbâs'ın sahifesi 29

h. Abdullah îbn Ömer ibni’l- Hattab’ın sahifesi 31

1. Sa'd İbn cUbâde’nin  sahifesi 31

C. HADÎSİN İLK KAYNAĞI: SAHABE.. 32

1. Sahabî kime denir?. 32

2. Sahabenin dereceleri 33

3. Sahabenin sayısı ve hadis râvileri 34

4. Sahabenin adaleti 37

D. SAHABE DEVRİNDE HADÎSLERİN YAYILMASI. 39

1. İslâm ülkelerinin genişlemesi 39

2. Bazı ilim merkezleri 42

a. Medine. 42

b. Mekke. 42

c. Küfe. 43

d. Basra. 44

e. Şâm... 44

f. Mısır 45

3. Hadîslerin yayılması ve "er-Rıhle fî talebi'l-hadis". 46

E. HADÎSTE VAZC HAREKETLERİ. 48

1. Mevzu1 (uydurma) hadîsin tarifi 48

2. Hadis  vaz’ının başlangıcı 49

II. BÖLÜM... 53

HADlS İLMİNİN TEŞEKKÜLÜ VE BUNU HAZIRLAYAN SEBEPLER.. 53

(II. Hicrî Asır) 53

A. TOPLUM HAYATINA GENEL BAKIŞ. 53

1. Siyasi durum... 53

2. ilhad hareketleri 55

a. Zındıklar 55

b.  Râvendiyye. 56

c, MufçannaHyye. 2

d. Hurumiyyemiyy. 2

3. itikadî mezhebler 3

a. Cebriyye. 3

b. Kaderiye. 4

C. Murci’e. 5

d. Mutezile. 6

B. HADÎS VAZ'INDA GELİŞMELER VE SEBEPLERİ. 8

1. Siyasî ihtilâflar 8

2. itikadî ihtilâflar 12

3. islam düşmanlığı 15

4. Irk, belde ve mezheb taassubu. 16

5. Hikayeciler ve vâ'ızler 19

6. Tergîb ve terhîb. 20

C. CERH VFT TA'DÎL HAREKETİNİN DOĞUŞU.. 22

1. Cerh ve ta'dile yol açan âmiller 23

a. Hadîs vazı 23

b. Beşerî   zafiyetler 23

2. Cerh ve ta'dîl hareketinin neticeleri 26

3. Hadîste isnad tatbiki 27

D. HADÎSİN TEŞRÎÎ DEĞERİ ÜZERİNDE MÜNAKAŞALAR.. 29

1. Haber çeşitleri 30

2. Hadîslerin değeri üzerinde münakaşalar 33

3. Mutezile ve hadîs. 35

a. Vâşıliyye firkası 35

b. Amriyye fırkası 36

C.  Huzeliyye Fırkası 36

d. Nazzamiyye fırkası 37

E. HADİSLERİN TEDVİN VE TASNİFİ. 38

1. Tedvin ne demektir?. 38

2. Hadis tedvininin başlangıcı 38

3. Hadîslerin Tasnifi 40

4. ilk hadîs eserleri 42

a. Siyer ve mağazî kitapları 42

b. Sünen kitapları 43

C. Câmi'ler 44

d. Musannaflar 44

e.  Belirli  bir  konuya  tahsis  edilmiş  kitaplar 44

Mâlik  Ibn Enes ve el-Muvaftâh. 45

III. BÖLÜM... 47

TASNİFİN ALTIN ÇAĞI: KUTUB-t SÎTTE »EVRÎ. 47

(III. Hicrî Asır) 47

I. Tasnife hız veren âmiller 47

a. Kelâm   ilminin   doğuşu. 47

B. Haılîsçilerin İtham Edilmeleri 48

C. Halku'l-K.Ur'ân İnancı Ve Mihnet 50

d. Genel  değerlendirme. 52

2, Hadîs eserleri ve müellifleri 53

A. Siyer  Ve   Mağaziler 53

b.  Musnedler 54Îbn Hanbel Ve Musneİ. 2

c. Sunenler 3

i. En-Nesâ'i ve Sunen'i 4

İi.  Ebu-Davud  Ve  Sunen’i 5

iiii.  ibn   Mâce  ve  Sunen’i 6

d.  Muşannaflar 7

e.   Câmi’ler 7

i. El-Buhâıi  ve  el-Câmiu's-sahihi 7

ii. Müslim ve el-Câmiu  sahihi 10

f. Cüzler 12

g. Belirli konulara tahsis edilmiş kitaplar 12

h. Mustahrecler 14

ı. Hadîs ilminin çeşitli konularına tahsis edilmiş kitaplar 15

BİBLİYOGRAFYA.. 16

 

 


HADİS TARİHİ

 

 

ÖNSÖZ

 

 

Hadis ilmi, üçüncü Hicrî asnn sonunda bütün konulan ile teşekkül et­miştir. Her ne kadar, bu konuları içine alan kitapların telifi bir müddet daha gecikmiş olsa bile, usûl ve kaidelerin, tabir ve tariflerin birinci asnn sonundan itibaren hadîs imamları arasında kullanılması, ikinci asırda ise, hiç bir kayda tâbi olunmaksızın münakaşa edilmesi, bu ilmin bir hayli erken bir devirde teşekkül ettiğini gösterir. Zaten en mükemmel hadîs mecmualarının bu eserde "altın çağ*1 olarak tavsif ettiğimiz üçüncü asırda tasnif edilmesi de, bunun bir başka delilini teşkil eder; zira bir ilmin usûl ve kaideleri belirlenmeden o usûl ve kaidelere uygun mükemmel eserler tasnif edilmesi mümkin değildir.

tşte biz, hadîs ilminin, üçüncü asnn sonunda teşekkülünü tamamladı-ğını gözönnndc bulundurarak, eserimizi, bu ilk üç asırdaki hadîs tarihine tahsis ettik. Bununla beraber, hadîs tarihi, bu ilk üç asırla elbette tamam olmuş değildir. Zira bunu takip eden asırlarda daha binlerce eser, telif ve tasnif edil­miştir. Bunlan teker teker ele almak ve hadîs tarihi içinde bibliyografik bir araştırmanın neticesi olarak konu ile ilgilenenlerin istifadesine sunmak bir iki cildlik eserle gerçekleştirilebilecek bir iş değildir.

Şimdilik biz bu eserimizi, hadîs tarihinde bir deneme olarak kabul ediyor ve niyet ettiğimi* daha geniş bir araştırmayı, Allah'ın lütuf ve ina-yetiyle gerçekleştirebileceğimi* ileri bir tarihe bırakıyoruz. [1]

 

I. BÖLÜM

 

A. HADİSİN MENŞEİ ÖNEMİ VE TEKÂMÜLÜ

 

1. Hadîsin lügat ve ıstılah manâsı

 

Gerek lügat ve gerekse ıstılah yönünden hadîs kelimesinin arzettiği ma­nâlar arasında bir hayli farklılıklar mevcuttur. Lügat yönünden kadim (eski) in zıddı cedtd (yeni) manâsına gelen hadîs, aynı zamanda haber manâsına da gelir ve bu kelimeden müştak bazı fiiller, haber vermek, tebliğ ve nakletmek gibi manâlarda kullanılır. "Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nere­deyse kendini mahvedeceksin" [2] mealindeki Kur'ân âyetinde gördüğümüz "hadîs" kelimesi, söz veya haber manâsında kullanılmış ve bununla Kur'ânı Kerîm kaydedilmiştir [3]. Bir başka âyette ise, bu kelimenin müştakki olan bir fiil, "haber ver", "tebliğ et" manâsında kullanılmıştır: "Rabbraın nimetlerini de tahdîs et (haber ver)' [4].

Daha sonralan, kelimenin istimalinde bası inkişaflar görülmüş, umumî manâsında her hangi bir değişiklik olmamakla beraber, dinî çevrelerde ban haber nevilerine ıtlak olunan hususî bir manâ kazanmıştır. İbn Mes'üd'tan nakledilen bir haberde bu manâ açıkça görülür: "Muhakkak kî sözün en gü­zeli Allah'ın Kitabıdır  [5].

Istılah yönünden hadîs, umumiyet itibariyle Hazreti Peygamberin »öz­lerine ıtlak olunmakla beraber, İslâm uleması arasında yine aynı manâda kul­lanılan kelimenin medlulünü tarif bahis konusu olduğu zaman, bası farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Buna göre, ban usûl ulemasının tarifinde hadis»

Hazreti Peygamberin söz, fiil ve takrirlerine ıtlak olunmuştur; bu bakımdan kelime, aynı manâda kullanılan suntın [6] müradifidir [7]. Bazı hadîs uleması ise, hadis lafzım, yalnız Hazreti Peygamberin sözlerine değil, sahabe ve tâbi-ûııdaıı nakledilen mevfcüf ve makfü* haberlere [8] de ıtlak etmişlerdir; buna göre kelimenin ifade ettiği manâ, haber kelimesiyle kasdolunau manânın müra­difidir [9]. Bu manâ içerisinde Hazreti Peygamberin, peygamberlikten önceki sözleri de mündemiçtir. Bazıları da, hadisi yalnız Hazreti Peygamberin söz­lerine tahsis etmişler, başkalarından gelen sözlere de haber demişlerdir [10]. Bu takdirde hadisle haber arasında belirli bir farkın mevcudiyeti kolayca anla-Şihr. Nitekim Hazreti Peygamberin hadîslcriyle meşgul olanlara muhaddis denildiği halde, başkalarından gelen tarih, kısas ve benzeri nakillerle uğra­şanlara da ahbâri denilmiştir [11].

Diğer bazıları ise, haberle hadîs arasında umûm husus mutlak bulundu­ğunu söyliyerek, her bir hadîsin haber olduğunu, fakat her çeşit habere ha­dîs demlemeyeceğini beyan etmişlerdir. Bu görüşe göre, haber daha umumî bir manâ taşımakta ve Hazreti Peygamberin sözleriyle birlikte sahabe ve tâbi'ûndan yahutta başkalarından nakledilen sözler de bu manânın şümu­lüne girmektedir  [12].

Hadîsin tarifiyle ilgili bu görüşler ne kadar değişik bir mahiyet arzederse etsinler, şurası muhakkaktır ki, hadis denildiği zaman, daima hazreti Peygam­berden nakledilen bir söz, yahut bir fiil, yahutta bir takrir akis gelmiştir. Bu bakımdan hadisin, söz, fiil ve takrirden ibaret olan sünnetin müradifi olması keyfiyeti, bu konuda kuvvet kazanan başlıca manâ olarak tezahür etmiştir. Şurasını da hatırdan uzak tutmamak gerekir ki, hadîsin, sünnetin müradifi olarak kazanmış olduğu bu manânın tarihi, Hazreti Peygamberin hayatta bulunduğu devreye kadar iner. Meselâ meşhur saİıabî Ebü Hurayra taraûn-dan sorulan bir soruya Hazreti Peygamberin vermiş olduğu cevapta geçen hadis kelimesi, bunun en açık delilini teşkil eder. Ebü Hurayra bu sualinde şöyle demiştir: "Kıyamet günü senin şefaatine nail olacak en mee'ûd kimse kimdir, yâ Rasûla'llah?". Hazreti Peygamber, Ebü Hurayra *nın bu suâline şu cevabı vermiştir: "Senin hadîse karşı olan iştiyakım bildiğim için, bu hadîs hakkında hiç kimsenin bana senden evvel sual sornııyacağım tahmin ediyor­dum. Kıyamet günü benim şefaatime ıtâil olacak en mes'ûd kimse Lâ İlahe İllallah diyen kimsedir" [13].

Hadîs tarihiııde, hadîse karşı büyük tutkusuyle şöhret kazanan Ebü Hurayra'ııın bu tutkusu bizzat Hazreti Peygamber taraündan teyid edilirken, hadis lafzının her hangi bir izahtan uzak olarak zikredilmesi, onun, Hasre­ti Peygambere hâs manâyı daha islâm'ın ilk günlerinde kazanmış olduğunun en açık delilidir.

Keza bazı sahabenin Hazreti Peygambere başvurarak hadîs yazmak için izin istemeleri [14], yahut işittikleri hadîsleri hıfzedemediklerini söyliyerek ha­fızalarından şikâyet eden bazı sahabeye, Hazreti Peygamberin hadîs yaz­maları tavsiyesinde bulunması [15] ile ilgili haberlerde, hadîs lafzının delâlet ettiği manâ, biraz önce işaret ettiğimiz manânın aynıdır; yani hadîs» Hazreti Peygamberden söz, fiil ve takrir olarak rivayet edilen sünnetin hiç bir tered­düde mahal bırakmayacak kadar kusursuz, tam bir karşılığıdır. Bu bakımdan bizim, hadisin İslâm Dinindeki yeri, sahabe arasındaki rivayeti, yahut tedvini gibi başlıklar altında hadîsi ve hadisle ilgili meseleleri incelerken, kelimeyi, rivayet edilmiş sünnet [16] manâsında kullandığımızı belirtmemizde, konunun daha iyi anlaşılması yönünden büyük bir fayda bulunduğuna şüphe yoktur. [17]

 

2. Hadisin değeri

 

Hadîsin sünnete müradif bir manâya sahip olarak sahabe devrinde ve müteakip nesiller arasında rivayet edildiği kabul edilirse, İslâm Dininde onun kazandığı ehemmiyet derecesini ve Dinin tekemmülünde oynadığı rolü tayin ve tesbit etmek çok daha kolaylaşmış olacaktır. Çünkü İslâm teşriinde sün­netin, Kitap (Kur'ân) dan Bonra ilk kaynağı teşkil ettiği, bu konuya eğilmiş olanlarca bilinen hususlardandır. Bu bakımdan, onun fıkıh uleması yönünden islâm teşrüudeki değeri, bîr bakıma, hadisin aynı sahada sahip olduğu değer manasındadır. Bu değer, Hazreti Peygamberin rîsalet göreviyle birlikte or­taya çıkmış ve yine bu görevin değeri nisbetinde yükseklik kasanmıs.tır. Hadişin kazandığı bu yüksek değeri tesbit edebilmek için, Hazret İ Peygamberin risalet görevini ve bu görevin ehemmiyet derecesini daima gösönünde bulun­durmak lâzımdır.

Hasreti Peygamberin görevi, genel manâda ve İslâm'ın koyduğu pren­sipler çerçevesi içinde, insanları tek Allah inancına davetten ibarettir. Bir bakıma bu görev, kendisinden önce gelmiş geçmiş peygamberlerin görevlerin­den farklı değildir. Bununla beraber görevin yürütülüşü yönünden diğerler-rinden ayrılan pek çok noktaları bulunduğuna da şüphe yoktur. Bu ayrılığın mühim bir kısmı, ona inzal olunan Kur'ân cihetinden gelir. Filhakika Allah Ta'âlâ, Hazreti Peygamberi, Kur'âm Kerîmi tebliğ etmekle görevlendirmiş ve bu hususta ona şu emri vermiştir:

"Ey Peygamber, Rabbından sana indirileni tebliğ et; eğer (bunu) yap­mazsan O'nun peygamberliğim yapmamış olursun". [18] Bu açık emirden an­laşıldığına göre, Hazreti Peygambere tevdi olunan tebliğ görevinin taalluku, kendisine inzal olunan Kur'âm Kerimin insanlara duyurulması veya öğretil­mesi ve dolayısıyle onların, Kur'ânm emir ve nehiylerine uymalarının sağ­lanmasıdır. Çünkü Kur'ân dinin esasıdır ve dinin hayatiyyeti, ancak, onun getirdiği emir ve nehiylere ittiba etmek suretiyle gerçekleşir.

Hasreti Peygamber Rabbından aldığı emre uyarak, Kur'âm Kerîmden kendİBİne inzal olunan âyetleri müslümanlara tebliğ etmiş ve bu suretle pey­gamberlik görevini yerine getirmiştir. Ancak, bu görevin mücerred tebliğ görevine münhasır kalması halinde, müslümanlarm büyük müşkülede karşı­laşmış olacaklarını hatırdan uzak tutmamak gerekir. Çünkü Hazreti Peygam­ber tarafından tebliğ olunan ve tatbiki istenen bazt âyetler, mücmel gayri mufassal, yahut mutlak gayri mukayyed olarak nazil olmuştur. Meselâ namaz kılınmasını emreden âyetler mücmel olarak gelmiş, fakat rik'atlannın adedi, şekli ve vakitleri Kur'ânda beyan edilmemiştir. Kesa zekât verilmesini em­reden âyetler mutlak olarak gelmiş, zekâtı gerektiren maun asgari haddi tak-yid ve tahdid, miktarı ve şartları beyan edilmemiştir. Kur'âm Kerimde bunun gibi, şekli, şariı ve erkânı beyan edilmedikçe tatbiki mümkün olmayan daha bir çok hükümler vardır ve bunların beyanı için yine Hasreti Peygambere başvurmaktan başka çare yoktur. Nitekim Allah Ta'âlâ da bu yönden Hazreti Peygambere ikinci bir görev vermiş ve şöyle demiştir:

"İnsanlara, kendilerine indirileni beyan edesin diye sana  Zikr (Kur'ân)i indirdik. Ola ki onlar da düşünürler" [19]. Görülüyor ki, Hazreti Peygamber bir

taraftan kendisine indirilenle!i insanlara tebliğ etmekle, diğer taraftan da tebliğ etlikleri arasında muslümanlar için anlaşılması ve tatbik edilmesi güç olanları açıklamakla görevlendirilmiştir. Onun bu görevi, şu âyette daha açık bir şekilde görülür:

"Allah, mü'minlere âyetlerini okuyan, onları tezkiye eden, onlara Kitap ve Hikmeti öğreten kendi aralarından bir Peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur; halbuki onlar Önceden apaçık sapıklıkta idiler" [20].

Bir çok İslam uleması, zikrettiğimiz hu âyette geçen Hikmet kelimesinin buradaki manâsı üzerinde durmuşlar ve Allah'ın isminden sonra Peygam­berin zikred ilişine ve Allah'a îmandan sonra Peygambere îmanın şart koşulusuna kıyasla, Kur'ândan sonra Hikmetin zîkredilişini gözonünde tutarak bunun Sünnetten başka bir şey olmadığı görüşü üzerinde ittifak etmişlerdir. Eş-Şâfi'I bu hususta şöyle demiştir: Kur'ân ilmine vîkıf kimselerden işittiğime göre, Hikmet, Hazreti Peygamberin Sünnetidir; çünkü, önce Kur'ân zikredil­miş, onu Hikmet takip etmiştir, Allah, insanlara Kitap ve Hikmeti öğretmek suretiyle onlara yaptığı büyük lütûftan bahseder. Bu balamdan Hikmetin Sünnetten başka bir şey olduğunu söylemek mümkin değildir. Zira Hikmet, Kitapla birlikte zikredilmiştir. Aynı Zamanda Allah, Peygaberine itaati ve emirlerine ittibaı farz kılmıştır. Peygamberine îmanı, kendisine îman ile bir­likte farz kılınan şeyin de Peygamberin Sünnetinden başka bir şey olmadığı anlaşılır [21].

Gerek yukarıda zikrettiğimiz Kur'ân âyetinden ve gerekse eş-ŞâficInin bu âyetle ilgili açıklamasından anlaşılıyorki, Hazreti Peygambere Kitapla birlikte Sunnetlt ifade edebileceğimiz bir de Hikmet verilmiş ve muslümanlar, ht-'r ikisine de ittiba ile emrolunmuşlardır. Çünkü Allah'a ittiba, bir bakıma O'nun Kitabınaittibadır;Peygamberineittibada,ona verilmiş olan hem Ki­taba ve hem de Hikmet veya Sünnete ittihada n başka bit şey değildir. Kur'âm Kerimde de açıklandığı gibi Hazreti Peygamber: "Kendisine tâbi olanlara marufu emreder, munkerden nehyeyler; temiz şeyleri helâl, murdar şeyleri haram kılar; yüklerini indirir, ağırlıklarını hafifletir" [22]. Hazreti Peygambe­rin bu âyet mealinde belirtilen görevlerinin kaynağı Kitap (Kur'ân) olduğu kadar Sünnet veya Hikmettir de. Nitekim bir hadîsinde Hazreti Peygam­ber, kendisine Kitapla birlikte, ittiba yönünden Kitap ayarında olan bîr başka şeyin daha verildiğini açıklamıştır ki, bunun Sünnetten başka bir şey olması mümkin değildir [23].

Kemlisine Kitapla birlikle bir ile Sünnet verilmiş olan Hazreti Peygam­bere itaati emreden Kur'ân âyetlerinin sayısı pek çoktur. Biz, bunlardan bir kaçını misal olarak zikretmeyi faydalı buluyoruz: "Allah'a ve Pevgambere itaat ediniz; ola ki rahmet olunursunuz" [24]. "Kim Peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur" [25]. Ey Paygamber( de ki: Eğer Allah'ı seviyor­sanız bana ittiba ediniz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin" [26]. "Ey Peygamber, de ki: Allah'a ve Peygambere İttat ediniz; eğer yüz çevirirseniz (biliniz ki) Allah kâfirleri sevmez" [27]. "Peygamber size neyi getirmişse onu alı­nız; neden sizi nehyetmİşse ondan da sakınınız" [28].

Bir kaçını misal olrak zikrettiğimiz bu âyetler Hazreti Peygambere itaa­tin zorunlu olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadırlar. Bu, tslâmın ve îmanın bir gereğidir. Bu olmaksızın ne Islâmâan ve ne de îmandan eser kal­maz. Hazreti Peygambere itaat ise,   onun sünnetine, ittibadan başka bir ma­nâya gelmez. Binâanaleyh sünnete ittibaın, Islâmın ve îmanın bir gereği olduğu anlaşılır. İşte bu sebepledir ki, o henüz hayatta iken sahabe» Kur'ân ahkâmının tefsirinde, müşkİlinin beyanında, aralarında meydana gelen fikir ayrılıklarının ve husumetlerin hallinde ona başvurmayı dinin bir gereği say­mışlar; din işlerinde, onun "namazı benim kıldığım gibi kılınız" [29] emrine uya­rak namazın şeklini, vaktini, rikatlarının adedini ondan almışlar; onun "hacc ınenâsikini benden alınız" [30] emrine uyarak menâsikin şartlarım ondan öğren­mişler; keza sahip oldukları maldan verecekleri zekâtı, onun tayin ettiği mik­tarlar üzerinden ödemişlerdir. Bu bakımdan Hazreti Peygamber, en geniş ma­nâsıyla teşri'î kuvveti elinde bulunduran yegâne otorite olarak kabul edil­miştir. Kitap ve Sünnet ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu teşriin, iki kay­nağı olmuştur. Çünkü her hangi bir ihtilâf veya bir hâdise, yahutta bir sual veya fetva talebiyle teşrii gerektiren, bir şey zuhur etse, Allah Ta'âlâ, elçisine, hükmü bilinmek istenen mesele hakkında hüküm getiren bir veya bir kaç âyet indirmiş, Hazreti Peygamber de vahyedilen bu âyetleri uyulması gerekli (vâcib) bir kanun olarak müslümanlara tebliğ etmiştir. Eğer teşrii gerektiren bir hâdise olmuş, fakat Allah Ta'âlâ bu hâdise ile ilgili hükmü beyan edecek bir âyet vahyetmemiş&e, Hazreti Peygamber, bu hükmün bilinmesi için ieti-hadda bulunmuş ve bu içtihadın ona Bağladığı netice ile hüküm vermiş, yahut sual veya istiftaya icabet etmiştir, tetihad eseri olarak ondan sadır olan bu hüküm veya ervap, ilahî vahye istinatl etlen -hükümler «ibİ, uyulması gereken bir kanun olmuştur [31].

Hazreti Peygamberin, dinin çeşitli meselelerine taalluk eden ictîhad-lari, çok defa ilâhî ilhamın bîr neticesidir. Bu bakımdan bunları ittiba yö­nünden Kur'ânla sabit olmuş diğer ahkâmdan ayırt etmek mumlun değildir. Her n« kadar kaynağı ilâhî ilham olmayan bazı söz ve ictihadlar da mevcut idiyse de, Hazreti Peygamberin bunlardaki isabeti vahiy yolu ile teyid, bir beşer olması hasebiyle hataya düştüğü noktalar olmuş ise, yine vahiy yolu ile lashih edilmiştir [32]. Bu itibarla, ilham-ı ilâhîden sadır olmayan ictihad-ı nebevî hükmü ile ilham-ı ilâhîden sadır olan ictihad-i nebevi hükmü arasında tefrik yapmağa mahal yoktur [33].

tşte, ilk devirde söz, fii) ve takrir olarak Hazreti Peygamberden sadır olan her şey, Kur'ânı Kerîmin "(Peygamber) kendi hevasından konuşmaz; (o her ne soylemişse) kendisine vahyolunan bir vahiydir" n[34] âyetiylede şehadette bulunduğu gibi, yukarıda izahını verdiğimiz şekilde kabul edil­miş ve sahabe, dinî ve dünyevî yaşayışlarına düzen veren Sünneti büyük bir titizlikle muhafaza etmeğe koyulmuşlardır. Sünnet ise, daha Önceki bahiste de açıkladığımız gibi, söz, fiil ve takrir olarak Hazreti Peygamberden rivayet edildiği müddetçe, badısın, isim yönünden bir başka ifade şekli olmuştur. [35]

 

3. Hadisin sahabe tarafından rivayeti

 

İnsan, yaratılışı itibariyle kendisine değer kazandıran ve toplum içe­risinde yüksek mertebelere ulaştıran şeylere karşı sıkı bir bağlılık duyar. Bir pağlüık, çok defa, aşırı derecedeki tutkulara kadar varır. Eğer bu tutkuyu, t>ir şeye karşı sonsuz derecedeki bağlılık ve ona sahip olma duygusu manâ­lına gelen "hırs" kelimesiyle açıklayacak olursak, bu duygunun, insanı bazan jtötü, bazan da iyi akıbetlere sevkettiği müşahede olunur. Meselâ para ve mal jnülk sevgisi, insanın benliğini kaplar ve onlara sahip olma arzusu "hırs" de­diğimiz dereceye yükselirse, bu arzunun insanda hasislik vasfının belirmesi feir yana, bazan onu hırsız, hattâ kaatil bile yaptığı görülür. Bunun aksine, insanda iyilik etme arzusunun veya ilim öğerenme isteğinin "hırs" haline gel­diği de olur. Bu takdirde insanın ne kadar yüksek mertebeler kazanabileceğini tasavvur etmek güç değildir. Toplumlar da böyledir ve çok defa, onları teşkil eden  ferdlerin,   çeşitli   değer   Ölçüleri  karşısındaki   temayüllerinin   vasfını taşırlar. Yukarıda verdiğimiz misali toplum için de tatbik edecek olursak, diye­biliriz ki, ferdleri madde birsiyle yanıp tutaşan toplumlar, ne kadar maddeci olurlar ve onu elde etmek için nasıl her türlü çareyi mubah sayarak bu çarelerin tatbikinde ustalık kazanırlarsa, ferdleri iyilik etme ve ilim öğrenme ar-susunu "hırs*1 haline getirmiş toplumlar da, bu sahalarda temayüz eder ve başarı sağlarlar.

tslâm Öncesinde Arap kavmiyle islâm'dan sonraki müslüman topluluğu, mukayese edilecek olursa, aynı kavmin değişik devirlerinde birbirinden çok farklı, hattâ birbirine zıt görünümler arzettiği kolayca anlaşılır.

Kor bir dalâlet ve koyu bir cehalet içersinde yüzen câhiliye devri Ara-binin en mümeyyiz vasfı, kendi eliyle yaptığı taş veya toprak putlara tapmak idi. Fakirlik ve geçindirememek korkusu ile çevresi içinde ayıplanmak ve şerefini yitirmek duygusu, onları evlâdlarını öldürmeğe sevkedecek kadar şiddetli idi. Kuru ve sert iklim şartlan, geçimlerini topraktan sağlamalarına imkân vermediği için, biribirlerinin ellerindeki mallan kapmak, çalmak veya gasbetmek âdet haline gelmiş; bu maksatla düzenlenen baskınlar, bilhassa ka­bileler arasında şiddetli husumetlerin doğmasına sebep olmuştu. Her halde bu husumetlerin neticesi olacaktır ki, kabileler arasında ortaya çıkan asabi­yet mücadelesi, her bir Arabin kalbinde derin izler bırakmış ve her biri, kendisini diğerlerinin fevkinde görmüştür. Kısacası, câhiliye devri Arapları, büyük ölçüde yokluğunu hissettikleri maddenin esiri olmuşlar ve yaşayış-lannı, onu elde etmek için "hır?" haline getirdikleri duygularının ezici baskısı altında tanzim etmek zorunda kalmışlardır.

Hazreti Peygamberin yeni bir dini tebliğ etmekle görevlendirilmesinden sonra Arap yaşayışında akla durgunluk veren bir değişme olmuştur. Tek Al­lah inancına davetle ve gizli olarak başlayan yeni din, bidayette, Hazreti Peygamberin yakınlarından bir kaç taraftar bulmuş, fakat bu davetin aleniliğe geçmesinden sonra, kurtnluşlannı ve yükselişlerini Peygamberin kendilerine tebliğ ettiği Kur'ânı Kerîmde ve onun beyanı demek olan Sünnette gören Araplar, fevc fevc, yeni dine intisab etmeğe başlamışlardır. Onların islâm'ı kabullerinde her hangi bir tehdid veya zorlamanın bulunabileceğini düşün­mek mümkin değildir. Aksine, islâm'ın sessiz, fakat süratle yayılmasında istikballerinin kötü akıbetini gören mekkeli müşrik reisleri bu gelişmeyi önle­mek için her türlü hakaret ve işkenceyi Peygamber ve ashabına reva gör­müşlerdir. Ne var ki bu zulüm, müslümanlarm sayıca artmalarına engel olama­mış, fakat onları, kuvvetli bir îmanla ve sarsılmaz bir inançla Hazreti Pey­gamberin etrafında toplanmalarına yardım etmiştir. Ana ve babalarla evlâd-ları arasında görülen sevginin çok daha üstünde bir sevgiyle ona bağlanan müslümanlar, dinin irşadına uyarak Kur'ânı Kerîmden nazil olan âyetleri ve onların beyanı mahiyetinde olan Hazreti Peygamberin sözlerini hıfzetmeyi ihmal edilmez bir görev telakki etmişlerdir. Mekke'den Medine'ye hicretleri, bu görevin ifasında, onlara daha geniş ve daha rahat imkânlar sağlamış; bu suretle câhiüye devrinin koyu dalâleti, yerini, İslâm'ın insanları ilme teşvik rden  aydınlık yoluna  terketmistir.

Filhakika, Hazreti Peygambere ve onun tebliğ ve beyan ettiği Kur'ânı Kerîme büyük bir îmanla bağlanmış olan ilk müslümanlar "de ki: Bilenlerle bilmeyenler eşit olur mu?"", [36] "Allah, içinizden îman etmiş olanları ve kendilerine ilim verilenleri derece derece yüceltsin" [37], "Mü'minlerin hepsi birden sefere çıkacak değiller; fakat her fırkadan bir gurup bir araya gelseler dinde derinleşip, sefere çıkanlar geri dönüp geldiklerinde, kavimlerini uyarsalar.. Böylece onlar da belki sakınırlar" [38] âyetleriyle ifade edilmek istenen manâyı anlamakta güçlük çekmemişler, dinle ilgili bilgilerini artırmak ve onda derin leşmek için Hazreti Peygamberin etrafında daha sıkı bir ilim halkası vücuda getirmişlerdir. Onların öğrenmek arzusunu bizzat Hazreti Peygamber de "her kim ilim elde edeceği bir yola girerse, Allah bununla, onu cennete götüren yolu kolaylaştırır" [39]. "Allah, her kim hakkında hayır murad ederse, onu dînde fakîh kılar" [40]gibi sözleriyle teşvik ve tahrik etmiştir.

Hazreti Peygamberin, ashabına öğretim yapacağı bir mederesesi veya bir «kulu yoktu. Bununla beraber o, seferde hem ordusunun kumandanı, hem Öğretmeni îdi. Va(z ve irşadlanyla bir taraftan askerlerinin hamaset duygula­rını harekete getirirken, diğer taraftan cihadın hükümlerini ve dindeki yerini onlara öğretiyordu. Hazarda ise, hem ev halkının, hem de diğer müslüman-ların imamı ve muallimi idi. Evde ve sokakta, ihtiyaç sahibi herkes onu dur­duruyor, soruyor ve öğreniyordu. Evinin bitişiğinde olan mescit), hem beş vakit namazın eda edildiği ve hem de ilim meclislerinin akdedildiği bir yerdi ve bu meclisler çok defa vakit namazlarının kılınmasından sonra akdedili­yor; sahabe yorgunluk ve usanç hissetmeden Hazreti Peygamberi dinliyor; Hazreti Peygamber de aynı şekilde sahabenin suallerine cevap veriyordu. El-Buhâri'nin İbn MesSid'tan naklettiği bir haberden de öğrendiğimiz gibi. "Hazreti Peygamber, va'zlarla ashabını usandırmamak için uygun ve belirli günleri kolluyordu.[41]

Hicretten sonra Medine'de inşa edilen mescidin geri bir köşesinde üstü örtülü bir gölgelik daha yapılmıştı. Hazreti Peygamberin ashabından bir çoğu ziraat veya ticaretle uğraşırlar, gerek kendilerinin ve gerekse ailelerinin maişetlerini kazanırlardı. Fakat bunların arasında hayatlarını ilim ve irfana vakfeden sahabiler de vardı. Bunlar daima Hazreti Peygamberin refakatinde bulunurlar, onun ilminden istifade ederlerdi. Geçimlerini temin edecek her hangi bir işleri de bulunmadığı için ashabın en fakir kimseleri idiler. îşte, mes­cidin geri bir köşesine inşa edilen bu gölgelik bunlara tahsis edilmişti. Bu sa­habeler, "Şuffe" denilen bu yerde barınırlar ve diğer sahabîlerin verdikleri yiyeceklerle geçinirlerdi. Hazreti Peygamber, el-Buhârî'nm bir rivayetinden Öğrendiğimize göre, "iki kişilik yiyeceği olan bir kimsenin (onlardan) üçün­cüsünü, üç kişilik yiyeceği olan kimsenin dördüncüsünü, beş kişilik yiyeceği olan kimsenin de onlardan altıncısını alıp evine götürmesini'* emretmiş [42]; bir defasında Ebü Bekr de Şuffe ehlinden üçünü, Hazreti Peygamber ise onu­nu flhp evlerine götürmüşler ve onların karınlarını doyurmuşlardı  [43].

Şuffeyi, tslâmiyetin ilim tedris eden ilk üniveristesi olarak kabul etmek bile mümkindir. Çünkü Ahmed tbn Hanbel'e göre 70-80 kişinin barındığı bu yerde [44], Hazreti Peygamber tarafından tayin edilen hocalar vasıtasıyle Kur'ân ilimleri, akaid, yazı ve kıraat öğretilirdi. (Abdullah îbn Sa'id tbnfl-cÂs bu­rada yazı sanatını öğreten bir hoca idi ve Hazreti Peygamber tarafından bu iş için görevlendirilmişti [45].

Hazreti Peygamberin sohbetinden ve sık sık akdettiği ilim meclislerinden en çok mahrum olanlar, şüphesiz ki Medine dışında oturanlardı. Fakat bunlarda, gerek vukubulan bir hâdisenin hükmünü öğrenmek ve gerekse dinle ilgili gelişmelerden haberdâr olmak için, develerini Medine'ye koşturmakta tered­düt göstermiyorlardı. Nitekim Ihâb tbn tAzIa'in kızı ile evlenen cUkba îbnu'l-Hârig, hem kendisinin ve hem de karısının bir kadın tarafindan emzîrildik-lerini ve süt kardeşi olduklarını öğrenince devesine binip Mekke'den Medine-ye gelmiş ye durumla ilgili hükmü Hazreti Peygamberden öğrendikten sonra da karısından ayrılmıştı [46].

Hazreti Peygamberi dinlemek ve dinin hükümlerini öğrenmek yalnız erkeklere hâs bir iş değildi. Kadınlar da onun va*z ve irşadlanndan istifade edi­yorlar, lüzum hissettikleri zamanlarda müşkillerinin halli için ona başvuruyorlardı. Nitekim bir defasında toplu olarak ona müracaat etmişler ve erkek­lerin kendilerine galip gelip daima onu meşgul ettiklerinden şikâyetle, bir gününü de kadınlara ayırmasını istemişlerdi. Hazreti Peygamber onlara söz vermiş, tesbit edilen günlerde de va'ss ve nasihatlarda bulunmuştur [47].

islâm, ilim elde etmek ve dinden bir şeyi öğrenmek bahis konusu olduğu zaman hayâ'a yer vermemiştir. Bunu bilen müslüman kadınlar, her hangi bir müşküle karşılaştıkları zaman, Hazreti Peygambere başvurmuştur ve hiç çekinmeden müşkiUerini ona arz etmişlerdir. Filvaki, Ummu Suleym, bir gün "yâ Rasûla'llah, Allah hakkı açıklamaktan haya etmez. Acaba bir kadın ihti-lâm olursa gusletmesi gerekir mi ?*' diye sormuş, Hazreti Peygamber de onun bu sualine şu cevabı vermiştir: "Suyu gördüğün zaman (evet)" [48]. Kadınların Hazreti Peygambere yönelttikleri bu çeşit sualler pek çok olacaktır ki, el-Bu-hâri'nin ta'lîk ettiği bir haberden anlaşıldığına göre Hazreti (Aişe, Ensar kadınlarım medhetnuş ve "ne güzel, onların dinî meselelerde derinleşmelerine haya engel olmuyor" demiştir [49].

Yukarıdan beri birer misal vererek zikrettiğimiz l>u açıklama, ilk müs-lümanların, bütün yaşayışlarında Hazreti Peygamberi örnek aldıklarını ve hayatlarını onun talimatına uygun olarak düzenlediklerini göstermeğe kâ­fidir. ŞüpheBİz bu yaşayış, ona olan inançlarının bir neticesidir. Bu inanç olmaksızın ona tâbi olmak, dinî işlerinde olduğu kadar dünyevî işlerinde de onun direktiflerine göre bareket etmek mümkin değildir. İşte, gerek bu inanç ve gerekse bu inancın gereği olan hayat tarzı, sahabeyi, Hazreti Peygamber­den görüp işittikleri fiil ve sözleri, büyük bir titizlikle muhafaza etmeğe eev-ketmiştir. Bu, aynı zamanda hadîsin, Hazreti Peygamber devrinde başlamış olan toplanması faaliyetinin en açık delilini teşkil eder.

Ne var ki, hadîs toplama ve onları muhafaza etme işi, Hazreti Peygam­ber devrinde yalnız   hafızaya  tevdi   edilmiş,  bu hususta  yazıdan  istifade etmek mümkin olmamıştır. Çünki el-Belâzurî'nin kaydına göre [50], islâm'ın başlangıcında Kureyş kabilesinden okuma yazma bilen 17 kişi müstesna di­ğer müslümanlar yazı bilmiyorlardı. Bu bakımdan her hangi şifahî bir met­nin muhafazası, ancak hafızanın yardımıyle mümkin olabiliyordu. Maamafih yazıdan faydalamlmadığı zamanlarda hıfzetme  melekesinin büyük ölçüde geliştiği ve kuvvet kazandığı gozönünde bulundurulursa, pek çok metnin bu yolla muhafaza edilmesinin imkân dahiline girmiş olabileceğini kabul etmek gerekir. Nitekim neaeblerini, menkıbelerini, şiirlerini ve hutbelerini büyük bir titizlikle muhafaza ettikleri bilinen câhiliye devri Araplarından İslâm devri­ne büyük bir edebiyat intikal etmiş bulunmaktadır. Öyle bir edebiyat ki, içerisinde her katiliye şeref kazandıran neseb medhiyesiyle ilgili haberler ya­nında, muarız kabileleri zemmeden haberler bile mühim ölçüde yer işgal eder. Şifahî olarak rivayet edilen câhiliye edebiyatının, Üstün oluşu sebebiyledir ki, İslâm'ın başlangıcıyle nazil olmağa başlayan Kur'ânı Kerîm, gerek ifade ve gerekse uslûb yönünden bir mucize olarak diğerlerinin çok üstünde bir mevki almış bulunmaktadır.

İşte, câhiliye devrinde kazanılmış olan hafıza ile ilgili olan bu meleke, İslâm devrinin başında, Hazreti Peygamberden görülüp işitilen fiil ve söz­lerin güvenilir bir muhafaza vasıtası olmuştur.

Hazreti Peygamber hayatta olduğu müddetçe hadîs, sahabe arasında do­laşmış, müzakere ve münakaşa edilmiştir. Hatta zaman ilerledikçe yeni yeti­şen genç sahabîler arasında okuyup yazmayı öğrenenler çıkmış, yazı ile hâfızalarındaki hadiseleri perçinleme gayretine girişmişlerdir. Maamafik bu devirde, daha sonraki devirlerde ortaya çıkan çeşitli tehlikeler hadis için henüz bahis konusu değildir. Bir taraftan Hazreti Peygamberin hayatta oluşu, diğer taraftan vahyin devam edişi, hadîse musallat olabilecek tahrif, tashîf ve vazc (uydurma) gibi her çeşit tehlikeye karşı en emin koruyuculuk görevi ifa et­miştir. Çünkü Hazreti Peygamberin hayatta oluşu, sahabîlerin ondan işitmiş oldukları hadîsleri aralarında müzakere ederken hasıl olan tereddütlerde ona başvurmak ve sözün doğrusunu öğrenmek imkânını sağbyordu. Müzakere sırasında her hangi bir sahabî, Hazreti Peygamberden işittiğini söylediği bir hadîsin naklinde her hangi bir hataya düşmesi halinde, o hadîsi bilen diğer sahabîlerin hemen itirazına uğruyor, eğer sözün doğrusu üzerinde ittifak hasıl olmazsa Hazreti Peygambere müracaat ediliyordu. Meselâ Hişâm tbn Hakîm'ın FurkSn sûresini değişik bir kıraatla okuduğunu gören cOmer Îbnu'l-Hattâb, onu eteğinden tutup Hazreti Peygambere götürmüş ve ona "bu, senin bana okuduğundan başka bir şekilde okuyor" demişti. Hazreti Peygamber, her iki­sine de mezkûr sûreyi okuttuktan sonra, her iki kıraatin da doğru olduğunu söylemiş ve Kur'ânı Kerîmin "yedi harf üzerine nazil olduğunu'* sözlerine ilâve etmiştir [51]. Sahabenin bu türlü davranışı, aslında, Kur'ânı Kerîmin "bir şeyde ihtilâfa düştüğünüz zaman onu Allah'a ve Peygambere götürün (onlara baş­vurun)" [52], âyetindeki emre uymaktan başka bîr manâya gelmez.

Hazreti Peygamberin sağlığında, hadîsleri üzerinde koruyuculuk görevi yaptığını yukarıda kaydettiğimiz ikinci husus da vahyin devam edişidir. Filhakika daha sonraki devrelerde görülen hadîs metinleri üzerindeki tah­rif ve tasniflere, yahut vaz* hareketlerine, Hazreti Peygamberin hayatta bu­lunduğu devirlerde rastlanmaz. Esasen bu hareketleri, Peygambere inanmış ve onun etrafında bir ilim halkası meydana getirmiş olan sahabîlerden ummak mümkin değildir. Bununla beraber, bu gibi hareketlere tevessül edebilecek kimselerin bulunabileceği ve bununda, sayıları fazla olmasa bile, müslüman-ları bir hayli üzüntüye sokmuş olan münafıklar cihetinden geleceği düşünü­lebilir. Fakat şurası muhakkaktır ki, bu münafıklar, müslümanlar tarafından ferden ferda tanınmış ve onların hadîs alış verişiyle ilgilenmelerine meydan verilmemiştir. Esasen onlardan din ve toplum aleyhine sadır olan veya olması muhtemel bulunan her türlü hareket vahiy yolu ile teşhir edilmiş ve müna­fıklar, daima korku ve endişe içerisinde yaşamak zorunda kalmışlardır. On­ların, bu haleti ruhiye içinde iken hadîse musallat olup ona yalan karıştır­maya cüret edemiyecekleri mantıkî bir neticedir ve Kur'ânı Kerîmde onlarla ilgili olarak yer alan şu âyet de, bu neticenin en açık delilini teşkil eder: "Münafıklar, kalplerinde (gizledikleri) şeyi haber verecek bir sûrenin indiril­mesinden korkarlar" [53]. İşte bu korkudur ki, münafıkların dinî meselelere el

atmalarına ve bilhassa Hazreti Peygamberin hadîsleri üzerinde keyiflerince tasarrufta bulunmalarına engel olmuştur.

Kur'ânı Kerimden nazil olan âyetlerde ve Hazreti Peygamberden sâdır olan hadîslerde, zaman zaman "ilim" iden, "fikıh" veya "tefafckuh" tan bah­sedilmesi, yukarıda da kaydettiğimiz gibi, sahabenin dini meselelerde bilgi sahibi ve hattâ kudretleri nisbetinde bu meselelerin inceliklerine vâkıf olma arzularını kamçılamış, bazıları mesâilerini Kur'ânın muhkem ve müteşâbih âyetlerini anlamaya hasrederken [54], diğer bazıları da, yalnız sünnetle meşgul olmağa ve Hazreti Peygamberden görüp işittikleri fiil ve sözleri toplamağa gayret sârfetmişlerdir [55]. Bu devirde, her ne kadar, Hazreti Peygamberin hayat­ta olması dolayısıyle, âyet ve hadîslerden hüküm istihracı sahabeyi doğrudan doğruya ilgilendiren bir husus olmasa bile, bunun yollarını, usûl ve kaidelerini ondan görüp öğrenmişler, ileride onun yokluğu halinde toplam ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir seviyeye gelmişlerdir. Sahabenin Kur'ân ve Sünnet üzerindeki bu çalışması, İslâm'ın bu iki kaynağına dayalı bir ilmin vücut bul­masına yol açmıştır. Bu ilim, başlangıçta ne kadar basit bilgi kırıntılarından ibaret olursa olsun, gelecek için gelişmeğe ve yükselmeğe müsteıd bir hüviyete sahip bulunuyordu ve bu da, onun gelecek nesillere sağlam ve sıhhatli bir şe­kilde intikali ile mümkin olacaktı. Kur'ânı Kerîmden bu konuda da nazil olan âyetler, mülüsmanlara düşen görevi açıklıyor, ilmin başkalarına öğretilme­sini tavsiye ve telkin ederken, Onu gizleyenleri şiddetli bir dille lanetliyordu:

"İndirdiğimiz apaçık delilleri ve doğru yolu göstereni, Kitapta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyen kimseler, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lânetçiler lanet eder" [56]. Sahabe, bu âyetin ifade ettiği manâ içerisinde dinin ikinci kaynağını teşkil eden Sünnetin de mündemiç bulunduğunu anla­makta güçlük çekmemiş, onu da bilmeyenlere öğretmeyi, ihmal edilmez bîr vazife telâkki etmiştir. Nitekim çok hadis rivayet ettiği için itiraza uğrayanEbû Hurayra'nın, bu itirazlara cevaben "eğer Kur'ânda şu iki âyet olmasaydı hiç bir hadîs rivayet etmezdim" [57] demesi, sahabe arasında Sünnetin nakliyle ilgili olarak yerleşmiş olan kanaati açıklaması bakımından büyük bir ehem­miyet taşır. Maamafih sahabeyi. Sünnetin nakline ve başkalarına da öğretil­mesine sevkeden başka âmiller de vardı ve bunların başında bizzat Hazreti Peygamberin kendisi ve sahabeyi hadîs rivayetine teşviki gelir. Nitekim on­dan rivayet olunan bir haberde şöyle denilmiştir:

"Şâhid olan gâib olana tebliğ etsin; olabilir ki, kendisine tebliğ olunan onu işitenden daha anlayışlıdır" [58]. Bir başka rivayette de, Hazreti Peygam­ber şöyle buyurmuştur:

"Allah, bizden bir hadîs işitipte onu hıfzeden, sonra da başkasına tebliğ eden kimseyi güzelleştirsin. Bazan ilim (fıkıh) sahibi kimse, kendisinden daha âlim olan kimseye onu nakletmiş olur; bazan ilim (fıkıh) yüklü kimse âlim (fakîh) olmayabilir" [59].

Hazreti Peygamberin, sahabeyi hadîs rivayetine teşvik etmesi, gelecek nesillerin islâm'ı kusursuz anlamaları gayesine matuftur. Nitekim hadîsin değerini belirtirken de açıkladığımız gibi, İslâm'ın ilk kaynağım teşkil eden Kur'ânı Kerîmden bazı âyetleri, Hazreti Peygamberin izahatı olmaksızın an­lamak mümkin değildir. Bu bakımdan hadîs veya sünnet, Kur'ânı Kerimin tefsiri olduğu gibi", [60] Hazreti Peygamber de İlk müfessir olarak kabul edilmiştir.

Ancak, Hazreti Peygamberin ashabını hadis rivayetine teşvik etmesine rağmen, onun vefatından sonra bazı sahabîlerin, çok hadis rivayet eden diğer bazı sahabîleri rivayetten menetmeleri, yahut onlardan hadîs riveyetini azalt­malarını istemeleri, çelişkili bir konu olarak karşımıza çıkabilir. Filhakika Haz­reti Peygamber vefat ettikten sonra, meselâ cOmer İbnu'l-Hattâb, *Irâk*a gitmek üzere yola çıkan Karaia tbiı KaVa "gittiği yerde hadîs rivayet edip halkı  Kur'ân okumaktan alıkoymamasını" söylemiş [61], fazla hadîs rivayet

eden üç kişinin, tbn MesSid, Ebu'd-Derdâ1 ve Ebû Zerr'in Medine dışına çık­malarına da isin vermemiştir [62]. Ebû Hurayra ise, daha sonraları, 'Ömer İbnu'l-Hattâb devrini bahis konusu ederek "onun zamanında bugünkü gibi hadîs rivayet etseydim, cOmer, kılıcıyle boynumu uçururdu" [63]demiştir.

Hilâfeti *Omer lbnu'1-Ha.ttâb'a tekaddüm eden Ebü Bekr eş-Şıddîk da, Hazreti Peygamberle sohbetinin çokluğuna ve ondan pek çok hadîs işitmiş olmasına rağmen az hadîs rivayet edenlerdendi. Cennetle tebşir olunanlardan Sa*ıd İbn Zeyd'in ise iki veya üç hadîsten fazla rivayeti bilinmemektedir [64]. 8u konuda diğer bazı sahabîlerden gelen haberler de gözönünde bulunduru­larak, hadîs rivayetinin azaltılması hakkında, ortaya çıkan görüşün Hazreti Peygamberin rivayeti teşvik eden sözleriyle tenakuz teşkil etmediğini kabul etmek gerekir. Aslında bu görüş, rivayeti azaltmak ve ona engel oitnak manâ­sında değil, hadîsin değerine paralel olarak, fazla rivayet edilmesi halinde zu­hur edebilecek hata veya kusurları önlemek manâsında değerlendirilmelidir; bir başka ifade ile, henüz yazıyle de tesbit edilmemiş olan ve hafızadan şifahî olarak rivayet edilen hadîsi korumak arzusunun bir neticesidir. Nitekim Zeyd îbn Erkam'm, hadîs dinlemek için etrafına toplananlara "biz ihtiyarlardık ve unuttuk; Rasûlu'llahtan hadîs rivayet etmek güçtür" [65], İbn cAbbâs'm "biz, Önceleri ondan hadis rivayet ediyorduk; o zamanlar unun üzerine yalan söy­lenmiyordu. Fakat, ne zaman ki halkın durumu değişti, biz do ondan rivayeti terkettik" [66] ve Mu'âviye'nin de Dımaşk minberinde halka hitap ederek "Ra-sûrallahtan hadîs rivayetini azaltınız. Sîz, hiç yeri olmayan hadîsleri rivayet ediyorsunuz. Eğer muhakkakrivayet elmek isterseniz, "Omer İbnu'l-Hattâb zamanında dolaşan hadîsleri rivayet ediniz; çünkü o, halkın içerisinde Allah-tan en  çok  korkan  kimse  idi" [67]  demeleri, hadîsi korumak arzusunun cıı açık delilini teşkil eder. Sahabenin Hazreti Peygamberden işitmiş oldukları "her kim bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın" [68] hadîsi­nin dehşet verici manâsını anlamamış, hadîs rivayet etmekle ne derece büyük bir mes'ûliyet altına girdiklerini idrak etmemiş olmaları mümkiıı   değildir. Biraz önce zikrettiğimiz hadîs gibi, "bir kimsenin, bütün işittiklerini rivayet etmesi kizb için kâfidir" [69] hadîsi de, sahabeye hadîs rivayetindeki mes'ûliyel-lerini hatırlatan bir başka örnektir. Filhakika insan çok şey işitebilir; bunlar ne kadar doğru olursa olsun, aralarına girmiş bazı yanlış şeylerin bulunmasın­dan emin olunamaz. Hepsinin rivayetiise, insanı, istemese bile hazan yalancı mevkiine düşürebilir. Bu bakımdan işitilen şeylerin rivayetinde ihtiyatlı dav­ranmak da, rivayet kadar önemli bir din görevidir.

Sahabeye hadîs rivayetini azaltmalarını tavsiye eden ve hattâ bu konuda biraz da şiddet gösteren cOmer Ibnu'l-Hattâb'ın "Fera'iz ve Sünneti, Kur'ânı Öğrendiğiniz gibi öğreniniz [70] demesi de meseleye bir başka yönden ışık tuta­cak mahiyettedir, öyle anlaşılıyor ki sahabe, Hazreti Peygamberden teşrii gerektiren hadîsler kadar, teşrii gerektirmeyen ve Peygamberin günlük ko­nuşmalarından alınan sözlere, hattâ peygamberlik gelmeden önceki sözlerine de büyük değer vermiş; onları da aynı titizlik içinde muhafaza ve müzakere etmiş, bilâhara rivayet sahasına çıkarmıştır. Bu suretle hadîs sayısı artmış ve hâûza, büyük bir yükü kaldırmak zorunda bırakılmıştır. Böyle durumlarda hataya düşme ihtimalinin de fazlalaşacağı gözönünde bulundurulursa, Sun-rtetin de Kur'ân gibi öğrenilmesini tavsiye eden *Omer Îbnu'l-Hattâb'ın. ve onun gibi düşünen diğer bazı sahabîlerin, teşrii gerektirmeyen ve dinî mahi­yeti bulunmayan hadîslerin rivayetindeki aşırılığı tahdid etmek istemeleri nor­mal karşılanmak icabeder. Nitekim, bizzat Hazreti Peygamber de wben de bir beşerim. Size dininizden bir şey emrettiğim zaman onu alınız; kendi re'yim-den bir şey emredersem (biliniz ki) ben de bir beşerim [71]buyurmak suretiyle, dine taalluk eden ve teşrii gerektiren hadîsleriyle, bunlar dışındaki hadîsleri arasında ayırım yapmış ve bu ikinci derecede olanları alıp almamak hususunda sahabeyi muhayyer bırakmıştır. Binâenaleyh bazı sahabenin hadîs rivayetini azaltma görüşünün, yine bu çeşit hadislere münhasır kaldığını kabul etmek, mantıkî bir sonuç olarak görülmektedir. Yoksa, gerek cOmer İbnu'l-Hattâb'ın ve gerekse Ebü Bekr'in hilâfetleri sırasında karşılaştıkları ve çözümünü Kur­anı Kerîmde bulamadıkları bir çok mesele hakkında Hazreti Peygamberin Sünnetine başvurup onu delil olarak kullanırlarken  [72],  yine bu Sünnetin rivayetini menettikleri ve gelecek nesillerin onu öğrenmesine engel oldukları düşünülemez. [73]

 

B. HADİSLERİN YAZILMASI

 

1. Hadis kitabetinin yasaklanması

 

ilk devirde, Hazreti Peygamberden iştilip muhafaza edilen hadislerin tedvin edilmediği, yani bir kitap halinde toplanıp yazılmadığı bir gerçektir. Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, bu devirde sahabenin yazı bilgisi, buna imkân vermiyecek derecede kıttı. Maamafih ilk devirdeki yazı durumu, hadis tedvinini engelleyen bir âmil sayılmasa bile, nübüvvetin başlangıcın­dan itibaren, Hazreti Peygamberin, dinin şerh ve izahı mahiyetinde olan bü­tün konuşmalarını kâğıt yerine kullanılan hurma yaprağı, deri, geniş kemik­ler ve lâvha halindeki taşlar üzerine yazmanın, sonra da bunları muhafaza et­menin güçlüğü, hadis tedvinini engelleyebilecek ilk âmillerden sayılmak icabeder. Bununla beraber, daha Hazreti Peygamber hayatta iken, hadîs yaz­mağa teşebbüs eden ve iktidarları nisbetinde saftı/eler vücûda getiren sana-bîler de yok değildir. İşin güçlüğüne rağmen bu sahîfelerin meydana çıkarıl­ması bile, ilk devirde hadîsin kazandığı değeri göstermeğe yeter bir delil sa­yılmalıdır.

Kaynaklar, Hazreti Peygamber hayatta iken başlayan hadîs kitabetini iki devre içerisinde mütalâ ederler. Birincisi, hadis yazmak için kendisine müracaat eden aahabilere, Hazreti Peygamberin izin vermediği devredir. İkin­ci devrede ise bu yasak ruhsata inkılâb etmiş ve hadis yazmak isteyen saha-bîler, biraz önce işaret ettiğimiz saftı/elerini yazmağa başlamışlardır.

Hadis yazmayı yasaklayan en meşhur hadîs, Ebü Sa*id el-Hudrî tarafın­dan rivayet edilmiştir. Bu hadîsinde Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Benden (bir şey) yazmayınız. Kim benden Kur'ândan başka bir şey yazdı ise onu imha etsin. Benden rivayet ediniz, bir beis yoktur. Kim benim üzerime kasden yalan söylerse cehennemdeki yerine hazırlansın" [74]. Yine Ebû Sa'îd el-Hudrî'den rivayet edilen bir haberden öğrenildiğine göre, bu şahabı "hadîs yazmak için Hazreti Peygamberden izin istemiş, fakat o, bu izui vermekten çekinmiştir" [75].

Hazreti Peygamberin, hadîslerin yazılmasını iyi karşılamadığım gös­teren bir başka haber, Ebü Hurayra'dan rivayet edilmiştir: "Biz hadîs ya­zarken Hazreti Peygamber yanımıza geldi ve: Yazdığınız şey nedir? dedi.

Senden işittiğimiz hadîsler, dedik. Hazreti Peygamber: Allah'ın Kitabından başka kitap mı istiyorsunuz ? Sizden evvelki milletler Allah'ın Kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için dalâlete düştüler, dedi [76].

Kitabetle ilgili bu türlü ^asak haberlerinin sahabe arasında yayılmasın­dan sonra, hadîs yazmak isteyen bazı sahabîler, arkadaşları tarafından dur­durulmuş ve onlara Hazreti Peygamberin hadîs yazmağa izin vermediği ha­tırlatılmıştır. Zeyd Ibn Sâbit'in, bu yasağı hatırlatarak Mu'âviye'yi hadîs yazmaktan menetmesi, aynı konuda rivayet edilmiş çeşitli haberlerden bir örnek teşkil eder [77]

 

2. Yasak kararının sebepleri

 

 a. Yazı

 

Kaynaklarda hadîs kitabetiyle ilgili bu yasağın sebepleri hakkında çe­şitli görüşler ileri sürülmüş, bu konuda gelen haberlerle kitabete izin veril­diğini gösteren haberler ele alınarak, araları çeşitli yönlerden telif edilmeye çalışılmıştır. Meselâ Ibn Kuteybe'ye göre hadîs yazma yasağı, iyi yazı bil­meyenlere mahsustur; çünkü bu devirde Arap yazısı henüz tam manisiyle gelişmiş değildir. Diğer taraftan, az yazı bilenlerin de hatadan salim olarak yazacaklarından emin olunamaz. Hazreti Peygamber bu gibi kimselere hadîs yazmayı yasaklamıştır. İzinle ilgili hadîsler ise iyi yazı bilenler içindir. Hazreti Peygamber bu gibi kimselerin hadis yazmalarına izin vermiştir [78].

Filhakika, tslâmiyetin başlangıcında Arap yazısı, tbn Kuteybe'nin de belirttiği gibi, tam manâsıyle gelişmiş değildir. El-BeUgurî'nin, bu yazının çıkışı ve gelişmesiyle ilgili olarak, Muhammed îbn Sa4d el-Kelbî'den naklet­tiği bir haberden anlaşıldığına göre, Tayy kabilesine mensup üç şahıs Mekke-de toplanarak hattı vazetmişler ve kelimeleri de Süryanî kelimelere göre düzenlemişlerdir. El-Belâzurî'ye göre bu, Arap yazısının başlangıcıdır ve şöyle yayılmıştır: Enbâr ahalisinden bazı kimseler, yazıyı vazeden bu üç kişiden öğrenmişler, onlardan da Hîreliler almışlardır. Cendel vak'ası kahraınanlarıh-dan Ekeydir Ibn tAbdi1-MeIik'İn kardeşi Bişr Ibn 'Abdİl-Melİk Hfre'de kal­dığı müddet zarfında yazıyı Hirelilerden -öğrenmiş, sonra da bazı işleri dola-yısıyle Mekke'ye gitmiştir. Mekke'de Sufyân Ibn Umeyye ve EbûKays Ibn Abdi Menâf, Bişr'in yazı bildiğini görünce, kendilerine de öğretmesini iste­mişlerdir. Bişr, onlara harfleri ve kelimeleri Öğretmiştir. Daha eonra bu üç Şahıs {Bişr, Sufyân ve Ebü Kay»), ticaret maksadıyle Tâ'ife  gelmişlerdir.

Yolda kendilerine refakat eden Gaylân İbn Seleme eg-Şakafî de onlardan yazıyı öğrenmiştir. Bişr, bilâhara ayrılarak Muzar diyarına geçmiş, orada *Amr İbn Zurâre'ye yazıyı Öğretmiştir. (Amr, yazıyı öğrendikten sonra "kâ­tip" adım almıştır- Daha sonra Bişr, Şam'a gelmiş ve burada bir çok kimse­ye yazı öğretmiştir". [79]

Buna benzer bir haberin, İbnu'n-Nedîm tarafından İbn cAbbâs tarikiyle nakledildiğini görüyoruz.Bununla beraber yine Îbnu*n-Nedîm tarafından nakle­dilen değişik rivayetler ve bu rivayetlerden önce, Arap yazısının vaz'ı hakkın­da görüş ayrılıkları bulunduğunun bilhassa belirtilmesi, bu konuda kesin bir bilginin mevcut olmadığı kanaatim uyandırır [80]. Arap yazısı hakkında kaleme alınan bir makalede "Fihrist müellifi, Hişâm el-Kelb"nin otoritesine istinaden bu hususta hayal mayal bir hatırayı kaydetmektedir: İlk arapça yazanlar Ebû Cad Huvvâz, HuttI, Kelemün, Sa'ğaz, Kurîsût idiler. Bunlar Bulut gü­nünde (Kur'ânı, XXVI, 189) mahvolan Medyen hükümdarlarının isimleridir, diyor. Bu memleket, Nabatîler memleketi olan Medyen'den çıktığını göster­mesi itibariyle doğru bir hatırayı ihtiva etse gerektir" [81] denilmekte ve "bitişik Nabatî yazısının, Arap yazısına doğru değişme veya sadeleşmesi Milâdî IV. ve V. asırlarda vukubulmuş olduğu" ileri sürülmektedir [82]. Yine aynı makale iahi-bine göre yeni yazı, Milâdî VI. asırdan itibaren Süriyenin Şimal ve Cenubuna «loğru aynı surette yayılmağa başlamıştır [83].

VI. asırda Arabsilan yarımadasında yayılmağa başlayan yazının, Vll. asrın başlarında, İslâmiyctin gelişine kadar tam manâsıyle inkişaf ettiği ileri sürülemez. Yazı hakkında bir fasıl ayıran İbn Haldun, Arap yazısının, iftlâmİyctin ilk günlerinde sağlam bir surette işlenmemiş, iyi ve güzel bir hale gelmemiş, hattâ orta dereceye bile varmamış olduğunu kaydeder. Sahabenin yazdığı mu-shafları bahis konusu ederek, hatlarında kusurlar bulunduğunu, sağlam bir usûl ile iyi bir surette yazılmadığını söyler [84]. Bununla beraber îs-lûmiyetin daha ilk günlerinden itibaren yazıya büyük bir ehemmiyet veril­diğine şüphe yoktur. Bunun en güzel misali, Bedir savaşında esir edilen müş­riklerden her birinin, on miislüman çocuğuna okuyup yazma öğretmesi şartıyle serbest bırakılmasıdır. Hazreli Peygamber tarafından ileri sürülen bu şart, şüphe yok ki yerine gelrilmiş ve im suretle bir çok müslüman çocuğu yazı öğrenmiş olacaktır [85].

El-Belü/urî, İslâmiyet girdiği zaman, Kurcyşlilerdrn on yedi kişinin yazı bildiğini söyler ve bunların isimlerini verir: tOmer Îbııu'l-Hattâb, cAlî ibn Ebİ Tâlib, 'Oşmân İbn <Affân, Ebü 'Ubeyde İbnu'l-Cerrah, Talhâ, Yezîd îbn Ebî Sufyân, Ebü Huzeyfe İbn cUtbe İbn Rabfa, Süheyl îbn cAmr'in kar­deşi Hâtıb İbn fAmr, Ebû Seleme İbn (Abdi'l-Esed el-Mahzümî, Ebân îbn Sacİd îhniVÂs ve kardeşi Hâüd İbn Sa'id, 'Abdullah îbn Sacd İbn Ebi Şerh, Huveytıh İbn 'Abdi'l-'Uzzâ, Ebü Sufyân İbn Harb îbn Umeyye, Mu'âviye İbn Ebî Sufyân, Cuheym İbnu'ş-Şalt ve el-cAlâJ ibnu'l-Ha?ramî [86]Yine el-Belâşşuri'ye göre, kadınlar içerisinde Hazreli Peygamberin zevcesi Hafşa, Kerîme Bint Mikdâd yazı biliyorlardı. cA'işe ve Ummu Seleme ise oku­yor fakat yaza iniyorlardı [87]. Bunlardan başka Hazreti Peygamberin vahiy kâtipliğini yapan bazı kimseler daha. vardı. El-Vâkıdî rivayetine göre Hazreti Peygamberin ilk kâtibi. Kureyşten 'Abdullah îbn Sa'd İbn Ebî Şerh idi; fakat sonradan irtidad etmiştir. Hazreti Peygamberin Medine'ye gelişlerinde bu vazifeyi Ubeyy îbn Kacb üzerine almıştır. Ubeyy bulunmadığı zamanlarda Hazreti Peygamber Zeyd tbn Şâbit'i çağırır ve ona yazdırırdı [88].

Naklettiğimiz bu haberlerden anlaşıldığına göre, Islâmiyetin ilk devir­lerinde yazı, tam a manâsıyle inkişaf etmemişti ve yazı bilenlerin sayısı da son derece azdı. Fakat Hazreti Peygamberin, ashabım hadîs yazmaktan menet­mesi üzerinde, her halde yazı bilenlerin azlığından ziyade yazının tam olarak inkişâf etmemiş ve yazı bilenlerin de hatadan galim olarak yazamamış olma­ları rol oynamış olacaktır. Bununla beraber, Hazreti Peygamberin yasaklama kararını, yalnızca yazının gelişmemiş olmasına bağlamak ve yukarıda, zik­rettiğimiz İbn Kuteybe'nin telifini gerçeğe uygun kabul etmek bir hayli güç­tür; zira yasakla ilgili meşhur hadîste bu görüşü teyid edecek hiç bir husus mevcut değildir. Hazreti Peygamber, bu hadîsinde iyi yazı bilmeyenleri kas-detmiş olsaydı, onların Kur'ânı Kerimi de yazmalarına izin vermezdi. İyi yazı bilmediklerinden dolayı hadiseleri hatalı yazmaları ihtimaline karşı hadîs yazmayı yasaklamak bir ihtiyat tedbiri ise, Hazreti Peygamberin, bu tedbiri hadîsten önce Kur'ân için alabileceğini düşünmemek mümkin değildir. Oysa ki o, mezkûr hadîsinde, kendisinden Kur'ândan başka bir şey yazılma-masını istemiştir. Bu bakımdan, hadîs kitabetinden nehyin, yazının az geliş­mişliğinden ziyade bir başka sebebe dayandığı anlaşılmaktadır. [89]

 

b. Kurânla karışma tehlikesi

 

Hadîs kitabetinin yasaklanmasında en mühim sebeb, hadîs sahîfeleriyle Kur'ân sahîfelerinin karışması tehlikesidir. El-Hatîbu'I-Bağdadî, kenuyle ilgıİİ olarak sahabe vr tâbi'undan gelen kitabetin leh ve aleyhindeki haberleri sıraladıktan sonra, hadîs yazmanın yasaklanmasına, Arapların çoğunun fakîh olmamalarını, Kur'ân âyetleriyle diğer elfazı birbirinden ayırt edememlerini, Kur'ana idhal edilecek her hangi bir lafzı Allah kelâmı zannetmek tehlikesine maruz bulunmalarını belli başlı sebepler olarak ileri sürer [90]. El-Hatîb'in bu görüşü, genellikle üzerinde ittifak edilen bir görüş olarak tezahür eder.

Islâmjyetin Araplar arasında günden güne kuvvet kazanması, islâm ül­kesinin Mekke ve Medine hudutlarım aşıp geniş bir sahayı kaplaması, buna parelel olarak müsliimanlar arasında yazı bilenlerin çoğalması ve yazının inkişâfı, çok kısa bir zamanda, bu günün insanlarını bile hayrete düşürecek bir şekilde süratlenmişti. Kur'ândan nazil olan âyetler, vahiy kâtipleri tara­fından muntazaman kaydediliyor, bununla da iktifa olunnuyarak hafızlar tarafindan hıfzediliyordu. Artık Kur'ânm kaybolma tehlikesi, yazılması ve hıfzedilmesiyle ortadan kalkıyordu. Böyle bir durumda hadîslerin de yazıl­masında bir mahzur kalmıyordu, îslâmiyetin intişariyle birlikte daha geniş bir düşünce sahasına kavuşan sahabe, her gün biraz daha geçmiş günlerin ce­haletinden kendisini kurtarıyor, âyet ve hadîsi birbirinden ayırt edebilecek bir kültüre doğru süratle ilerliyordu, işte biz, bundan sonradır ki Hazreti Pey­gamberin hadîs yazanlara mani olmadığını, yazmak isteyenlere izin verdiğini, hadîsleri hıfzedemiyenlerin şikâyetleri karşısında yazmalarını tavsiye ettiğini görüyoruz. Kaynaklarda bu konuyle ilgili pek çok haber bulmak mümkiııdir. [91]

 

3.Yasağın  kaldırılması

 

Hazret i Peygamberin, hadislerin yazıbnasıyle ilgili müsadesi hakkında çeşitli haberler vardır. El-Buhârî tarafından nakledilen bir haberden öğren­diğimize göre, Huzâ'ahlar, Mekke'nin fethi sırasında, daha önceleri Öldürülen bir Huzâ'alıya karşılık Benû Leyg'ten birini öldürmüşlerdi. Bu hâdise Haz-reti Peygambere haber verilince hayvanına binmiş \e mekkelilere hitaben, Mekke şehrinde adam öldürmenin, hatta dikenini kesmenin, yitirilmiş malına el uzatmanın kendisi için bile haram kılındığına dair bir hutbe irad etmiştir. Hutbeyi dinleyenlerden Ebü Şah. isminde bir Yemenli, Hazreti Peygambere başvurarak hutbenin kendisi için, yazılmasını istemiş, Hazreti Peygamber de ""Ebü Şah için hutbeyi yazınız" demiştir [92].

Ebü Hurayra'dan rivayet edilen bir habere göre, ismi açıklanmayan bir şahıs, Hazreti Peygambere hafızasından şikâyet etmiş, Hazreti Peygamber de onu "elinden yardım iste", .yani "yaz" demiştir [93].

Râfic Ibıı Hadîc de, hadîs yazmak için Hazreti Peygamberden izin iste­miş ve "yâ Rcsûla'Hah, senden bir çok şeyler işitiyoruz; onları yazalım mı?" demiş, Hazreti Peygamber de "yazınız, bir beis yoktur" cevabını vermiştir[94].

Ebh Hurayra'nm, "Hazreti Peygamberin ashabı içinde, (Abdullah Ibn 'Amı müstesna, benden daha çok hadîse sahip olan kimse yoktu. 'Abdullah hadîsleri yazardı, ben ise yazmazdım" demesi [95], * Abdullah Ibn 'Amr'm hadîs yazdığına delâlet ettiği gibi, işi, Hazreti Peygamberden aldığı müsade ile yaptığını gösteren haberler de vardır. Bu haberlerden birinde cAbdullah hikâyesini şöyle anlatmıştır: "Hazreti Peygamberden işittiğim her şeyi yazıyordum. Gayem bunları hıfzetmekti. Kureyşliler beni bu işten menettiler ve sen Peygamberden işittiğin her şeyi yazıyorsun; halbuki o bir beşeridir ve rıza halinde olduğu gibi gadab halinde iken de konuşabilir, dediler. Bunun üze­rine yazma işini durdurdum. Sonradan kureyşlilerin bu sözünü Hazreti Pey­gambere zikrettim. Bana: Yaz, nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, benden yalnız hak (doğru) olan sâdır olur, dedi [96]. Abdullah Ibn cAmr'in hadîs yazmak için Hazreti Peygamberden izin aldıktan sonra yaz­mağa başladığını ve bin kadar hadîsi ihtiva eden bir sahîfe vücûda getirdiğini ileride göreceğiz.

Hadîslerin yazılmasına cevaz vermeyen ilk haberlerle, biraz önce zikret­tiğimiz ve Hazreti Peygamberin hadîslerin yazılmasında bir beis görmediğini ortaya koyan haberlerin, kronolojik bakımdan, Hazreti Peygamberin ağzın­dan çıktığı tarihleri tesbit etmek imkânını bulamıyoruz. Bununla beraber, îslâmiyetin ilk günlerinde yazının durumu, yazılı hadîslerle Kur'ân âyetleri­nin birbirine karışma tehlikesi gözönünde bulundurulacak olursa, daha önce de belirtildiği gibi, Hazreti Peygamberin bu tehlikeyi bertaraf etmek maksadıyle hadîs kitabetini menetmesinin, onu tecviz etmesinden mukaddem ol­duğu anlaşılır. Bu takdirde mensûh olması gereken nehiy hadîslerinin, diğer hadîslerle mütenakiz olduğunu iddiaya mahal kalmaz.

Hazreti Peygamberden "benden Kur'ândan başka bir şey yazmayınız** hadîsini rivayet eden Ebü Sa^d el-Hudri'nin, bir başka seferinde "Kur'ândan ve teşehhüdden başka bir şey yazmadık" demesi [97], hıfzından şikayet eden ve kendisi için hadîs yazmasını isteyen Ebü Nazra*ya da "yazmam ve raushaf yapmam; Allah'ın Resulü bize tahdis ediyor, biz ezberliyorduk. Siz de bizden bizim Peygamberden ezberlediğimiz gibi ezberleyin" diyerek [98] onun isteğini reddetmesi; keza hadîs yazmayı kerih gören İbn cAbbâVın [99], ölümünden sonra geriye bir yük kitap bırakmış olması, üzerinde ehemmiyetle durulması gere­ken haberlerdendir. Bunun gibi, Hazreti Peygamberin kitabete izin vermesin­den sonra, yalnız sahabe tabakasında değil, daha sonraki tabakalarda bile hadîs yazmayı kötü görenlerin bulunması dikkat çekicidir [100]. Fakat kitabete kar-ji oldukça yabancı kalmış bir kavmin kâfizası, zihinlere durgunluk verecek de­recede inkişaf ederse, o kavmin, kitabete alıştıktan sonra bile hıfza kuvvetle itimad edeceğini, hattâ onu zaman zaman kitabetten üstün tutacağını kabul etmek gerekir. Nitekim sahabeyi takip eden nesil içerisinde hıfzını kolaylaş­tırmak için hadîs yazan, hıfzettikten sonra da yazdıklarım imha eden kimse­ler görürüz [101]. Hattâ bunlar arasında kitaplarını imha ettikleri için pişmanlık duyanlar bile vardır. [102] Hadis kitabetiyle ilgili bu farklı görüş ve davranışların elbette bir veya belki de bir çok sebebi vardı ve kanaat muzca hepsi de, hadîsin en iyi bir şekilde muhafaza edilmesine matuf bulunuyordu. İmam el-Evzacî-nin şu sözü, bu gerçeği ortaya koyması bakımından zikre şayandır: "Bu ilim büyük bir şerefe sahiptir. Ricalin hıfzında iken ağızdan alınır ve müzakere edilirdi. Ne zaman ki kitaba girdi, nuru kayboldu, ehil olmayanların eline düştü" [103]

 

4. İlk yazılı hadîsler

 

a. Hazreti Peygamberin diplomatik mektupları

 

Hangi maksatla olursa olsun, Hazreti Peygamber tarafından yazılan ve­ya yazdırılan bir vesikayı, hadîsin kapsamı içerisinde mütalâa etmek kadar tabii bir şey olmamak gerekir. Nasıl ki huzurunda işlenen bir fiil veya söyle­nen bir söz, onun tarafından tasvib gördüğü müddetçe takrîrî sünnetten sa­yılmış ve hadîs olarak rivayet edilmiştir [104], onun imzasını taşıyan bir mektubu da, yazılı bir hadîs vesikası olarak kabul etmemek için hiç bir sepeb yoktur.

Hazreti Peygamberin, Bizans împratoruna, Acem Kİsrâ'sma veya mısırb Mukavkış'a ve Habeş Necâşıye yazdığı mektuplar İslam tarihinde pek meşhurdur. Fakat bunların dışında, yazılmış daha yüzlerce vesika vardır ve bu vesikaların yazılış sebepleri, yahut konuları birbirinden farklıdır. Bu konu­ları şöyle sıralamak mümkindir:

1. Yeni anlaşmalar, veya daha önce yapılmış anlaşmaların yenilenmesi;

2. İslâm'a davet;

3. Memur tayinleri, vazifelerinin tesbiti ve bu vazifelerin ifasında davranış şekilleri;

4. Arazî ve bu arazilerin gelirlerinden atıyyeler;

5. Eman ve tavsiye mektupları;

6. Bazı kimseler hak­kında istisna teşkil eden hükümlerin tesbiti;

7. Hazreti Peygamber tarafından yazılan mektuplara gelmiş cevaplarla ilgili bazı müteferrikât [105].

Bu vesikalardan büyük bir kısmının Medine devrine ait olduğuna şüphe yoktur. Zira hicretten önceki devir, bir hazırlık ve tecrübe devridir. Bu devirde müslümanlann bir devlet sahibi oldukları elbette ileri sürülemez; çünkü siyasî bir oluşa veya idarî bir düzene sahip değildirler. 'Akabe bey'atları dışında, müslüman topluluğun haricî siyaset denebilecek hiç bir faaliyeti olmamıştır. Bununla beraber, müslümanlann Medine halkıyle irtibatını sağlayan ve on­lara Hicret yolunu açan bu bey'atlar, ileride tesisi gerçekleştirilecek olan İs­lâm devletinin ilk temel taşı olmuştur [106].

Hazreti Peygamber Medine'ye hicret ettiği zaman, ilk işi, orada bir hü­kümet ve bir şehir devletinin temellerini atmak oldu. Muhtelif kabileler halinde yaşayan yahudîler de dahil olmak üzere mekkeli Muhacirleri, medîneli Ensarı ve henüz İslâm'a girmemiş olan diğer Arapları toplayarak onlarla müşaverede bulundu ve kendi riyaseti altında federatif bir devlet kurdu. İdare edenlerle edilenlerin hak ve vecîbelerini teferrüatıyle açıklayan bir nizamnameyi de, bu devletin ilk anayasası olarak ilân etti. Dünyada ilk yazılı anayasa olarak bilinen bu nizamname, şu ibarelerle başlıyordu:

"Bu, (Allah'ın Rasûlü) Peygamber Muhammed'in, Kureyşli mü'min, ve müslimlerle, Yesrib (ehli), onlara tâbi olanlar, iltihak edenler ve onlarla bir­likte harbe girenler arasında geçerli bir kitabı (yazısı) dır".

"Bunlar, diğer insanlar dışında, bir ümmet teşkil ederler.... [107]

Anayasa mahiyetindeki bu nizamnamenin yazılı olarak hazırlanmış ol­duğu, birinci maddede yer alan "bu, (Allah'ın Rasûlü) Peygamber Muham-med'jn ...bir kitabı (yazısı) dır" ibaresinden açıkça anlaşılmaktadır. Keza nizâmnâmenin 22, 37, 39, 42 ve 46 ncı maddelerinde geçen "bu sahfte ehli" ibaresiyle, 47 nci maddesinde geçen "bu kitap, zâlimleri, yahut günahkârları himaye etmez" ibaresi de aynı hususu teyîd eder [108].

Anayasanın 39 ncu maddesinde "Yesrib (Medine) in içi, bu sahîfe elüiue haramdır*' denilmiştir [109]. Bunu teyid eden diğer bir yazılı vesikanın mevcu­diyeti, şahabı Râfi c İbn Şadlc'ten gelen bir haber vasıtasiyle öğrenih'r. Raf ic şöyle demektedir: "Medine haramdır; onu Rasûlu'Ilah (S. A. S.) haram kıl­mıştır. Bu husus, havlabî (Yemen'de yapılmış) bir deri üzerine yazılmış olup bizim yanımızdadır" [110].

Müslümanların Medine'ye hicretleri ve orada İslâm devletini kurmaları, Kureyş ile aralarında yeni münâsebetlerin doğmasına yol açmış ve bu münâ­sebetler. Bedir, Uhud, IJendek ve Hudeybiye isimleriyle şöyret kazanan yeni vakıaların zuhuru ve yeni muahedelerin imzalanmasiyle neticelenmiş ve ni­hayet Mekke'nin fetbiyle sona ermiştir.

Müslümanların FÜrs ve Rumlarla ve bunların idaresi altındaki emirlik­lerle münâsebetleri de, Hudeybiye'den sonra başlamış ve Hazreti Peygamber, her emir veya krala bizzat mektup yazarak onları İslâm'a davet etmiştir. Bunların bir kısmı bu davete icabet edip felah bulmuş, bir kısmı da redde­dip helak olmuştur [111].

tslâm devletinin kuruluşundan sonra yoğunlaşan diplomatik münâse­betler, tabii olarak geriye bir çok yazılı resmî vesika bırakmıştır. Her ne ka­dar bu vesikaların asılları zamanımıza kadar intikal etmemişse de, muhteva' lan, hadis ve tarih kitaplarında zikrolunduğu gibi, Prof. M. Hamîdullah'ın himmetiyle Mecmi?Qtull-ve$ffikı*s-siyâsiyye IVl-'ahdVn-nebevi ve'l-IJılöfetVr-râşide (Kahire 1956/1376, ikinci tabı) adlı kitapta biraraya getirilmiştir. [112]

 

b. Sadakat hadisleri

 

Amr ibn  Hazm'den rivayet edilen sadakat

 

Kaynaklar, Hazreti Peygamberin, sünneti ihtiva eden bîr kitap yazarak (Amr İbn Hazm vasıtasiyle Yemen'e gönderdiğini ve tAmr tbn Hazm'in de bu kitabı Yemen ehab'aine okuduğunu zikrederler. Yine bu kaynaklara göre kitap, fera'iz, sünen ve diyet hükümlerini ihtiva etmektedir [113]. Kitabın  metni tam olarak tesbit etmek imkânını bulamıyoruz. Bununla beraber el-^ft*  Ebü eAİ>diUah*ın el-Mustedrek'iade ve en-NesâVnin «sunen'inde nak­lettikleri kısımlar, kitabın sıhhat derecesi hakkında bir fikir verecek, bilhassa bu rivayetlerin, sadakata ait gelen diğer rivayetlerle karşılaştırılması, kitap hakkında hasıl olacak fikrin teyidine yardım edecektir.

Halife cOmer İbn 'Abdtf-'Azîz'in, valilerine, kaybolmağa yün tutan il­mi (hadîsi) toplamalarım ve   kendisine yazmalarını emreden mektuplarını ileride bahis konusu edeceğiz. Bu mektuplardan birisi de, o »aralarda Medine emîri bulunan 'Amr İbn Hazm'in torunu £bû Bekr tbn Muhammed (îbn(Amr İbn Şazm)e gelmişti. Halîfe bu mektubunda, medlne'de yegâne kaza ilmine sahip olan Ebfi BekrV, halası cAmra Bint cAbdirrahman ve Kasım tbn Mü-hammed'in yanında bulunan ilmi (hadîsi) kendisine yazmasını emrediyordu  [114]Ebü Bekr, bu emre uyarak cAmra ve Kâsim'm hadîslerini ve bu arada Has­reti Peygamberin *Anv İbn Hazm vasıtasiyle Yemen'e gönderdiği sadakat hadîslerini de toplar. Ebü Bekr'in oğlu cAbdullah*ın, sonradan kaybolduğunu söylediği bu kitabın, bir değil bir kaç kitap olduğunu kutub kelimesinin kulla-lanıhşından anhyoruz [115]. Fakat kitapların ziya'ından, onların zengin olan muh­teviyatının da kaybolduğu neticesini çıkarmak yanlış olur. Zira, cOmer İbn Abdi'l-cAzîz'in sadakata ait kitabı (Ami îbn rjazm'in ailesinden aldığı husu­sundaki haberler [116], zayi olan kitapların başka nüshaları olduğunu da ortaya koymaktadır. Meselâ bu konu ile ilgili olarak şu haberlerle karşılaşıyoruz:

M<Amr İbn Herim, kitabın muhteviyatını, Muhammed İbn cAbdirrah-man'a istinsah etmesini istemiş, o da istinsah etmiştir" [117].

Diân İbn 'Affân, (Abdullah İbn Ebî Bekr İbn Muhammed İbn cAmr İbn Hazm'ın, Mekke valisi Muhammed tbn Hişâm'a yazdığı bir kitabı tbn Curayc'a vermiştir. Bu kitap, Hazreti Peygamberin'Amr İbn HazmV yazdığı kitaptır" [118].

"Ebü Bekr İbn Muhammed tbn cAmr İbn IJaznı, bîr kitap ile ez-Zuhrl-ye gelmiştir. Yazılı bir deriden ibaret olan bu kitap, Rasûlullahtan beyan­dır" [119].

Bu haberlerden anlaşılıyor ki, Hazreti Peygamberin 'Amr îbn Hazm'e gönderdiği kitap, bugün elimizde bulunan hadîs eserlerine muhtelif yollarla girmiştir. Fakat, muhteviyatın bu eserlerde değişik isnadlarla zikredilmesi, bu muhteviyatın aslında her hangi bir değişikliğin meydana gelmesine yol açmamıştır. Bu, hadîs tarihi ve hadîslerin sıhhatinin tayini bakımından Önemli bir noktadır. Ancak, cAmr Îbn Hazm'den rivayet edilen sadakat hadîslerinin, rivayet zincirinde bulunan ve bazı hadîs imamlarınca zayıf addedilen, bu suretle hadîs üzerinde de şüphe uyandıran bir râviden bah­setmek gerekmektedir. Bu râvi Süleyman tbn Dâvüd'tur. Îbn Ebî Hatim'in, babasından naklen bu şahıs hakkında verdiği bilgiye göre, bazıları onu Süleyman tbn Erkam olarak isimlendirmişlerdir. Erkanı, lakabı, Dâvûd ise ismidir; diğer bazılarına göre de, Süleyman îbn Dâvüd ed-Dımaşkî, Yahya Îbn Hamza'nın şeyhidir ve hadîste zayıf bir kimse olarak • tanınmaz. Bununla beraber kimliği kesinlikle bilinmez; ed-Dnnaşki olduğu da şüp­helidir [120].

tbn Hacer'in tbn Hıbbân'dan naklen verdiği bilgiye göre "Süleyman tbn Dâvüd el-Havlânî, Dımaşk ehlindendir ve güvenilir bir kimsedir. Süley­man tbn Dâvûd el-Yemâmi ise bir şey değildir. Her ikisi de ez-Zuhrî'den hadîs rivayet etmiştir. EI-Beyhakî, Ebü Zur(anın, Ebü Hatim'in, (0§mân tbn Sa^d ve huffâzdan bir çok kimsenin Süleyman Îbn Dâvüd'tan eenâ ile bah­settiklerini söyler" [121], tbn Hacer bu nakli yaptıktan sonra kendi görüşünü ileri sürerek föyle der: "Süleyman Îbn Dâvüd el-Havlânî, şüphe yok ki şadük bir kimsedir; fakat sadakat hadîsine ait bu şüphe, Yahya tbn Hamza'dan hadîsi rivayet eden el-Hakem Îbn Musa'nın yaptığı bir hata yüzünden ileri gelmiştir. El-Hakem, Süleyman'ın babasını Dâvüd olarak zikretmiştir. Ha-kikatta o, Süleyman Îbn Erkam'dır. Hadîsi bu şekilde alanlar, bu sebepten onun sıhhati üzerinde şüpheye düşmüşlerdir. Nitekim Yahya Îbn Hamza'nın kitabında Süleyman Îbn Erkam olarak geçmektedir. Şâlih Cezre ve EbücAb-dillah îbn Mende, mezkûr kitapta, Yahya'nın yazisıyle Süleyman tbn Erkam ismini okuduklarını zikretmişlerdir. Hadîsin sıhhatine kail olanlar ise, haki­katte ismin Süleyman tbn Dâvûd olduğunu kabul etmişlerdir. Ayrıca hadîs, ez-ZuhrîMen Macmer ve Şucayb-Ebu'l-Yemân isnadıyle mursel olarak da rivayet edilmiş ye onların görüşlerini kuvvetlendirmiştir. Ebü Dâvüd da Su-leymân tbn Erkam'ın rivayetini, Süleyman îbn Dâvüd rivayeti olarak gös­termesi bakımından bunu el-Hakem'in bir vehmi olarak kabul etmiş ve Mu-b.ammed tbn Bekkâr'ın Yahya'dan rivayetinde Süleyman tbn Erj^am ismini zikrettiğini ileri sürmüştür [122].

İbn Hacer'in bu mütalâasından anlaşıldığına göre, sadakat hadisini ez-Zub*î*den Süleyman îbn Erkam rivayet etmiştir. Fakat bu şahıs metrüku'U hadistir- Yahya Îbn Hamza, hadîsi bu şahıstan rivayet ettiği halde, Yahya tbn Hamza'dan rivayet eden el-Hakem îbn Müsâ, ismi değiştrimiş ve Süley­man tbn Dâvûd olarak zikretmiştir.

El- Hakem îbn Musa'nın böyle bir hataya düşmesine sebep nedir ? Yalıya tbn Hamza'nın kitabında Süleyman tbn Erkam ismini gördüğü halde, bu ismi niçin değiştirmiştir? Bu sualler karşısında şu ihtimal'akla gelmektedir: El-Ha­kem Îbn Müsâ, îbn Erkam'in metruk olduğunu biliyordu ve ondan rivayeti halinde, zayıf bir isnada tâbi olmanın vereceği mahzuru da gözönünde bu­lunduruyordu. Bu mahzuru ortadan kaldırmak için ismi değiştirmiş olabilir. Ancak bu ihtimal, el-Hakem îbn Müsâ aleyhinde bir puvan kaydına sebep olur. Diğer bir ihtimal, tbn Ebî Hatim'in babasından naklettiği görüştür: Erkam, Süleyman tbn Davud'un lakabıdır. Bu takdirde ortada bir şahu vardır: îbn Erkam veya Îbn Dâvüd, aynı şabis olarak Yahya Îbn Hamza'nın Şeyhidir.

Görüldüğü gibi, bu mütalâalar, bir ihtimalden ileri geçmemektedir. Kay­naklar, bize gerçeğe uygun bir malûmat vermekten uzaktır. Yahya tbn Ma'în, Süleyman îbn Davud'un meçhul, bu sebeple hadîsin de zayıf olduğunu ileri sürüyor. Bir başka seferinde onun hakkında leyse bi-şeyHn diyerek görüsünü izhar ediyor [123]. Buna karşılık Ahmcd tbn Hanbel, hadîsin sahih olduğunu söylüyor [124]. En-Nesâ*î Sünen'inde Süleyman Îbn Dâvüd rivayetini Yahya Îbn Hamza'dan [125], Diyât bahsinde, Sa^d îbn 'Abdi'1-M.zîz'in ez-ZuhrTden rivayetini Mervân Îbn Muhammed'den naklediyor [126]. Ayrıca metruk olduğunu söylemekle beraber Süleyman Îbn Erkam'm ve mursel olarak Yünus'un ez-Zuhrî'den rivayetini şahı d olarak zikrediyor [127].

Bu değişik görüşler karşısında ve bilhassa râvilerden birinin zayıflığına istinaden cAmr Îbn Hazm'den rivayet edilen sadakat hadîslerini reddetmek ve onların hiç bir asla dayanmadığını ileri sürmek mümkin değildir. Yapılması gereken iş, bu hadîsleri teyid edecek başka rivayetlerin de bulunup bulunma­dığını araştırmaktır; bizde bu yolu takip edeceğiz. [128]

 

ıı. Halîfe Ebü Bekr'den rivayet edilen Sadakat

 

Hazreti Peygamber, haytamın sonlarına doğru kılıcının kını üzerine yazmış olduğu sadakat ahkâmını valilerine göndermeden vefat etmişti. Ebü Bekr'in hilâfete geçmesi üzerine bu kılıç ona intikal etmiş, o da, Enes tbn MâbVi Bahreyn'e gönderdiği zaman, kıhç üzerinde yazılı sadakat ahkâmını yazıp ona vermiş ve bu ahkâm ile amel etmesini istemiştir [129]. Ebü Bekr'in Enes İbn Mâlik'e yazdığı bu ahkâm, onun tarafından muhafaza edilmiş, vefa­tından sonra da çocuklarına kalmıştır. Bu itibarla hadis koleksiyonlarında Ebü Bekr'den rivayet edilen sadakat hadîslerinin Enes'in torunu gumfime îbn cAbdiUah vasıtasıyle nakledildiği görülür. Meselâ, Ebü Davud'un Musa İbn ismail'den rivayet ettiği mezkûr hadîsin râvisi, rlammad İbn Seleme söyle demiştir: "gumâme İbn 'Abdillah İbn Enes İbn Mâlik'ten bir kitap al­dım. Bu kitabın, Ebü Bekr taralından Enes için yazıldığını ileri sürüyordu; onu musaddık olarak gönderdiği ve onun için yazdığı şuada üzerinde Hazretj Peygamberin mühürü bulunuyordu..." [130].

Yahya İbn MaV Şumâme rivayetini sahih kabul etmemekle beraber [131], el-Buhârl ve Sünen sahipleri kitaplarında nakletmislerdir [132]. Ancak el-Bu-hâri, 'Abdullah İbnu'l-Mugennâ'nın gumâme'den rivayetini almış, Qammid İbn Seleme rivayetini terketmiştir[133]. El-Hâkim'in kaydına göre, rlammâd'in rivayeti, Îbnu'l-Mugennâ'nuı rivayetinden daha sahihtir ve el-Buhârî bu ri­vayetle teferrüd etmiştir [134].

Hammâd, Şıtmâme'den rivayetinde ahbaranâ veya haddesenâ gibi maruf tabirler yerine "bu kitabı ŞumSme İbn Abdillah İbn Enes İbn Mâlik­ten aldım" ibaresini kullanmıştır [135]". El-Beyhaki'nin rivayetinde ise, Eyyüb, hadisi şu ibare ile Şumâme'den almıştır: uSumâme'nin elinde bir kitap gör­düm. Bu kitabı Ebü Bekr, Enes'i sadaka âmili olarak gönderdiği zaman ona yazıp vermişti. Üzerinde Rasûlullah'ın mühürü bulunuyordu.

ı. Halîfe cOmer'den rivayet edilen Sadakat

'Ömer Îbnu'l-Hattâb'tan rivayet edilen sadakat hadiseleri, Ebü Bekr-den rivayet edilen sadakat hadîslerinden ayn bir şey değildir. Mevcut haber­ler, açık bir şekilde bunu teyid ederler. Salim İbn cAbdiUah İbn 'Ömer İbni'l-Hattâb'ın, babası 'Abdullah'tan rivayet ettiği bir haberden Öğrendiğimize göre, "Hazreti Peygamber, sadakati yazdıktan sonra vefat etmişti. Sonradan bu kitap Ebü Bekr'e kalmış ve onunla amel etmiştir. Ebü Bekr'in vefatından sonra da 'Ömer aynı kitapla amel etti [136]. Nâfi'in 'Abdullah tbn 'Ömer'den naklettiği bir başka haber ise, bu hususu teyid etmektedir: "İbn 'Ömer, eOmer İbnu'l-Hattâb'm kılıcında bir sahîfe bulmuştur. Bu sahîfede uzunluğu ile sadakat hadiseleri vardır" [137].

Mâlik İbn Enes, Muvattdhnda 'Ömer lbnu'1-IJattâb'ın sadakada ilgili kitabını okuduğunu belirtmiş [138], Mutatta* şârihi en-Zurkânî de, cOmer tbnu'l Çattâb'tan rivayet edilen sadakat hadîslerinin Ebü Bekr'in hadîsleriyle aynı olduğu hususunda el-Kâzi tIyâz*dan naklen şunları söylemiştir: "Mâlik, ule­mâ ve onlardan Önce Hulefâ, cOmer ibnuU-Şattab'ın elinde bulnan bu kitaba itimad etmişlerdir. Sahabeden de onu inkâr edici bir söz varid olmamıştır. 'Ömer İbn 'Abdi'l-'Azîz, *Amr İbn Hazm'in ailesinde bulunan kitapla birlikte 'Ömer İbnu'l-^attâb'da bulunan bu kitabı da istemişti. Bu, cOmer'in kitabı ile Ebü Bekr'in kitabınnin aynı olduğunu gösterir. Bunlar ayn ayn kitaplar olsaydı, cAmr îbn Hazm'in ailesinden kitabı istediği gibi, Ebü Bekr'in ailesin­den de isterdi" [139].

Ebü Bekr'den 'Ömer'e intikal eden kitap, 'Ömer'den, torunu Salim İbn 'Abdillah tarafından rivayet edilmiştir. Ez-Zuhrî'nin Salim yolu ile babası 'Abdullah ibn 'Ömer'den rivayet ettiği hadîsin ilk ibaresi şöyledir: "Rasû-lullah, sadaka kitabını yazmış, fakat âmillerine göndermeden vefat etmişti. Bilâhare Ebü Beler, sonra da *0mer aynı kitapla amel etmişlerdir" [140]. Ebü 'Ubeyde [141], el-HâJdm [142] ve bir başka rivayette Ebü Dâvüd [143]un naklettikleri bir habere göre, sadakat hadîslerini Sâlim'den rivayet eden ez-Zuhrl şöyle demektedir: "Bu, Rasûlu'lîahın sadakaya dair yazdığı kitabın bir nüshası olup, «Ömer İbnul-Çattâb'ın ailesinde bulunuyordu. Salim tbn cAbdillah. İbn 'Ömer onu bana okudu, be de aynen hıfzettim,"

Nâfi<(lbn 'Ömer'in kölesi)den gelen bir rivayette "'Abdullah İbn'Ömer, cOmer'in kılıcında bir sahîfe bulmuştur. Bu sahîfede sadaka hadîsi bütün uzunluğu ile zikrediliyordu" denilir [144]. 'Abdullah İbn Şâlih de el-Leya İbn

Sa'd'tan şu haberi nakletmiştir: "Bu, sadaka kitabıdır. Nflfftn bana bildir­diğine göre kitap, (Omer İbnu'l-Hattâb'ın kitabıma bir nüshası olup vasiy-yetine bağh bulunuyordu. Nâfic, cAbdulZah îbn 'Ömer'e bu kitabı bir çok defalar arzetmiştir" [145].

Sadakat hadîsinin bir başka rivayetini yine Kitâbu'l-EmvâVde görü­yoruz: Ebü Bekr tbn «Ubeydillah îbn cAbdillah îbn 'Ömer, (Ikrime îbn Hâ-lid'e istinsah ettiği bir kitap göndermiştir. Bu kitabın aslı, cOmer îbnu'I-Hat-tâb'ın kılıcına marbut bulunuyordu. Kitapta "ve fiV rikka igâ belagat hamse evâkin rubu'u'I-'uşri" ibaresi zikrediliyordu. El-Leyş îbn Sacd'ın Nâfi'den naklettiği bir habere göre bu ibare, 'Ömer Îbnul-Hattâb'ın sadaka kitabında da mevcuttur. Keza Mâlik îbn Enes, aynı ibareyi mezkûr kitapta okumuştur [146].

Amr Îbn Hazm, Ebü Bekr ve 'Ömer'den rivayet edilen sadaka hadîsleri hakkında naklettiğimiz bu değişik haberler, bize gösteriyor ki, son iki rivayet, aslında birbirinin aynıdır; yani (Omer Ibnu'l-Hattab'ın ailesinden rivayet edilen sadaka hadisleri, Ebü Bekrin Enes îbn Mâlik'e gönderdiği kitap muh­teviyatından başka bir şey değildir. Hazreti Peygamberin cAmr îbn Hazm vasıtasıyle Yemen'e gönderdiği kitabın ise, diğerlerinden önce yazıldığı anla­şılıyor. eAmr Îbn Hazm, Hazreti Peygamberle birlikte Hendek muharebesine iştirak etmiş, onyedi yaşında iken de, Yemen'de Necrân'a vali olarak tayin edilmiştir [147]. İşte bu vazifesine giderken Hazreti Peygamber sadaka kitabını yazıp ona vermiş ve içindekilerle amel etmesini istemiştir. Ebü Bekr'in elinde bulunan sadaka kitabı ise, yukarıda verdiğimiz haberlerden de anlaşıldığı gibi, Hazreti Peygamberin hayatının sonlarına doğru yazılmış, fakat valilere gön­derilmeden Hazreti Peygamber vefat etmiştir. Bu sebeple, Ebü Bekr'in elinde bulunan kitapla, cAmr Îbn Hazm'e verilen kitabın aynı kitaplar olduğu iddia edilemez. Bununla beraber, Hazreti Peygamberin sadaka ahkâmını bildiren kitapları ayrı ayrı zamanlarda yazılmış olsa bile, sünnet ahkâmı arasında her hangi bir farkın bulunmamış olması lâzımdır.

Nitekim cAmr tbn Hazm'in ailesi tarafından rivayet edilen sadakat hadîaleriyle, Ebü Bekr ve 'Ömer'den rivayet edilen sadakat hadîslerinin karşılaştırılması bize gösterecektir ki, Hazreti Peygamber tarafından ayrı ayrı zamanlarda yazılan hadîsler, vazettikleri ahkâm bakımından bir aykırılık arzetmedikleıi gibi, elimizde bulunan hadîs kitaplarına da şüphe götürmez bir sıhhatlilikle girmişlerdir.

Hadîsi rivayet eden zayıf bir râvi, hadîsin sıhhatini tehlikeye düşürebilir. Hattâ o hadîs, ayrıca, güvenilir bir râvi tarafından  da   rivayet   edilmezse reddolunur. (Amr îbn Hazm'den gelen hadîsin isnadında, her ne kadar Süley­man îbn Erkam isminde bazılarınca zayıf addedilen bir râvi varsa tla, gerçek­te kaynaklar bu şahsın asıl hüviyetini tam olarak tesbit edememişlerdir. Sa­dakat hadîsinin sıhhatine inananlar, râviyi Süleyman îbn Davüd, zafiyetine inananlar ise, Süleyman îbn Erkam olarak kabul etmişlerdir. Bu durum karşısında, râviyi mechûl kabul etmek ve râvisi mechûl olan hadîsi de ihtiyatla karşılamak en doğru yoldur. Fakat aynı hadîsin başka isnâdlarla rivayet edil­diğini gördükten sonra da haberlerden şüphe etmek için hiç bir sebep yoktur.

Sadakat hadîslerinin sıhhatini kabul etlikten sonra, bu açıklamalardan, hadîs kitabeti yönünden çıkartılabilecek bazı neticelere işaret etmek fayda­dan hâli olmayacaktır:

a. Hazreti Peygamber, daha başlangıçta, dinî hükümlerin müslümanlar arasında neşri için yazıya başvurmuştur. Bu husus, yazının hafızaya nisbetle çok daha emin bir muhafaza vasıtası oluşunun, Hazreti Peygamber tarafın­dan da teslim edildiğini gösterir.

b. Gerek cAmr îbn Hazm'den ve gerekse Ebü Bekr ve cOmer'den gelen yazılı hadîs vesikaları, hadîslerin tedvin edildiği devre kadar yine yazılı olarak nakledilmiştir. Bu husus da, onların daha sağlam bir yolla hadîs kitaplarına girmiş olduklarına delâlet eder. Bugün elde mevcut kaynaklarda, bu hadîslerle ilgili fazla malûmat bulnamıyorsa, bunun sebebini, ilk müdevvenâtın zama-. nımıza kadar ulaşmamış olmasında aramak lâzımdır.

c. Hazreti Peygamberin hadîs kitabetine müsade etmiş olmasına rağmen bunu hoş karşılamayanların bulunduğu bir devirde, sadakat hadîsleri yazılı olarak muhafaza edilmiştir. Bu, haklı olarak şu suali akla getirmektedir: Acaba bu hadisler yanında, sahabe tarafından yazılmış ve yine yazılı bir şekilde muhafaza edilmiş başka hadislerde var mıdır ? Kaynaklarda bu suale cevap teşkil edecek bazı notlara rastlamak mümkindir. [148]

 

5. Hadis sahîfeleri

 

a. Ebü Bekr ve 'Ömer'in denemeleri

 

Ebü Bekr ve cOmer îbnu'I-Hattüb'ın sünene ait hadîsleri yasmağa te­şebbüs ettiklerini, hattâ Ebü Bekr'in 500 kadar hadîsi bir kitapta topladığım, fakat sonradan, bazı sebepler dolayısıyle bu kitabı imha ettiğini belirten ha­berler vardır [149]. Keza cOmer İbnu'l-Hattâb da bir sünen yazmak için ashab ile istişarede bulunmuş; çoğu onun bu düşüncesini iyi karşılamış olmakla beraber, bir ay geçtikten ve istiharede bulunduktan sonra bu düşünceden vaz­geçmiştir [150].

Yine haberlerden öğrendiğimize göre, Ebû Bekr'in, yazmış olduğu kitabı imha etmesine sebep, hadîslerin, kendisinden sonra aslına uygun olarak nak-ledilmemeleri korkusudur [151]. 'Ömer İbnu'l-Hattâb ise, sunan yazmaktan vaz­geçmesi sebebini şöyle açıklamıştır: "Size bir sünen kitabından bahsetmiş­tim. Sonradan düşündüm ki, sizden Önceki ehli kitab, Kitabu'llahtan başka kitaplar yazmışlar, o kitaplar üzerine düşerek Allah'ın Kitabını terketmiş-lerdi. Ben, yemin ederim ki, Allah'ın Kitabını biç bir şeyle gölgelemem" [152].

Omer İbnu'l-Hattâb, Allah'a ve Rasûlüne îman bakımından müslüman-ların en kuvvetlisi, Allah'ın, Rasûlüne indirdiklerine, Peygamberin söz ve fiillerine ittiba yönünden en titizi idi. Bununla beraber o, mülümanların Kurandan başka şeylerle meşgul olup Kur'ânı terketmelerinden korkuyordu. Ni­tekim Hazreti Peygamber, hayatının sonlarına doğru hasta yatarken yanında bulananlardan kâğıt kalem istemiş, kendisinden sonra müslümanlarm ihtilâ­fa düşmemeleri için bir "kitap** yazacağım söylemişti. Fakat orada bulunan 'Orner İbnu'l-Hattâb, "Rasûlu'llah ağıriaştı, yanımızda Kur'an vardır. O bize yeter*' diyerek, böyle bir kitabın yazılmasına muhalefet etmişti. 'Ömer'in bu muhalefeti üzerine ehli beyt münakaşaya girişmiş, orada bulunanların bir kısmı kitabın yazılmasını isterken, diğer bir kısmı 'Ömer'in fikrine iştirak et­mişlerdir. Münakaşadan doğan gürültü Hazreti Peygamberi rahatsız edince yanındakileri dışarıya çıkarmıştır [153]. Hâdiseyi nakleden İbn 'Abbâs derki: "Bütün felâketler, ihtilâfları yüzünden Hazreti Peygamberin bu kitabı yaz­mamasından ileri geldi. Bu, Allah'ın ona bir vahyi idi. Eğer yazmış olsaydı, son­radan dalâlete düşmezlerdi  [154]Bununla beraber 'Ömer İbnu'l-Hattâb bu gö­rüşünde ısrar etmiş ve hayatı boyunca bunu müslümanlara aşılamağa çalışmış­tır. Onun bu konudaki davranışını anlamak için, daha önce de işaret ettiği­miz Karaza ile olan hikâyesini hatırlamak lâzımdır. Karaza tbn Kab ve ar­kadaşları 'Irak'a gitmek için yola çıktıkları zaman, cOmer İbnu'l-Hattâb da bir müddet onlarla birlikte yürümüş ve sonra onlara şöyle demiştir: "siz öyle bir beldeye gidiyorsunuz ki, ehalisi an uğultusu gibi Kur'ân okur. Hadîslerle onları meşgul etmeyiniz ve yollarını saptırmayınız. Kur'ânı iyi okuyunuz ve Hazreti Peygamberden rivayeti azaltınız" [155].

'Ömer İbnu'l-Hattâb'm hadîs rivayetine karşı gösterdiği bu şiddet, as* Unda Kitap nâmına idi. Bununla birlikte diğer mühim bir sebebin de, rivayet edilen hadîslerin, bir gün tebdil ve tağyir edilerek kötü maksatlar için kullanılması korkusu olduğu düşünülebilir. Aksi halde onun, Hazreti Peygamberden gelen ve rivayeti tecviz eden haberlerden habersiz olması gerekir ki, bu mum-kin değildir; Hazreti Peygamberin menetmediği bir şeyi tOmer menedemez. Nitekim karşısında bir hadîs rivayet edildiği zaman, onu reddetmek yerine, rivayet edenden delil istemesi, onun titiz ve ihtiyatkâr davranışını gösterir: Bir gün Ebû Müsâ, 'Ömer'in yanına girmek için üç defa izin istemiş, cevap alamayınca geri dönmüştü. Sonradan bunu haber alan 'Ömer, niçin geri dön­düğünü sorunca, Ebü Müsâ, "Hazreti Peygamberin, biriniz üç defa izin iste­dikte izin verilmezse geri dönsün, dediğini işittim" diye cevap vermişti. Bunun üzerine 'Ömer İbnu'l-Hattâb, bu sözü Hazreti Peygamberden işittiğine dair delil istemiş, Ebû Müsâ da mescide giderek orada bulunanlara cOmer ile anı­larında geçen hâdiseyi anlatıp, bu sözü Hazreti Peygamberden işiten bir kim* senin bulunup bulunmadığını sormuştu. Orada bulunanlardan Ebü Sa*îd kalk­mış ve Ebü Musa'ya şehadet etmişti. Bundan sonradır ki, 'Ömer İbnul-Haf-tâb Ebü Musa'ya şöyle hitap etmiştir: "Maksadım seni itham etmek değildir. Fakat Hazreti Peygamberden hadîs rivayet etmek zordur" [156].

Görülüyor ki, 'Onıer tbnu'l-Hattâb sahabeyi hadîs rivayetinden menet­mekle beraber, karşısında bir hadîs rivayet edildiği zaman, onu reddetmek cesaretini gösteremiyor, fakat hadîsin sıhhat derecesini anlamak için, başka kimseler tarafından da Hazreti Peygamberden işitilip işitilmediğini araştırı­yordu. Böylece halka, Hazreti Peygamberden hadîs rivayet etmenin güç­lüğünü ve rivayet edilen her hadîsin hemen habul edilmemesi gerektiğini göstermek istiyordu.

'Ömer İbnu'l-Hattâb'in Kur'ânı terkettirir korkusu ile sünen yazmaktan vazgeçmesine ve kizbi artırır korkusu ile sahabeyi hadîs rivayetinden menet­mesine rağmen, durum yine de arzusu hilâfına gelişmiştir. Çünkü vefatından sonra hilâfet makamına geçen 'Ogman İbn cAffân katledilmiş, Ummu'1-mu'-minîn <Aişe 'Alî İbn Ebl fâtih'e cephe almış; 'Âişe'nin yanında yer alan Mu-câviye hilâfeti ele geçirmiş; bir taraftan yeni siyâsî ve itikadî fırkalar zuhur ederken, diğer taraftan bu fırkaların çıkarlarına bir çok hadîs uydurulmuştur.

Bu durum gözönünde bulundurulursa, cOmer Îbnu'l-Hattâb'm bir sünen yazmaktan vazgeçmesine esef etmemek elden gelmez. Zira, ilk önce düşündüğü gibi, zamanına kadar Hazret! Peygamberden rivayet edilen hadisleri, şâhid-ierini de tesbit etmek suretiyje yazmış ve kendisinden sonrakilere rivayet kapısını kapamış olsa idi, belki hadîslerin alabildiğine çoğalmasını ve kizbîn artmasını önleyebilirdi. Belki de bu suretle ihtilâfların önü de alınmış olabi­lirdi. Çünkü her ihtilâf, ortaya atılan yeni hadîslerle körükleniyordu. Maanıa-fih, cOmer Ibnu'l-Hattâb'ın yapmadığı bu işi, diğer bazı sahabe, kudretleri nisbetinde ve küçük çapta yapmağa, çabşm ıslardır. [157]

 

b. Abdullah îbn cAmr îbn’il-Aş’ın sahîfesi

 

Hazreti Peygamberin genç ashabı arasında hadîs sahîfesiyle şöhret ka­zananlardan birisi 'Abdullah Ibn cAmr Ibni'l-'Âş'tır. Babası Mısır fâtihi cAmr îbnu'l-'Aş'tan önce müslüman olan 'Abdullah'ın [158], Hazreti Peygamberin izniyle pek çok hadîs yazdığını gösteren haberler vardır. Bu haberlerin hepsini burada zikretmeyi lüzumsuz buluyoruz. Bununla beraber, meydana getir­diği hadîs sahîfesinin yazılışı hakkında bilgi sahibi olmak için, bu haberlerden seçilmiş bazı örnekler vermek elbette ki faydalı olacaktır.

Ibn Sa'd'm naklettiği bir haberden öğrendiğimize göre, (Abdullah îbıı cAmr, bir sahîfeden bahsederek "Rasûlu'llahtan, işittiğim hadîsleri yazmak için izin istedim; bana izin verdi ve ben de bu sahîfeyi yazdım" der' [159]. İbu Sa'd, bu haberin nihayetinde 'Abdullah îbn 'Amr'in Hazreti Peygamberden yazdığı sahıfeye Şâdıka ismini verdiğini de ilâve eder ki, başka haberlerin de bu hususu teyid ettikleri görülür. Meselâ bu sahîfeyle İlgili olarak Mucâbid'in Şöyle dediği rivayet olunur: "cAbdullah Ibn 'Amr'in yanına girdim. Başınuı altındaki sahîfeye bakmak istediğim zaman bana mâni oldu. Ona, kitabını benden niçin saklıyorsun?, dediğimde: Bu Rasûlu'llahtan işittiğim Sahîfe Sâdığadır. Benimle Hazreti Peygamber arasında hiç bir vasıta yoktur. Kitâ-bu'llah ve bu Sahîfe, benim için kesin olduktan sonra, artık başka şeyler beni ilgilendirmez, demiştir" [160].

'Abdullah tbn 'Amr'in badis yazdığını gösteren bir başka meşhur haber, el-Buhârî tarafından da nakledilen Ebü Hurayra hadîsidir. Buna göre Ebü Hurayra, en fazla hadîs bilen kimsenin, 'Abdullah îbn ıAmr hâriç, kendisi olduğunu, zira cAbduIlah*ın yazdığım, kendisinin ise yazmadığını söylemiş­tir" [161].

Abdullah îbn fAmr tarafından meydana getirilen sahîfenin ihtiva ettiği hadîs miktarı hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Bununla beraber onun Hazreti Peygamberden bine yakın "mesel" hıfzettiğini söylemesi [162] ve ayrıca "Rasûlu'llahm yanında her söylediğini yazıyorduk** demesi, mezkûr sahîfe­nin bir hayli kabarık olduğunu gösteren bir delil olarak kullanılabilir. Keza torunları tarafından 'Abdullah'tan pek çok hadîs rivayet edilmesi ve bu ha­dîslerin 'Abdullah'ın sahîfesinden alındığının ileri sürülmesi de bu hususu te­yid eder mahiyettedir.

'Abdullah îbn 'Amr'in mezkûr sahîfesinin de diğer yazılı vesikalar gibi is­tinsah edildiğine ve yazıh olarak rivayet olunduğuna şüphe yoktur. Bu hususta elimizde kesin bir delil mevcut olmamakla beraber, bir kaç haber bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Meselâ, Ahmed îbn Hanbel'ın naklettiği bir, haberden Öğrendiğimize göre, Ebü 'Abdirrahman el-Hubullî, 'Abdullah îbn 'Amr*dan işittiği bir hadîsi naklederken "'Abdullah îbn 'Amr bize bir kırtas çıkardı" demektedir [163], kırtasin kâğıt veya papirüs olduğunu ve rivayet olunan hadîsin bu kâğıtta bulunduğunu zikretmeğe lüzum yoktur. Aynı sahîfenin Ebü Râşid el-Hubrânî tarafından da görüldüğü, yine Ahmed îbn Hanbel'in bir rivayetinden anlaşılmaktadır. Zira bu şahıs, 'Abdullah îbn 'Amr'e gelmiş ve Hazreti Peygamberden işittiği hadîslerden rivayet etmesini ondan iste­miştir.   Bunun  üzerine  'Abdullah,  el-Hubrânl'ııin önüne bir sahîfe koymuş

ve "bu, Rasûlu'llahın bana yazdığı sahîfedir" demiştir [164]. Ahmed îbn Han­beFin naklettiği bu iki haberden anlaşıldığına göre, gerek Ebû 'Abdirrahman el-Hubullî ve gerekse Ebü Râşid el-Hubrânî, mezkûr sahîfeden aynı hadîsi rivayet etmişlerdir [165]. Bir başka haber, 'Abdullah İbn 'Amr'in, yukarıda ba­his konusu edilen kırtas gibi, yazılı hadîs vesikalarını muhafaza ettiğine ve bunları, zaman zaman, kendisinden hadîs dinleyenlere çıkarıp gösterdiğine delâlet eder. Yine Ahmed İbn Hanbel'in naklettiği bu habere göre Ebü Kabîl şu hâdiseyi nakletmiştir: "Bir gün 'Abdullah İbn 'Amr'in yanında bulunuyor­duk, önce Kostantîniyye'nin mi yoksa Rûmiyye'nin mi fetholunacağı soruldu.

Abdullah bir sandık getirdi ve içinden bir kitap çıkararak şöyle dedi: Hazreti Peygamberin etrafına toplanmış yazıyorduk; bu sual ona soruldu. Rasûlu'llah, Hirakl şehrinin, yani Kostantîniyye (İstanbul) nin önce fetholunacağını söy­ledi" [166]".

'Abdullah Ibn 'AmrMen bir çok kimse hadîs rivayet etmiş olmakla beraber, bunların arasında, sahîfenin tamamını ondan nakleden birisinin bu­lunduğu bilinmemektedir..Ancak, bu sahîfenin 'Abdullah'ın torunlarından cAmr Ibn Şucayb îbn Muhammed tbn 'AbdiUah îbn 'Amr tbni'l-'Âş'a intikal ettiğini ve cAmr Ibn Şu*ayb'ın da bu sahîfeden rivayet ettiğini gösteren pek çok haber vardır. Hattâ 'Amr'in babası Şu'ayb'ın, 'Abdullah Ibn 'Amr'e mülâki olup olmadığı ve ondan hadis işitip işitmediği hadîsçiler arasında ihi-lâfh bir konu olarak ortaya çıktığı için, 'Amr Ibn Şu'ayb'ın ceddinden riva­yet ettiği hadîsler üzerinde tereddüd hasıl olmuş, bazıları, bu hadislerin delil olarak kullanılamıyacağını ileri sürerken, diğer bazdan, hadîslerin sıhhatinden şüphe edilmemesi gerektiğini söylemişlerdir. Meselâ, Ebü Hatim Ibn Hıb-bân'a göre 'Amr Ibn Şu'ayb *ın Tavus ve IbnuU-Museyyib gibi güvenilir kim­selerden rivayet ettiği hadîsler delil olarak kullanılabilirce de, babası vasıta-sıyle ceddinden rivayet ettiği hadîslerle ihticâc etmek doğru değildir. Çünkü, bilindiği gibi, 'Abdullah, Ibn 'Amr'ın hadîsleri torunu 'Amr Ibn Şu'ayb tarafından can ehİki can cetftfıAî isnâdıyle rivayet edilmiştir. Halbuki bu isnâd ya mursel, yahutta munkatıdır. Çünkü (an ebihi ibaresi, <Amr'in, hadî&i ba­bası Şu'ayb*tan işittiğine delâlet ederse de, can ceddihi ibaresiyle ya Şu'ayb'ın dedesi 'Abdullah Ibn 'Amr kasdedilmiştir; bu takdirde isnad munkatı'dır; çünkü Şu'ayb, dedesi 'Abdullah tbn 'Amr'a ulaşmamıştır. Yahutta can ced­dihi sözü ile 'Amr'ın dedesi Muhammed kasdolunmuştur; bu takdirde isnâd murseldir; çünkü Muhammed'in Hazreti Peygamberle sohbeti yoktur. Her iki halde de, bu isnâdla gelen hadîs delil olarak kullanılmağa uygun değildir [167]

Görüldüğü gibi, Ebü Hatim isnâdda zikredilen ced kelimesini iki şıkta mütalâa ederek önce 'Abdullah Ibn 'Amr'a atfetmiş ve Şu'ayb'm 'Abdullah'a mülâki olmadığını kabul ederek isnadda inkıta bulunduğuna, yani bir râvi halkasının düştüğüne hükmetmiştir. * Abdullah Ibn 'Amr'ın hadîsleri aile içe­risinde rivayet edildiğine göre, dışardan bir râvinin onları Şu'ayb'a naklet­tiği düşünülemez. Muhammed Ibn 'Abdillah'ın da hadîsle meşguliyeti bilin­mediğine göre, Şu'ayb'ın ondan işittiği ileri sürülemez. Binâenaleyh, Şu*ayb 'Abdullah'a mülâki olmadığına ve başkalarından da onun hadîsini işitmediğine göre, rivayeti, ailesinde bulduğu yazılı bir sahîfeden vicadeten [168] olması gere­kir.

Ebû Hatim'in zikrettiği ikinci şık, ceddin Muhammed Ibn 'Abdillab Ibn 'Amr'a matuf olmasıdır. Bu takdirde Muhammed, hadîsi doğrudan doğruya Hazreti Peygamberden rivayet etmiş olmaktadır ki, onun Hazreti Peygamberle sohbeti bulunmadığına göre, isnâdda yine bir inkıta vadır; ancak bu inkıta sahabî tarafında olduğu için isnâd murseldir [169]. Şu var ki, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Muhammed Ibn 'Abdillah, hadisle meşgul olduğu bili­nen bir kimse değildir. Bu bakımdan ceddin ona atfedilmesi ihtimali zayıftır. Üzerinde durulması gereken diğer mühim bir nokta, Şu'ayb'in, ceddi 'Abdul­lah'a mülâki olup olmadığı meselesidir. El-Buhârî Târt&'inde bir habere daya­narak Şu'ayb'ın 'Abdullah'ı işittiğini söylemiştir [170]. Keza Yahya Ibn Ma'în de bu görüşü ileri sürmüş, ancak bazılarının, onun sahîfeden rivayet ettiğini söylediklerine dikkati çekmiştir [171].

Bir râviniu rivayet ettiği hadîsleri şeyhinden işitip işitmediğinin, araş­tırılması, hadîs târihinde, ehemmiyetli bir konu olarak karşımıza çıkar. Şey­hini işitmeyen, fakat şahîfesiııden veya kitabından rivayet eden râvi, aslında güvenilir bir kimse olsa bile, hadîsçilerin tenkidine uğrar ve kitaptan rivayet -ettiği hadîsler, çok defa reddedilir[172]. Bunun en güzel misali 'Amr Ibn Şu'ayb-tır. Hiç bir hadîsçmin cerhine maruz kalmamış olmasına rağmen, babası va-sıtasıyle ceddi 'Abdullah tbn 'AmrMen rivayet ettiği hadiseler, 'Abdullah'ın kendisine intikal eden sahîfeden alındığı gerekçesiyle itiraza uğramışlardır. Ez,-2ehehî*nin ;s;m zikretmeksizin bazı ulemâdan naklen belirttiği gibi [173], 'Abdullah Ibn 'Amr'ın Hazreti Peygamberden yazdığı bu sahîfenin her şey­den esah olması gerekir. O halde güvenilir bir kimse olan 'Amr Ibn Şu'ayb*ın hu sahîfeden rivayeti niçin kabule şâyân olmaz?

Ebü Zur'a'ya göre bunun sebebi, onun, babası vasıtasıyle ceddinden ri­vayeti çoğaltması, kolay hadîsleri işitip diğerlerini yanında bulunan sahî­feden rivayet etmesidir [174]. Şu'ayb, Ebü ZurVya göre de güvenilir bir kim­sedir.  Fakat  ceddinden rivayeti çoğaltması, niçin itirazlara yol açmıştır?

alır.

Madem ki o, güvenilir bir kimsedir, itimada şayandır, o halde sahîfeden riva­yet etse bile ancak onda mevcut hadisleri rivayet edeceği tabiidir. Aksi halde, munker hadîsleri sahabeden olan ceddi 'Abdullah İbn cAmr'a isnadla ondan rivayet etmesi, onun güvenilir olmasıyle kaabili telif değildir. Bizce gerçek olan şudur ki, 'Amr İbn Şu'ayb ceddi 'Abdullah'a mülâki olsa ve ondan hadîs ' işitse bile elinde bulunan sahîfenin tamamım ondan işitmemiştir. Bir başka deyimle sahîfenin tamamı için aralarında semâ yoktur, Ebü Zur'a'nın da işaret ettiği gibi, İbn Lehî'a ve el-Muşennâ İbn Şabbâh gibi bazı zayıf râviler de (Amr Jbn Şu'ayb'tan rivayetlerine bir takım munker hadîs karıştırmış­lar [175] ve böylece 'Amr İbn Şucayb üzerinde bir tereddüt uyandırmışlardır. Hadîs târihi bakımından mühim olan husus, İbn Lehî'a ve benzerleri tara­fından cAmr İbn Şu'ayb'ın hadîsleri arasında dercedilen munker hadîslerin tesbit edilip ayıklan maşıdır. Bu mümkin olduğu takdirde 'Abdullah İbn 'Arnt'm Hazreti Peygamberin ağzından yazdığı Şafyife Şörfıfea'nın bir nüsha­sının elde edilebileceği, kuvvetli bir ihtimal olarak karşımıza çıkar. Ahmed ibn Hanbcl'in 'Abdullah İbn cAmr musnedinde cAmr İbn Şucayb '<m eblhi can ceddihi isnâdıyle birbiri arkasına yer alan rivayetler [176], böyle bir sahîfenin teshilinde musned eserlerden ne derecede yararlanılabileceğini göstermeğe yeterlidir. [177]

 

C. Câbir İbn Abdillahhn Sahîfesi

 

Hazrcli Peygamberin ashabı arasında fazla hadîs rivayet etmekle şöh­ret kazananlardan birisi olan Câbir İbn Abdillah, Hicretin 74 üncü senesin­de vefat etmiştir. Vekî ' İbnu'l-Cerrâh'ın Hişâm İbn 'Urva'dan naklettiği bir haber, onun hadîs sahasında bir otorite olduğunu gösterir. Bu habere göre halk, Hazreli Peygamberin mescidinde Câbir'in etrafında bir halka teşkil «'ilerek oturur ve ondan hadîs dinlerdi [178].

Kaynaklar, Câbir'e ait bir sahîfenin mevcudiyetinden bahsederlerse de bu sahîfenin kendisi tarafından yazıldığına dair her hangi bir kayda rastlan­ma/, [179] ö9.Ez-Zehebî Tezkiresinde ve 3 ariftinde Katâde'nin hıfzından bahsederken, ona CâbirHn Şahı/esinin bir defa okunduğunu ve onu hemen hıfzettiğini kay­deder [180]. Keza el-Hatîb ve  İbn Hacer de buna  benzer bir haber verirler' [181].

CftbirMf'iı hadîs rivayet cth-.n Ebü Sufyâh Talha İbn Nâfi'ın, bu hadîsleri bir sahîfeden rivayet ettiği söylenir [182].

Kaynaklarda mezkûr sahîfeden Şahifetu Câbir, yâni Câbir'in Şahifesi olarak bahse dilmesine rağmen, bazı haberlerin delaletiyle, onun Câbir tara-fından yazılmadığını anlıyoruz. Meselâ İbn Ebî Hatim, Şule mân İbn Kaya el-Ycşkurî'nin t erenine i halinden bahsederken, onun, Câbir ile uzun müddet beraber bulunduğunu, ondan hadis dinlediğini ve bir sahîfe yazdığını kayde­der ve şöyle der: "Süleyman İbn Kays'ın vefatından sonra bu sahîfe ailesi­nin yanında kalmıştır. Ebu'z-Zubeyr, Ebü Sufyân ve Şa'bî, Câbir'i dinlemiş­ler ve ondan hadîs rivayet etmişlerdir; fakat rivayet ettikleri hadîslerin çoğu bu sahîfedendir. Keza Kaıâde de aynı sahîfeden rivayet etmiştir" [183]. El-Buhâr! de, Ebü Bişr, Kalâde ve el-Ca'd Ebü 'Osman'ın Süleyman İbn Kays'ın kita­bından rivayet ettiklerini kaydeder [184]. Diğer taraftan el-Hatîb ve Ahmed tbn Hanbel şu haberi nakletmişlcrdir: "Süleyman fl-Yeşkuri'nin anası bir kitap getirir. Bu kitap, Katâde, Ebü Bişr, Hasan ve Şâbit'e okunur. Hepsi de bu kitaptan rivayet ederler, fakat Şâbit yalnız bir hadîs rivayet eder" [185]. Aynı kitabın Ebu'z-Zubeyr'in de elinde bulunduğunu gösteren bir başka haber şöyledir: İsmi zikredilmeyen bir şahıs, Süleyman el-Ycşkurî'nin kitabiyle birlikte Ebu'z-Zubeyr'e gelmiş ve kitaptaki hadîsler hakkında ona sormağa baş­lamıştır. Ebu'z-Zubeyr bu şahsa "elindeki kitaba bak" diyerek hıfzından bazı hadîsler okumuştur. Bu hadîsler kitaptaki hadîslerdir ve Ebû'z-Zubeyr on­ları aynen kitaptaki gibi okumuştur [186]. Ez.-Z.ehebî tarafından nakledilen bu haber, yukarıda zikrettiğimiz ibn Ebî Hâtim'in "EbuVZubcyr, Ebü Sufyân ve Şa'bi Câbir'i dinlemişler ve ondan hadîs rivayet etmişlerdir; fakat rivayet ettikleri hadîslerin çoğu bu sahîfedendir" şeklinde gelen haberine uygundur ve her ikiside Ebu'z-Zubeyr'in bu sahîfeye sahip olduğuna delâlet eder.

Yukarıda zikrettiğimiz haberlerin hepsinde adı geçen sahîfeden Şai}i-fetu Câbir diye bahsedîlmesine rağmen, bu sahîfenin aslında Süleyman İbn Kays el-Yeşkurî tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır. Ancak Süleyman ibn Kays'ın 'Abdullah Îbnu'z-Zubeyr zamanında vukubulan fitnede Câbir'den önce vefat etmesi [187], sahîfesinin şöhret kazanmasına sebep olmuş, ancak Câ­bir'in hadîslerini ihtiva etmesi d olay isiyle de ona isnâd edilmiş ve Şahifetu Câbir olarak tanınmıştır.

Câbir'in sahîfesi hadîsçiler arasında şöhret kazandıktan sonra pek e.ok kimse bu sahîfeden rivayet etmeğe başlamıştır. Meselâ Ahmed îbn Hanbel, Ebü cAvâne tarikiyle Ebü Bişr'in Süleyman îbn Kays'tan rivayet ettiği bir hadîs nakleder [188]. Bu hadîsin nihayetinde Ebü (Avâne, mezkûr hadîsin Su-leymân îbn Kays'ın kitabında mevcut olduğuna dair yine Ebü Bişr'den nak­len bir haber verir. Bu haber, sahîfenin Ebû Bişr'in elinde bulunduğunu gös­terir. Esasen Ahmed îbn Hanbel, Süleyman İbn Kays'ın hail islerini hep bu isnâdla nakletmistir.[189]

Süleyman îbn Kays'ın sahîfesinden rivayet edenlerden biri de Ebü Suf­yân falha îbn Nâficdir [190]. Nitekim Sufyân İbn 'Uyeyne ve Veki* îbım'I-Cer-râh, Ebü Sufyân'ın Câbir'den rivayet ettiği hadîslerin, elde etmiş olduğu bir sahîfeden ibaret bulunduğunu söylemişlerdir [191]. CAİI Îbnu'l-Medîni ise, onun Câbir'den yalnız dört hadîs işittiğini haber vermiştir ki, bu ondan rivayet ettiği diğer hadîsleri sahîfeden aldığına delâlet eder [192]. El-Buhârîde Salih'inde Ebü Şâlih ve Salim îbn Ebi'l-CaM'm Câbir'den rivayetlerine makrûııen Ebü Sufyândan yalnız dört hadîs nakletıniştir [193]. İhtimal el-Buhâri, şeyhi *AIî Ibnu'l-Medînî'nin bu sözüne dayanarak onun Câbir'den işittiği bu dört hadîsi almış, diğerlerini semâ olmadığı için terketmiştir.

Ebü Sufyân'ın Câbir'den hadîs işittiğini gösteren bazı haberler bulunmakla beraber, bu haberlerin semâ'a ne derece delâlet ettiklerini tesbit etmek bir hayli güçtür. Meselâ el-Buhârî'nin Tdrift'inde verdiği habere göre Ebü Suf­yân Câbir ile Mekke'de altı ay müddetle komşuluk etmiştir. Bu müddet zar­fında Süleyman ibn Kays Câbir'den hadîs yazmış kendisi ise hıfzetmiştir [194]. Şu var ki, bu haber Ebü Sufyân'ın Câbir'den kaç hadîs işittiğini ortaya koy­maktan uzaktır. Bu bakımdan onun Câbir'den yalnız dört hadîs işittiğini be­lirten *AİI İbnu'l-Medîhî haberini kabul etmekte ve Câbir'den rivayet ettiği diğer hadisleri Süleyman İbn Kays'ın sahîfesinden almış olabileceğini düşün­mekte hiç bir mahzur yoktur. Nitekim Şu'be İbnu'l-Haccâc da Ebü Sufyân'ın Câbir'den rivayet ettiği hadîslerin Süleyman İbn Kays'm sahîfesinden ibaret olduğu kanaat ındadır [195].

Ebü Sufyân, Süleyman İbn Kays'ın sahîfesinden rivayet ettiği gibi, Ebü Sufyân'daja da aynı sahîfeyi rivayet edenlerin bulunabileceğini düşüninek yanlış oîmaz. Filhakika Ebü Sufyân'ın hadîsleri eKVmeş, Ebü Bişr, el-Musennâ İbn Şabbâb ve daha bir çok kimse tarafından rivayet edilmiştir. Biz burada bir misal olmak üzere yalnız el-Acmeş'in rivayetine kısaca temas etmek istiyoruz. Bu suretle, meşhur sahabî Câbir İbn 'Abdillah'ın Hazretî Peygamberden rivayet ettiği hadîslerin, kitapların tasnifi devrine kadar nasıl bir yol lakip ederek geldiklerini küçük bir örnekle göstermiş olacağız.

İbn (Adî, Ebü Sufyân'ın Câbir'den sâlih hadîsler rivayet ettiğini, aynı hadîslerin de el-A'meş tarafından Ebü Sufyân'dan nakledildiğini söyledikten sonra "el-A'meş'ten Ebü Sufyan'ın hadîslerini nakledenlerin hepsi de güve­nilir kimselerdir; keza Ebü Sufyân da reddedilecek bir kimse değildir" der [196], îbn Hacer ise, el-Acmeş'in Ebü Sufyân'ın râvisi olduğunu [197], Ebü Bekr el-Bez-zâr'dan naklen onun Ebü Sufyân'dan rivayet ettiği yüz kadar hadîsin bir sahîfeden ibaret bulunduğunu [198] söyler. Görülüyor ki Süleyman İbn Kays'ın Câbir'den yazmış olduğu sahîfe bir taraftan'Ebû Bişr - Ebü (Avâne tarikiyle nakledilirken, diğer taraftan da Ebü Sufyân - el-Acmeş taraîkiyle nakledil­miştir. Şüphesiz, gerek Süleyman îbn Kays'tan ve gerekse Ebü Sufyân'dan aynı sahîfeyi rivayet eden başka kimseler de vardır. Bizim verdiğimiz bir kaç misal, hadîslerin nasıl yazılı bir kaynağa dayanılarak rivayet edildiklerini göstermeğe yeterlidir. Hadîs târihi bakımından mühim olan husus budur. [199]

 

D. Ali Îbn Ebi Tâlib’in Sahîfesi

 

Hazrcti Peygamberin amcazadesi ve aynı zamanda damadı olan CAİI İbn Ebî Tâlib'in elinde de sadakat ve diyet hükümlerini ihtiva eden bir sahîfe-nin bulunduğu, muhtelif kaynakların verdikleri haberlerden anlaşılır [200]. Bu haberlerden birisinde cAlî ibn Ebî Tâlib şöyle demektedir: "Hazreti Peygam­berden, Kur'ândan ve şu sahîfedekilerden başka bir şey yazmadık" [201]. Bununla beraber, (Alî'nin bu sahîfeden başka Kur'ân ile hadîsleride topladığını ve kıy­metli bir kitap vücûda getirdiğini bize haber veren rivayetler gelmektedir. Ez-Zehebî'nin Muhammed tbn Sırîn'den naklettiği bir habere göre cAIî, Haz­rcti Peygamberin vefat ettiği sıralarda, Kur'ânı tenzil üzerine toplamış bulunu­yordu. Hattâ kendisini bu işe o kadar vermişti ki, Hazreti Peygamberin vefa­tı üzerine Hilâfet makamına geçen Ebü Bekr'e bey'at etmek fırsatını bile bulasımamıştı. Yine Muhaınmed İLn Şîrîn'e göre, (Alî tarafından u-Iif edilen bu kitap, onu elde edenler için büyük faydalar sağlayacak bir İlim ihtivardi-yordu [202].

Muhanımed Ibu Sirin'in bu sözünden anlaşıldığına güre cAIî İbn Ebî Ta-lib, Kur'ânı toplamakla iktifa etmemiş, belki nüzul sebeplerini ve Hazreti Peygamberden gelen tefsiri de kitabına dercetmişti. Fakat bu hususta yeterli derecede bilgi elde edilememiştir. Ancak, îbnu'ıı-Nedim, Ebü Ya^â'nm elinde varakları düşmüş elyazması bir mushaf gördüğünü ve bunun 'Alî'nin elyazısı ile yazılmış olduğunu zikrederse de [203]:, Mustafa Sâdık er-Râficîye güre bu, şiî haberlerden birisi olup şüyûbulmanıiştir [204]. Şurası muhakkaktır ki, Muham-med İbn Sîrîn'in bahis konusu ettiği kitapla, Îbnu'n-Nedîm'in gördüğünü söy­lediği mushaf arasında her hangi bir münasebet yoktur. Bu bakımdan İbnu'ıı-Nedîm'in haberi doğru olsa bile, mezkûr mushafm, ibn Sîrîn'in bahsettiği ki­taptan ibaret olduğunu ileri sürmek mümkiıı değildir.

Kaynaklar, 'Alî'den sahîfe rivayet eden bir kaç isim zikrederlerse di*, rivayet olunan bu sahîfenin mahiyeti hakkında fazla bilgi vermezler. Meselâ İbn SaM'a göre cAlî, el-Hârisu'I-AVer için pek çok "ilim" yazmış [205], İbn Ebî Hatim de el-Hârig'in kitap sahibi olduğuna dair bir haber nakletmiştirı [206]; Bununla beraber, onun hakkında ileri sürülen bazı mütalâalar, bu haberler­den kesin bir netice çıkarmak imkânını vermemektedir:

Muğîre'ye göre, el-Harigu'l-AVer 'Alî'den rivayet ettiği hadîslerde sâdık değildir [207]. Yahya İbn Ma'in ve en-Nesâ'î, onun hakında /eyse bihi be'sun de­mişler [208], eş-Şatî ise, "el-Hârig baua rivayet etti; fakat bir kezzâb idi" [209], bir rivayette de "ben şehadet ederim ki, o kezzâblardan biridir" [210] diyerek el-Hârig'i itham etmiştir. Ej-Zehebî, bu itirazlara rağmen el-Hârig'in hadîsleri­nin Sunen-i Erbtfada yer aldığını kaydettikten sonra, eş-Şalî'nin onu tekzîb etmesine temasla "bununla beraber ondan hadîs rivayet etmiştir. Bundan an­laşılıyor ki el-Hârig şâir konuşmalarında yalan söylese bile, hadîs-i nebevide yalancı değildir" [211]der. Filhakika Ahmed İbn Hanbel'in Musned'i gözden ge­çirilecek olursa [212], eş-ŞaTrî'nin, 'Alî'nin hadîslerini el-Şâris vasıtasiyle rivayet ettiği görülür. Bu hadisler Musnedde mevsûl isnâdlarla nakledilmekle bera­ber, bir yerde eş-Şacbî, "Allah'ın Rasûlü Muhammed (s. a. s.) riba yiyen kim­seye lanet etti" diyerek şeyhinin ismini zikretmezse de, hadîsi eş-ŞaTjPden rivayet eden İbn 'Avn "bunu sana kim tahdîs etti?" diye sorduğu zaman, eş-Şacbî "cl-Hârişu'1-A'ver cl-Hemdânî" cevabım veriri [213].

Burada hadîs tarihi bakımından üzerinde durulması gereken mühim bir haber vardır. Şu'be İbnu'l-Haccâc'tan nakledilen bu habere göre, eş-Şa^bT-nin (Alî'den rivayet ettiği hadîsler bir kitaptan ibarettir [214]. Eş-Şa*bi'nin CAÜ-den rivayet ettiği bu kitabı kimden aldığını kesin olarak tesbit etmek mum­lan olamamıştır. Bununla beraber bu asıl kitap sahibinin, eş-Şa'bl'nin, 'Ali­nin hadîslerini kendisi vasıtasıyle rivayet ettiği el-Hârig olması kuvvetle muh­temeldir. Çünkü, el-Hâris'in kitap sahibi olduğunu belirten haberler vardır. Meselâ el-Hâriş'ten rivayet eden Ebû İshâk es-Sebî*ınin, ashnda onu işitme­diği, fakat onun kitabından rivayet ettiği söylenir [215]. Ahmed İbn Hanbel'den nakledilen bir başka habere göre, Ebû İshâk el-Hârig'in kansıyle evlenmiş ve bu suretle onun kitapları Ebû İshâk'a intikal etmiştir [216]. Her halde eş-Şa*bI de Ebü İshâk gibi cAli'nin hadîslerini el-Hâr.i§'ten yazılı olarak almış olacak­tır. Fakat yukarıda da kaydettiğimiz gibi, bu hususta verilmiş bilgiye rastlanmamıştır. Şu var ki, eş-Şa^î'nin vefatından sonra evinde ferâiz ve cerâhftta dair bazı yazılı kitaplar bulunmuştur. [217]Her ne kadar bu kitapların ona el-Hl-rig'ı^n geçtiğini gösteren bir delil mevcut değilse de, 'Alî tarafından yazılan sahîfenin ferâiz ve cerâhâta ait hadîsleri ihtiva ettiği, el-Hârig'in 'Alî'den yine bu konularda bir sahîfe rivayet ettiği, keza eş-Şatbî*nin de el-Hâris'ten aynı konulardaki hadîsleri aldığı gözönünde bulundurulursa, eş-ŞaTjî'nin vefatın­dan sonra evinde bulunan ferâiz ve cerâhâtla ilgili hadîs sahîfelerinin menşeini tayin etmek her -halde güç olmasa gerektir.

Alî İbn Ebî Tâlib'ten sahîfe rivayet edenlerden biri de Hılâs İbn (Amr •d-Hecerî (Ö. 100 H. den Önce) dir. Yahya İbn Sacld*e göre Hılâş, aslında 'Alî­yi işitme iniştir; fakat ondan rivayet ettiği hadîsler bir kitaptan ibarettir [218]. Kczâ İbn SaM onun hakkında "hadîsi çok olan bir kimsedir; bir sahîfesi var­dır, ondan rivayet eder" demiştir [219]. Ebü Hatim*e göre Hılâş, wtAlî'nİn sahifesini elde etmiştir" [220]; Ahmed tbn Hanbel de utAlî'den rivayetinin bir kitap­tan olduğunu [221]ileri sürmüştür.

Hdâş'ın bu sahifeyi ne şekilde elde ettiğini açıklayan her hangi bir ha­bere rastlanmamışsa da, Ahmed îbn Hanbel'in "Hılâş'ın, el-Hârişu'1-AVer-in sahîfe8İnden rivayet etmesinden korkuyorlardı" sözü [222], bu hususta kuv­vetli bir ihtimali ortaya koymaktan uzak değildir: Her halde Hdâş da, eş-ŞalI ve Ebü tshâk gibi «Alî'nin hadîslerini yazıh olarak el-Hâri§'tcn almış olacaktır. [223]

 

e. Samura İbn Cundeb’İn saHîfesi

 

Hazreti Peygamberin ashabı içerisinde hadîs yazanlardan biri de Semu-ra tbn Cundeb (ö. 58,60) tir. Hakkında geniş bilgi verilmezse de, onun bir hadîs kitabı olduğunu, Muhammed Îbn Sîrîn'in "Semura'nın oğulları için yazdığı risalede pek çok ilim vardı" sözünden anlıyoruz [224]. Keza bu risalenin oğullan tarafından rivayet edildiğini belirten haberler de, Muhammed Îbn Sîrîn'in sözünü teyid eder. Ancak Semura'nın risaleyi ne zaman yazdığını kesin olarak tesbit edemiyoruz. Kendisi, Hazreti Peygamber zamanında kü­çük olduğunu ve ondan hadîs hıfzettiğini söylemektedir [225]. Bu haber, risale­nin Hazreti Peygamberin vefatından sonra yazıldığı ihtimalini doğurur. Keza risalenin Semura tarafından oğullarına yazılması ve el-Buhâri'nin de nak­lettiği gibi [226] "min Semura tbn Cundeb ilâ benini" (Semura Îbn Cundeb'ten oğullarına) ibaresiyle başlaması da bu ihtimali kuvvetlendirmektedir. Bu ihtimale göre Semura'nın hâûzasında bulunan hadîslerle diğer sahabîlcrden işittiği hadîsleri topladığı anlaşılmaktadır.

Yukarıda bahis konusu edilen sahîfeler gibi, Semura İbn Cundeb'in ri­salesi de oğulları ve diğer mustensihlan tarafından rivayet edilmiştir. îbn Hacer, Süleyman İbn Semura'nın, babası Semura'dan büyük bir nüsha riva­yet ettiğini haber verir [227] ki, bu nüshanın bahis konusu edilen risale olduğuna şüphe yoktur. Aynı nüsha, Süleyman'dan oğlu Hubeyb tarafından rivayet edilmiştir [228]". Keza İbn Hacer ve İbn Ebî Hatim'in verdikleri bilgiye göre, nüsha, Hubeyb'ten amcasının oğlu Ca^fer tbn Sacd İbn Semura [229], ondan da Hubeyb'in torunu Muhammed İbn İbrahim tarafından nakledilmiştir. [230]

Ebû Dâvüd ve İbn Mâce, Sürtenlerinde Nu^aym tbn Ebî Hind tarikiyle Semura'nın oğlundan birer hadîs rivayet etmişlerdir. İsim zikredilmemekle beraber, bu oğulun Süleyman tbn Semura olduğuna şüphe yoktur. [231]

Mezkûr risalenin, el-Hasanu'1-Başri tarafından da rivayet edildiğini gösteren haberler vardır, tbn Hacer, Hasan'in Semura'dan büyük bir nüsha rivayet ettiğini söyler. [232]Bir başka habere göre tbn cAvn, Ha&an'ın, kendile­rine Semura'ya ait bir kitap çıkardığını ve bu kitaptan bîr hadîs naklettiğini zikretmiştir [233]. Keza Yahya tbn Sa'îd'e göre de, Hasan'ın Semura'dan riva­yet ettiği hadîsler, Semura'nın kitabından başka bir şey değildir [234].

Çoğu Süneni Erbtfada. yer alan bu hadîslerin Hasan tarafından Semura-dan işitilip işitilmediği, hadîsçiler arasında ihtilâf konusu olmuştur. Yahya tbn Sa*id, Hasan'm Semura'yı işitmediğini, sadece onun kitabından rivayet ettiğini söylemiş [235], el-Buhârî ise Sahibinde (Kitâbu*l-fakika) ve Toriğinde [236], İbn Sîrîn'in hadîsini ve *AIi tbnul-Medlnî'nin sözünü nakletmek suretiyle, bu rivayetlerin semâ'a müstenid olduğa görüşüne varmıştır. Keza Ebû Dâvüd da, teşehhüdde okunacak duâ hakkında Ca^er İbn Sa*d İbn Semura tari­kiyle Semura tbn Cundeb'ten, rivayet olunan bir hadîsi naklettikten sonra "bu sahîfe, Hasan'm Semura'dan işittiğine delâlet eder" şeklinde bir görüş ileri sürmüştür [237]. Fakat İbn Hacer'in de kaydettiği gibi, Ebü Davud'un nak­lettiği bu hadîsin, Hasan'm Semura'yı işittiğine veya mezkûr sahîfeyi ondan dinlediğine nasıl delâlet ettiğini anlamak mümkin değildir [238]. Bununla bera­ber, Sünende bir ibarenin noksan olduğu ve belki de Haöan'ın Semura dan rivayet ettiği sahîfe içerisinde sema'a delâlet eden bir ıstılahın kullanıldığı ve bu sahîfenin de Ebû Davud'un elinde bulunduğu ihtimali düşünülebilir. Bu bakımdan Ebü Dâvüd tarafından kaydedilen bu ibarede bir hakikat pa­yının mevcudiyetini kabul etmek lâzım gelir. Maamafih hadîs târihi bakımından mühim olan husus, Semura İbn Cunden tarafından yazılmış bir kitabın mevcudiyeti ve diğer yazıh vesikalar gibi bu kitabın da yine yazılı olarak rivayetidir. [239]

 

F. Ebü Hurayra'nın Sahîfesi

 

Hazreti Peygamberden en fazla hadîs rivayet etmekle şöhret kazanan Ebü Hurayra, hadis öğrenmeğe karşı, "hırs" diyebileceğimiz büyük arzu sahi­bi olan bir kimse idi. Bu arzu, tabiî olarak onu Hazreti Peygamberin her sözünü dikkatle dinlemeğe, sonra da bu dinleyip öğrendiklerini başkalarına nakletmeğe sevkediyordu. Hadîs rivayetinden dolayı bazan ashabın itirazına maruz kaldığı da oluyordu; fakat bu itirazlar, onu tekzîb etmekten ziyade, onun fazla hadîs rivayetinden ileri geliyor, hataya düştüğünü ileri sürenlere karşı da, rivayetini teyid edecek şâhidler bulmaktan geri kalmıyordu. Bir defasında Hazreti Peygamberden "cenaze namazını kılanlar için büyük bir ecir, kılan ve cenazeyi takip edenler için de iki büyük ecir vardır*' hadîsini rivayet etmişti. <Abdullah İbn 'Ömer ona itirazda bulunmuş ye "yâ Ebâ Hu-rayra, sen çok hadîs rivayet ediyorsun" diyerek onu cÂ'işe'ye götürmüştü. cÂ3ise, 'Abdullah İbn 'Ömer'in itirazına rağmen Ebû Hurayra'yı tasdik etmek zorunda kaldı [240].

Ebü Hurayra, bazan bir hadîs rivayet ettikten sonra Ummu'l-mu'minîn 'Ayşe'ye döner ve "benî dinle beni dinle" derdi. Maksadı ^işe'nin ikrarı ile hadîsini takviye etmekti. cAJişe ise onun bu hareketine sükûtla mukabelede bulunur, sözlerini inkâr etmezdi. Ancak unutkanlık sebebiyle hadîsin yanlış Öğrenilmesinden korkarak bir toplulukta fazla hadîs rivayet etmesini iste­mezdi [241].

Ebü Hurayra, çok hadîs rivayet ettiğini söyleyenlere karşı kendisini şöyle müdâfa ediyordu: "Halk (itiraz mahiyetinde) diyor ki: Ebü Hurayra çok hadîs rivayet ediyor. Eğer Allah'ın Kitabında şu iki âyet olmasaydı bir tek hadîs bile rivayet etmezdim. (Ebû: Hurayra bundan sonra Kur'ânın ikinci sûresinde yer alan 159 ve 160 inci âyetleri okumuştur. Bu âyetler meâlen şöyledir: İndirdiğimiz o açık âyetlerimizi ve doğruyu - biz kitapta insanlara onu pek aşikâr bir surette bildirdikten sonra - gizleyenler yok mu; işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet ediciler. Ancak tövbe edenler, hareketlerini düzeltenler ve hakikati gizlemeyip iyice açıklayanlar başka. Ben artık onların günahlarından geçerim. Ben en çok tövbeyi kabul edenim; en çok esirgeyenim). Muhacir kardeşlerimiz alışverişle, Ensar çiftliklerinde ziraat ve bahçivanhkla meşgul olurlarken, Ebü Hurayra, miğdesinin istedi­ğini düşünmeden (karın tokluğuna) Hazreti Peygamberin yanında hadis topluyordu. Diğerleri kendi işleriyle meşgul iken o, Hazreti Peygamberle beraber bulunuyor ve diğerlerinin bilmedikleri şeylere şâhid oluyordu" [242]

Ebü Hurayra bu kadar çok hadîs rivayet etmekle beraber, rivayet etti­ği bu hadîsleri yazmış ve bir kitapta toplamış mı idi? Bu hususta gelen riva­yetler, bizi kesin bir neticeye ulaştırmaktan uzaktır. Bununla beraber, bu rivayetleri gözden geçirmek ve bir netice çıkarmağa çalışmak elbette ki fay­dadan hâli değildir.

Fuzayl İbn Hasan İbn cAmr'in naklettiği bir haberden öğrendiğimize göre, babası Hasan İbn 'Arar, Ebü Hurayra'ya bir hadîs okumuş, fakat Ebü Hurayra bu hadîsi bilmediğini söylemiştir. Hasan İbn cAmr'ın "hadîsi senden işittim" demesi üzerine de, onu kolundan tutmuş ve "eğer benden işitti isen yazılıdır" diyerek evine götürmüştür. Ebü Hurayra ona bir çok kitap göster­miş ve o hadîsi de bunlar arasından bulup çıkarmıştır [243].

Sahih bir senedle rivayet edilen bir başka habere göre Ebü Hurayra "biz hadîs yazarken Rasûlu'llah (s. a. s.) yanımıza geldi..." demektedir [244].

Ebü Hurayra'nın hadîs yazdığına delâlet eden bu iki haberden birincisi isnâd bakımından zayıf addedilir [245]. İkinci haberin isnadı sahih olsa bile, bizzat kendisinin hadîs yazdığını bu haberle tesbit etmek güçtür; çünkü Ebü Hurayra, haberinde çoğul sîgası kullanmakta ve "biz" demektedir. Onun bir başkasına hadîs yazdırırken Hazreti Peygamberin yanlarına gelmiş olması muhtemeldir. Diğer taraftan, - Ebü Hurayra'nın hadîs yazmadığını gösteren daha sahih haberler vardır ve bunlardan birisi, cAbdullah İbn cAmr* ile ilgili olarak evvelce zikrettiğimiz el-Buhârl hadîsidir. Bizzat kendisinden nakledi­len bu hadîsinde Ebû Hurayra "Hazreti Peygamberin hadîslerini 'Abdullah ibn cAmr müstesna en iyi kendisinin bildiğini, çünkü 'Abdullah'ın yazdığını, kendisinin ise yazmadığını" söylüyordu [246]. Kendisi hakkında bir başka ha­ber yine kendisinden nakledilmiştir: "Ebü Hurayra yazmaz ve gizlemez [247].

İbn cAdî tarafından nakledilen bir habere göre Ebû Hurayra Hazreti Peygambere, bir çok hadîs işittiğini, fakat sonradan bunları unuttuğunu söy­lemiş, o da "elinden yardım istemesini" Ebü Hurayra'ya tavsiye etmiştir [248].

Bu tavsiyenin ancak yazı bilen bir kimseye yöneltilebileceği gözönünde bulundurulursa, Hazreti Peygamberin, yazı bildiğini bilerek Ebü Hurayra'ya bu tavsiyede bulunduğu ileri sürülebilirse de, gerçekte bu haberin yanlış olarak nakledildiği anlaşılmaktadır. Zira Ebü Hurayra'dan gelen diğer riva­yetlerde "bir adamın Hazreti Peygambere gelerek hıfzından şikâyet ettiği ve Hazreti Peygamberin de ona elinden yardım istemesi tavsiyesinde bulun* duğu" belirtilmektedir [249]. Her halde, Ibn (Adî rivayetinde "bir adam geldi ve hıfzının azlığından şikâyet etti" ibaresi düşmüş olacaktır.

Görüldüğü gibi bize ulaşan haberlerden Ebû Hurayra'nın hadis yazdığını kesinlikle tesfait etmek imkânını bulamıyoruz. Bununla beraber onun yanında hadîs yazıldığını, yahut bizzat kendisinin hadîs yazdırdığını reddetmek el­bette ki raümkin değildir. Bunlardan birkaçını misal olarak zikretmeyi fay­dalı buluyoruz.

Sahîfesi Nazr İbn Enes İbn Mâlik tarafından rivayet edilen Beşîr İbn Nuheyk, güvenilir râvilerden birisi olarak kabul edilir [250]. Kendisinden gelen muhtelif rivayetlere göre, Ebü Hurayra'nın hadîslerini ihtiva eden bir kitap yazmış, sonradan Ebü Hurayra'ya bu kitabı okuyarak onun rivayet hakkını almıştır [251]Eg-Zehebl'nin kaydettiğine göre Beşîr, Ebû Hurayra'dan gelen bir sahîfeye sahiptir [252].

Et-Tirmizî, el-Buhârî'deıı naklen Beşîr'in Ebü Hurayra'dan rivayet et­tiği hadîslerde semâ olmadığı görüşünü ileri sürmüştür [253]. Ancak bu görü­şün ne maksatla ileri sürüldüğünü tesbit etmek bir hayli güçtür. Her halde el-Buhârî'nin bu görüşü, Beşîr'in hadîslerini red mahiyetinde olacaktır. Çünkü Ahmcd İbn Hanbel taraûndan nakledilen haber el-Bubârî'yi haklı gösterecek bir manâya sahiptir. Bu habere göre Beşîr: "Ebû Hurayra'dan bir kitap yaz­mıştım. Ondan ayrılacağım zaman yanına gittim ve - yâ Ebâ Hurayra, senden bir kitap yazdım; bunu rivayet edeyim mi? diye sorduğum zaman - peki, dedi" demektedir [254]. Bu haberden anlaşıldığına göre Beşîr, Ebü Hurayra-dan ne şekilde hadîs yazdığım   belirtmediği   gibi,   kitabı   Ebü   Hurayra'ya arzedip etmediğini de söylememiştir. Halbuki Ibn SaM'm verdiği haber, Beşîr'in Ebü Hurayra'yi işittiğine delâlet eder: "Ebü Hurayra'ya ondan yaz­dığım bir kitapla geldim ve ona okuyarak, bunlar senden işittiğim hadîslerdir, dedim. Ebû Hurayra peki, ıjiye cevap verdi" [255]. Zikrettiğimiz haber, muhte­lif kaynaklarda aynı isnadla yer aldığı gibi, hepsinin de aynı asla dayandı­ğına şüphe yoktur. Bununla beraber, Beşîr'in Ebü Hurayra'yi işittiğine ke­sinlikle delâlet etmeyen Ahmed İbn Hanbel haberinde bir noksanlığın bulun­muş olması ihtimali de vardır. Nitekim el-Bu^ârî, Beşîr'in Ebû Hurayra'yi işittiğini Târihinde zikretmiştir [256]. Buna göre, et-Tirmizî'nin el-Bu^ârî'ye at­fettiği sözün asıl menşeini bulmak, karşımıza halledilmesi güç bir mesele ola­rak çıkar. Maamafih hadîs tarihi bakımından mühim olan husus, Ebü Huray­ra hayatta iken hadîslerini ihtiva eden bir sahîfenin Beşîr İbn Nuheyk tara­fından yazılmış ve Ebü Hurayra'ya arzc dilmek suretiyle -varsa eğer- hata­larının tashih edilmiş olmasıdır.

Ebû Hurayra'nın hayatında yazılan ve büyük şöhret kazanan diğer bir sahîfe de Hemmâm İbn Munebbih'in sahîfesidir. Berlin ve Şâm kütüphane­lerinde iki yazma nüshası Profesör Muhammed Hamîdullah taraûndan bulu­narak geniş bir mukaddime ile neşredilen bu sahîfe [257], hadîs tarihi yönünden değerli bir vesika teşkil eder.

Profesör Muhammed Hamidullah bu sahîfe hakkında şu bilgiyi vermiş­tir: "Ebü Hurayra'nın talebelerinden biri, bu eserin râvisi olan Hemmâm İbn Munebbih idi. Bu eser, bize kadar gelen eserlerin en eskisidîr. İbn Sacd'a göre[258] Ebü Hurayra, 59 H. /677-8 senesinde ölmüştür; diğer kaynaklar, onun Ölümünü bir sene daha evveline, yani 58 senesine alırlar. Aslen yemenlidir; keza Hemmâm da yemenlidir. Tahsil için Medine'ye geldiği zaman, onun, kendisini mümtaz hemşehrisi Ebû Hurayra'ya takdim edeceği tabiidir. Ebü Hurayra, bu genç hemşehrisi için Hazreti Peygamberin hadîslerinden 140 kadarını seçmiştir. Bu hadîsler, daha ziyade ahlâkî tavr ve hareketlerle ilgili olup, Ebü Hurayra bunlardan küçük bir risale teşkil etmiş ve talebesine yaz­dırmıştır. Bu olayın tarihi kesin olarak belli değildir; fakat Ebü Hurayra'nın ölümünden önce olduğu muhakkaktır. Daha sonraki bazı kayıtlar bu risaleye eş-Şafûfe eş-Şafdha denildiğini gösterir; ancak, Henunâm'ın onu muhafaza ve rivayet etmek için gösterdiği gayretlerinden dolayı, sonraki nesiller ona Şabîfetu Hemmâm demişlerdir. Bu sahîfenin tam isminin Ebü Hurayra'nm Hemmâm İbn Munebbih için tasmîm ettiği eş-Şafrîfe es-Şahiha olması gerekirsede, biz burada, her iki yazma nüsha üzerinde yer alan diğer ismi muhafaza edeceğiz. Bu isim, akla daha yakın gelmektedir; zira yukarıda da görüldüğü gibi, eğer Ebü Hurayra, hadîs ilmiyle ilgili hususlarda her hangi bir kimseye imrenmiş olsaydı, bu kimse eş-Şaİjlfe eş-şâdıka adı altında bir telif bırakmış olan 'Abdullah Ibn cAmr îbn'l-cAş olurdu. Bu takdirde Ebü Hurayra'nın 'Abdullah'ı taklid ederek kendi koleksiyonuna eş-Şafyife es-Şafyi}ja isııüni ver­mesi garib değildir."

"Hicretin  birinci  asrının  ortalarında  meydana  «.ikan  bu   koleksiyon, tarihî değeri bakımından kıymetli bir vesika teşkil etmektedir. Hazreti Pey­gamberin hadîslerinin, onun ölümünden iki veya üç yüz sene sonra yazılmağa başlandığım iddia eden kimseler vardır; ve bu tahmine istinaden, Ibn Han-bel, el-Buhârî, Müslim ve et-Tirmizî gibi şahsiyetleri sahtekârlıkla itham et­mekte tereddüt göstermezler. Bunlar, delillerini daha ziyade Hazreti Pey­gamber veya ashabı zamanında yazılı hadîslerin bulunmadığı tahmini üzerine dayamışlardır. Dikkatle mukayese ve mukabele edildiği zaman, îbn Hanbe], el-Buhârî, Müslim gibi daha sonraki müellifler, Peygamberin hadîslerinin umu­mî manâsı şöyle  dursun,  bir kelimesini ve hattâ bir harfini bile değiştirmemişlerdir. Hemmâm'ın Şalfîfesindo yer alan her hadîs, yalnız Ebü   Hurayra-nın rivayeti olarak altı sahîh kitapta (Şıhâh Sitta) kelimesi kelimesine bu­lunmakla kalmamış, aynı zamanda  Peygamberin bu  sözlerinden her biri, manâ itibariyle diğer sahabîlerden de rivayet edilmiştir. Bu suretle onların, Hazreti Peygambere isnâdlarmın ne hayalî ve ne de asılsız, olmadıklarına mükemmel bir debi teşkil etmişlerdir. Meselâ Hemmâm'ın mezkûr koleksiyo­nundaki 56 No.lu hadîsin, el-Bubârî'nin Şairinde Enes tarafından, 124 No.lu hadîsin, cAbdullah Ibn cOmer tarafından rivayet edildiğini görürüz. Keza 54 No.lu hadîs, yine el-Buhârî tarafından Enes ve Sehl Ibn Saıd es-Sâ(ıdî'ye is­tinaden nakledilmiştir; diğerleri de bunun gibidir" [259].

Bemmâm Ibn Munebbih'in sahîfesi, Hemmâm'dan Macmer îbn Râşid [260] tarafından rivayet edilmiştir; ayrıca Ma*mer sahîfeyi Cami1 adlı eserinde aynen ııaklutmİ^tir. Macmer'in sahîfoyi Hemmâm'dan alışı ile ilgili olarak gelnı rivayete göre, Ma^er Hemmâm'a mülâki olduğu zaman, Hemmâm ihti­yarlamış, göz kapakları gözleri üzerine düşmüştü; sahîfeyi Ma'me r'e okuyor, yorulduğu zaman da Ma'mer ona okuyordu [261]. Hemmâm'ın sahîfesi Macmer-den de cAbrlurrazzâk tbn Hemmâm tarafından rivayet edilmiştir. Buhârî sarihi 'Aynî, 'Abdurrazzâk'm Ma'mer'den onbin hadîs dinlediğini kaydeder [262]. El-Buhârî ve Müslim de sahîfeden bazı hadîsleri, muhtelif bâblarda cAb<lur-razzak yolu ile nakletmişlerdir [263]. Yazılı hadîs nüshalarını kitabında naklet­mesi bakımından daima ön planda bulunan Ahmed Ibn Hanbel ise, mezkûr sahîfenin tamamını bir tek isnâd altında zikretmiştir [264]. Sahîfenin yazma nüshasında bulunan hadîslerle, Ahmed Ibn Hanbel tarafından rivayet edi­len Hemmâm'm hadîsleri arasında mukayese yapan Profesör Muhammed Hamîdullah, belli başlı şu farkları tesbit etmiştir:

1. Hemmâm'ın yazma nüahasıyle  Ahmed  Ibn Hanbel'in MusnecTin.de basit bir takdim ve tehirden ibaret olan ve fakat sözleri değişmeden kalan 13, 93, 126 ve 138 No.lu hadîsler müstesna, diğerlerinde muhteva bakımından ay­nı sıra vardır; istisna teşkil edenler müstensîhe atfolunabilir.

2. Ahmed tbn Hanbel'in Musnedİnde beş kelimelik kısa bir hadîs var­dır ki, Hemmâm'ın yazmasında eksiktir. Buna mukabil Hemmâm'ın yazma­sında 5 No.lu hadîs, tbn Hanbel'in Musnedina alınmamıştır. Bütün bilgimiz, müteaddit baskı hataları bulunan Musnedin ilk edisyonuna dayanmaktadır.

3. Hemmâm'a ait yazma nüshamız, 29 ve 40 No.lu hadîslerde, "Hazreti Peygamber, harbin hile (hud'a) olduğunu söyledi"   ibaresini   tekrarlar. î>>™ Hanbel'in Musnedinde ise aynı ibare sadece bir defa, o da 40 No.lu 3ı zikredilmiş, 29 No.lu hadîste tekrarlanmamıştır.

4. Hadîsin asıl manâsına, her hangi bir surette tesir etmiyecek olan bazı ehemmiyetsiz teferruatta tek tük okuma farkları görülür; meselâ bazısında "Allah" ismini "yüce olan O'dur", diğer bazılarında da "kuvvet ve kudret sahibi O'dur" gibi hürmet ve tazîm ifade eden sözler takip eder. Aynı şekilde, bazılarında "Peygamber" kelimesi kullanıldığı halde, diğer bazısında "Ra-sülu'llah" veya künyesi "Ebul-Çâsım" kullanılmıştır. Bunların hepsi de de­ğiştirilebilir, fakat manâda her hangi bir değişiklik olmaz.

5. Bir kitabın yazına nüshaları içine girebilen bazı ehemmiyetsiz var­yantlar bulunabilir. Şâm yazma uüshamyle Berlin yazma nüshası arasında böyle farklar, yazmalarla ibn Haııbel*in Musneâ'i arasındaki varyantlar gibidir. Eski metinlerin naşirleri, bunlara alışıktırlar ve bu varyantlar, ne­rede olurlarsa  olsunlar, manâya tesir etmezler [265]

 

g. Abdullah İbn Âbbâs'ın sahifesi

 

Hazretİ Peygamberin ashabı içerisinde rivayetinin çokluğu ve bilhassa tefsir sahasındaki ilminin genişliği ile şöhret kazananlardan biri de 'Abdul­lah İbn cAbbâs Ibn 'Abdi'l-Muttalib (ö. 68) dır. Hazreti Peygamberin amcası oğlu olan Ibn cAbbâs, hicretten üç sene önce dünyaya gelmişti. Tefsir ilmin­de otorite olması dolayısıyle kendisine Mufessiru'l-ŞCur'ân ve  Tercumânu'l-Kurbân deniliyordu. Muhtelif isnadlarla gelen rivayetlere göre, Hazreti Pey­gamber onun için "Allahım, onu dinde fakîh kıl, te'vîli öğret" diyerek duâ etmiştir [266]. Ibn *Abbâs, Hazreti Peygamberin vefatında onüç yaşlarında ol­masına rağmen, ondan pek çok hadîs dinlemiş ve hıfzetmişti. Bununla bera­ber, bilgisinin büyük bir kısmım sahabeden aldığına şüphe yoktur. Ahmed îbn Hanbel'in 'Abdurrazzâk tarikiyle MaSner'den naklettiği bir habere göre^ Ibn <Abbâs'm ilmi üç  otoriteden  gelmektedir: (Omer İbnu'l-Hattâb, cAIî tbn Ebî TâHb ve Ubeyy Ibn Kacb [267]. Filhakika es-Suyütî'nin de zikrettiği gibi [268], sahabe içerisinde tefsir bilgileriyle şöhret kazananlar on kişidir ve bunlar arasında, yukarıda ismi geçen üç sahabîde bulunmaktadır. Bu bakım­dan, cOmer Ibnu'l-Hattâb tarafından lisânu's-se'ül ve kalbu'l-cakül sahibi olarak tavsif edilen İbn 'Abbâs [269]tefsir ilmini kendisine tekaddüm eden sahabeden öğrendiği bir hakikattir.

ibn 'Abbâs'ın Hazreti Peygamberden ve ashabından topladığı hadîsleri, yanında bulundurduğu levhalar felvâh) a yazdığını belirten haberler vardır. Bu haberlerden birisi Hazreti Peygamberin hizmetçisi Selmâ'dan gelir: 'Abdullah İbn 'Abbâs'ı (odundan yapılmış) levhalarla (kocam) Ebü Râfica ge­lip, ondan Hazreti Peygamberin sünneti hakkında bazı şeyler yazarken görür­düm' [270]. Ibn cAbbâ8 bu şekilde pek çok hadîs yaziüîş olacaktır ki, vücuda getirdiği kitaplar, oğlu cAlî (tbn 'Abdillah tbn cAbbâs) ye intikal etmiş, [271]ondan da diğer hadîs çilere geçmiştir. Sahîh isnadla gelen bir haberden öğren­diğimize göre Mağâzi sahibi Müsâ tbn cUkbe (Ö. 141), Kurayb ibn Ebî Müs­lim (Ö. 98)in, İbn cAbbâs'ın kitaplarından bir deve yükü (hımlu ba^r ev cıdla ba*îr) getirip kendilerine emanet ettiğini söylemiştir [272], tbn 'Abbâg'ın oğlu cAIî, bir kitaba ihtiyaç hasıl olduğu zamanlarda, KurayVa "şu kitab (sahîfe) ı bana gönder*' diye yazar, Kurayb da onun istediği kitabı istinsah ederek iki nüshadan birini (ya orijinali ya da kopyesini) ona gönderirdi [273].

İbn 'Abbâs'm kendisi tarafından yazılmış kitaplar yanında, onun imlâ-sıyle talebeleri tarafından yazılmış kitap veya sahîfeler de vardır. Sa(îd tbn Cııbeyr (Ö. 94), Mucâhid (6. 103) ve cIkrime (Ö. 105), tbn 'Abbâs'ın en meşhur talebeleridir. Bunlardan Sacîd İbn Cubeyr'in Ibn cAbbâs'tan hadîs yaz­ması zikre şayandır. Sa'îd der ki: "Sahîfemle Ibn tAbbâs'a gelir, imlâ ile on­dan hadîs yazardım. Sahîfe dolduğu zaman dahî İbn cAbbâs imlâya devam ederse elbiseme, ayakkabıma ve hattâ avcuma yazdığım olurdu [274]. Şüphesiz Sa*îd İbn Cubeyr evine döndükten sonra, bu yazdıklarını temize çekmiş ola­caktır; fakat bu hususta her hangi bir kayda rastlanmaz.

Bize kadar gelen haberlerden, Sa'id tbn Cubeyr'in Halîfe cAbdu*l-Melik (Ö. 86) için bir tefsir kitabı yazdığını da öğreniyoruz. Ahmed İbn Salih, Sa^d-len tefsir rivayet eden *AtâJ tbn Dinar (ö. 126) in, aslında Sa'îd'i işitmediğini ve rivayetinde de onu işittiğini gösteren hiç bir delilin bulunmadığını söyle­dikten sonra, bu rivayetin sadece Sa*îd'e ait bir sahîfeden ibaret olduğunu ileri .sürmüştür [275]. Gerçekten, îbn Ebi Hâtim'in babasından naklettiği bir haber de bunu teyid eder. Bu habere göre, cAbdu'l-Melik tbn Mervân, Sa*id Ibn Cubeyr-den bir Kurbân tefsiri yazmasını istemiş, Sa*Id de bu tefsiri yazarak Halîfeye göndermiştir. cAtâ İbn Dinar da bu tefsiri dîvanda bularak almış ve ondan rivayet etmiştir [276]. Sâ^d Ibn Cubeyr'in telif ettiği bu tefsir kitabının, aslında İbn 'Abbas'tan geldiğini söylemeğe elbette lüzum yoktur. Nitekim, tefsir il­minde şöhret kazanmış olan bu meşhur şahabının, yine meşhur talebelerin­den biri olan Mucâhid (ö. 103) de, îbn cAbbâs'tan aldığına şüphe bulunmayan sahîh bir tefsir kitabına sahip idi [277], tbn (Abbâs*tan sonra tefsir sahasında yegâne otorite olarak kabul edilen Mucâhid'in [278] bu kitabı, 'Abdullah İbn Ebî Necîh (Ö. 131) el-A'meş Süleyman İbn Mihrân (ö- 148) ve İbn Curayc fAb-du'1-Melik îbn cAbdi*l-cAdz (O. 150) tarafindan rivayet edilmiştir [279]. Ne var ki kitabı Mucâhid'ten rivayet edenlerin ondan semâları bulunmadığı da riva­yet edilen haberler arasındadır. Meselâ Yahya îbn Sacîd'e göre İbn Ebî Necîh, Mucâhid'i işitmemiştir [280]. fim Hıhbân ise, Mucâhid'ten tefsir rivayet eden­lerden hiç birinin onu işitmediğini, onların Mucâhid'ten yegâne tefsir işiten Kasım îbn Ebi Bezze (Ö. 124) nin kitabına tâbi olduklarım ve tefsiri onun kita­bından rivayet ettiklerini ileri sürmüş [281]; bir başka yerde de, İbn Ebi Necih'ın, Kâsım'ın kitabından rivayet etmesi dolayıeıyle İbn Curayc'm nazîri olduğunu ve her ikisinin de Mucâhid'i işitmediklerini söylemiştir [282].

Mucâbid'ten tefsir rivayet ettiğini belirttiğimiz el-A(meş'in de onu işit­mediğine dair elimizde bir haber vardır. Yahya İbn Sâcld el-Kattân, el-A'meş-in Mucâhid'ten rivayet ettiği hadîsleri yazdığını, el-A'nıeş ile Mucâhid arasında başka bir isim zikredilmemekle beraber onun Mucâhid'i işitmediğini söyler [283]. Buna göre, Mucâhid'ten Kasım İbn Ebi Bezzc'deıı başka biç kim­senin işitmediğine ve ondan rivayet edenlerin de Kasım'm kitabından aldık­larına dair, yukarıda zikrettiğimiz İbn Hıbbân'ın sözü gerçeğe uygun görün­mektedir. Fakat hadîs tarihi bakımından mühim olan husus şudur ki, hadîsin tir bölümü olarak inkişaf eden tefsir bile sahabeden itibaren müteakip ne­siller içinde daima yazılı olarak rivayet edilmiş ve hadîs usûlünde semâ, mü­him bir tahammül kaidesi olarak yer işgal etmiş olsa bile, bazan bu kaidenin dışına çıkılarak sahipleri güvenilir olan yazılı vesikaların rivayetinde tereddüt gösterilmemiştir. İbn *Abbâs'tan rivayet edilen bir başka tefsir sahîfesi de bunun ayrı bir delilini teşkil eder. Şabîfetu 'Alî İbn Ebi Talha ismiyle maruf olan bu kitap, İbn *AbbâVtan üçüncü Hicrî asra kadar l«k bir isnâd zinciriyle rivayet edilmiştir. 'Alî îbn Ebî falha hakkında fazla bir malûmata rastlan­maz. Fakat Mu'cem garîbİ'l-gur'ân adlı kitabın mukaddimesinde onun 143 veya 130 Hicrî senelerinde vefat ettiğini gösteren iki haber nakledilmiştir. Mukaddime yazarına göre îbn Hacer'in tercih ettiği tarih   143 tür [284].

cAlî îbn Ebi falha'nm İbn (Abbâs'tan rivayet ettiği tefsir sahîfesi hak­kında muhtelif rivayetler vardır. İlk haber, Ahmed îbn Hanbel'dcn naklen Ebü Cafer en-Nahhâs tarafından verilmiştir: "Mısır'da tefsire ait bir sahîfe vardır; bu sahîfeyi cAlî İbn Ebi falha rivayet etmiştir. Bir kimse bu sabife için Mısır'a seyahat etmiş olsa, meşakkati buna değer" [285]. Bir başka rivayette Ahmed İbn Hanbel şöyle demiştir: "Mısır'da Mucâviye tbn Şalihten rivayet edilen Kitâbu't-te'vil mevcuttur. Bir kimse Mısır'a giderek bu kitabı yazıp dönse, o kimsenin Beyanatı benim nazarımda batıl sayılmaz" [286]. Keza el-Buhârî şârihi İbn Hacer de Ahmed tbn Hanbel'den gelen haberi naklettikten sonra, mezkûr sahîfenin, Mu'âviye İbn Salih'ten rivayet eden el-Leys'in kâtibi Ebû Salih'in elinde bulunduğunu ve ondan da el-Buhârî'nin Şa&i&inde ekseri­sini naklettiğini söyler [287].

Eg-Zehebi'ye göre îbn Ebi Talha, İbn (Abbâs'm tefsirini Mucâhid'ten almış, fakat İbn tAbbâs'tan irsal etmiştir; nitekim Duhaym da onun İbn *Ab-bâs'ı işitmediği görüşündedir [288]. Es-Suyütî'nin görüşü de bundan farklı değildir ve cAlî İbn Ebî f alhat bazı kimselerin de ileri sürdükleri gibi, tefsiri îbn 'Abbâs'tan işitmemiş, fakat ya Mucâhid veya Sa'îd İbn Cubeyi'den almıştır. [289]

Zikrettiğimiz bu haberlerden anlaşıldığına göre, kaynaklar, cAlî İbn Ebi Talha'mn İbn 'Abbâs'ı işitmediği görüşü üzerinde müttefiktirler. Fakat ara­daki şahsın kim olduğu kesinlikle belli değildir. Biraz önce de belirttiğimiz gibi, ez-Z.ehebî'ye göre bu vâsıta Mucâhid olabilir; es-Suyütî ise Mucâhid veya Sa'îd İbn Cubeyr isimlerini vermiştir. Ebü Cafer en-Nahhâs da.Mucâhid ve cIkrime üzerinde durmaktadır. Ne var ki Mucâhid, daha kuvvetli bir ihtimal olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat biz, yukarıda, Mucâhid'ten hiç kimse­nin tefsir işitmediğini, ondan tefsir rivayet edenlerin Kasım îbn Ebî Bezze-nin kitabına tâbi olduklarını İbn Hıbbân'a dayanarak zikretmiştik. Buna göre akla şu sual gelebilir: Acaba, tefsiri Mucâhid'ten aldığı kuvvetli bir ihtimal olarak ortaya çıkan cAlî İbn Ebî falha'nın, gerçekte diğerleri gibi Kasım îbn Ebî Bezze'den almış olması ve sonra tbn cAbbâs'tan irsal etmesi mümkin değil midir? Kanaatimizce bunun mümkin olmaması için hiç bir sebep yoktur; fakat şimdilik biz, bunu teyid edecek hiç bir delile sahip değiliz.

Teisîr, cAli îbn Ebî Talha'dan Mu'âviye İbn Şâlih (Ö. 158) tarafindan rivayet edilmiştir. Ez-Zehebl bu konuda şöyle der: "Mulviye İbn Şâlih, cAlî İbn *Ebî Talha'dan, o da İbn cAbbâs'tan büyük faydalı bir tefsir rivayet etmistır [290]. Buna benzer bir ibareyi, İbn cAdî Mu'âviye İbn Salih'ten rivayet eden 'Abdullah İbn ŞâUh Kâtibul-Leyg (173-222) hakkında kullanır: "«Abdullah fim Salih'in elinde Mu'âviye ibn Salih'ten gelen büyük bir nüsha vardı" [291].

Aynı nüshanın el-Buhârî'nin elinde bulunduğuna dair İbn Hacer tara­fından verilen haberi yukandA zikretmiştik. El-Buhfirî, bu nüshadan yalnız garlb kelimelerin tefsirine ait tasımlan almakla iktifa etmiş, fakat isnad kullanmaksuun aldıklarını İbn 'Abbâs'tan gelen talîklar arasında zikretmiştir. Et-f aberl ise, Tefsirinde bu nüshadan daha çok istifade etmiş, aynı zamanda, rivayet zincirini de kullanmak suretiyle, garîb kelimelerin tefem yanında, âyet tefsirlerini de nakletmiştîr. [292]

 

h. Abdullah îbn Ömer ibni’l- Hattab’ın sahifesi

 

Hazreti Peygamberin genç ashabından biri olan 'Abdullah İbn 'Ömer (ö. 74) in hadîs yazıp yazmadığını bilmiyoruz. Fakat elinde yazılı hadis vesika­larının bulunduğuna ve kölesi Nâfftn ondan bir sahîfe rivayet ettiğine dair gelen haberler, onun da diğerleri gibi hadîs yazdığına delâlet ederler. EI-Bu-hârî tarafından Nâfic vasıtasıyle nakledilen bir haberden Öğrendiğimize göre, cAbdullah tbn cOmer "sokağa çıkmadan önce kitaplarına bakardı" [293]. Aynı haberi nakleden ez-Zehebî ise, "sokak" tabiri yerine "halk" (nâs) tabirini kul­lanır [294]. Öyle anlaşılıyor ki, İbn cOmer, kendisinden hadîs dinlemek isteyen­lerin huzuruna çıkmadan önce, kitaplarını gözden geçiriyor ve bu suretle ön­ceden hıfzetmiş olduğu hadîsleri bir daha hatırlamak imkânını elde etmiş oluyordu.

'Abdullah İbn 'Ömer'in hadîsleri, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, kö­lesi Nâfic (ö. 117) [295] tarafından rivayet edilmiştir. Ancak rivayet edilen bu hadislerin yazdı bir kaynağa dayanması, İbn 'Ömer'in kitap sahibi olduğunu gösteren yukarıdaki haberleri de teyid eder. El-Vâkıdî'nin isim zikretmeksizin bir cemaattan naklettiği habere göre "Nâfi'ın İbn 'Ömer'den işittiği kitap bir sahîfeden ibaretti ve bu sahîfe, haberin râvisi olan cemaatın elindede mev­cuttu ve onu okuyorlardı" [296].

İbn Hacer'in, Hâlid İbn Ziyâd'ın tercemesinden bahsederken [297], İbn Hıbbân'dan naklen, "Nâfi*den sahih bir sahîfe  (Sahîfe müstakime) rivayet ettiğini1*, keza Muhammed İbn 'Abdirrahman İbn Ganac'm tercemesinde yine îbn Hıbb5n*a dayanarak "Nâfi'den sahîh bir nüsha (nüsha müstafime) naklettiğini" [298] söyelemesi, her ne kadar bu sahifelerin mahiyeti hakkında bilgi verilmemiş olsa bile, 'Abdullah İbn 'Ömer'in yukarıda bahis konusu et­tiğimiz sahîfesinin Nâfi( vasıtasıyle nasıl rivayet edildiğini gösteren açık birer delil teşkil eder. [299]

 

1. Sa'd İbn cUbâde’nin  sahifesi

 

Câhiliye devri kâtiplerinden olan Sa'd İbn 'Ubâde (ö. 15) nin Hazreti Peygamberden hadîs yazıp yazmadığını bilmiyoruz; daha doğrucu, onun hadis yazdığım açıkça belirten bir habere rastlanmaz. Tercemei halinden bahseden kaynaklar, onun câhiliye devrinde arapça yazanlardan biri olduğunu kay­dederler [300]. Bununla beraber, Sa*d İbn cUbâde'nin, Hazreti Peygamberin mec­lislerinde daima hazır bulunduğu, ondan Kur'ân, ferâiz ve şeriat ahkâmı Öğrendiği bilinen hususlardandır [301]. Yazı bildiğine ve öğrenmeğe karşı büyük bir arzusu bulunduğuna göre, her halde bazı şeyler yazmış olacaktır. Nitekim onun torunlarından biri olan ismâSl İbn cAmr İbn Çays İbn Sa'd İbn 'Ubâ-de'den 'Ahmed İbn Hanbel'm naklettiği bir haber, bu hususu teyid edecek bir manâya sahipti];: Ismâ'il'in babası 'Amr, Safd İbn CUbâde'nin kitabında, Peygamberin bir şâhid ve bir yemin ile hüküm verdiğini gösteren bir hadîs bulmuştur [302]. Aynı haber, isnâdındaki biraz daha değişik bir ifade ile et-Tirmizi tarafından da nakledilmiştir [303]. El-Buhârî'nin haberinde ise, kitap, Sa'd îbn cüb5de'nin oğlu Sa^d'e isnad edilmiştir [304]. Öyle anlaşılıyor ki, yaşa­dığı müddetçe, Hazreti Peygamberin meclislerini kaçırmayan Sa'd ibn 'Ubâde, ondan işittiği hadîsleri yazarak bir de kitap telif etmiştir. Vefatından sonra onun bu kitabı, hadîs yazan diğer sahabîlerde de gördüğümüz gibi, torunlarına intikal etmiş ve onlar tarafından rivayet olunmuştur.

Yukarıdan beri, hadîs yazan bazı sahabe ile onların vücûda getirdikleri sahîfeleri ve bu sahîfelerin müteakip nesillere nasıl intikal ettiklerini misal­leriyle görmüş bulunuyoruz. Belki bu zikrettiklerimiz dışında, hadîslerini sahîfclerde toplayan daha başka sahabîler de vardır. Meselâ Hazreti Peygam­berin kölesi Ebü Râfi' ve diğer bazı sahabenin, hadîs yazmak için Peygam­berden izin istedikleri bilinmekte, fakat bu izin verildikten sonra onların hadîs yazıp yazmadıkları hakkında her hangi bir kayda rastlanmamaktadır. Keza ashabtan Ebü Umâme cl-Bâhili'ye kitâbetu'l-cılm hakkındaki görüşü sorul­duğu zaman, onun, bunda bir beis görmediği belirtilmekte, fakat hadîs yazıp yazmadığı hakkında her hangi bir bilgi verilmemektedir [305]. Sahabeden Vâgile Îbnu'l-Egka'm halka imlâ yolu ile hadîs yazdırdığına ve halkın onun önünde hadîs yazdığına dair haberler zikredilmektedir [306]. Buna rağmen, Vâşile'nin hıfzından mı yoksa elinde bulunan bir kitaptan mı yazdırdığı, şimdilik bizim için meçhuldür. Bunun gibi, sahabî el-Berâ' îbn *Âzib*in yanında kamış ka­lemlerle hadîs yazıldığı bildirilir [307]; fakat fazla bir malumat verilmez.

Her ne kadar sahabeden gelen yazılı hadîs vesikalarının daha sonraki nesillere nasıl intikal ettiğini bazı misallere dayanarak gözden geçirmiş isek de, hadîs tedvininin başlangıcı kabul edilen birinci asrın sonu ile ikinci asrın başlarında hadîs yazanların, daha sonraki devirlerde hadîs yazanlara nisbetlc az bir yekûn tuttuğunu belirtmeğe elbette lüzum yoktur. Fakat İslâm'ın bi­dayetinden itibaren her gün geçtikçe hadîs yazanların sayısı çoğalmış ve ikinci asırda hadîs yazma işi artık bir mesele olmaktan çıkmıştır. Bu sebepledir ki biz, biyografik kaynaklarda râvilerin hadÎB yazıp yazmadıklarına dair her hangi bir kayda rastlamayız; bununla beraber bazı istisnai hallerde hadîsçinin bir kitap veya sahife sahibi olduğunu öğrenebiliriz. Meselâ Hicrî 62 veya 63 se­nesinde vefat eden Mesrük Ibnu'l-EcdaSn hadîs yazıp yazmadığı biyografi yazarı için önemli değildir; fakat bu yazar, onun şiir hakkındaki görüşünü şayanı dikkat bulmuş ve ondan "saM/esinde şiir görmekten holanmadığım" bir haber olarak nakletmiştir [308]. Bu haber şiir yönünden bizi ilgilendirmese bile, hadîs tarihi yönünden büyük bir ehemmiyeti hâizdir ve bize Mesrük'un bir sahîfesi olduğunu isbat etmektedir. Bu bakımdan, sahabe de dahil olmak üzere daha sonraki nesillerden her hangi bir hadîsçi hakkında hadîs yazdığını belirten bir haber gelmemişse, o hadîsçinin mutlak surette hadîs yazmadığına hükmetmemek gerekir. Yukarıda verdiğimiz örenekler, Hazreti Peygamberin ilk günlerinden itibaren hadîslerin yazılmağa başlandığını ve hadîs yazanların giderek çoğaldığını göstermeğe yeterlidir. [309]

 

C. HADÎSİN İLK KAYNAĞI: SAHABE

 

1. Sahabî kime denir?

 

Hazreti Peygamber devrinde toplanan geniş hadîs külliyatının, daha son­raki nesillere naklinde ilk mühim rolü oynayan  neslin sahabe olduğu elbette

bilinen bir husustur. Bununla beraber hadîs tarihini incelerken bu nesle de kısaca temas etmek ve hakkında genelde olsa biraz bilgi vermek faydadan hali olmayacaktır.

Sahabî, lügat yönünden sohbet kelimesinden müştak olup zaman veya mekân tahdidi olmaksızın, bir kimse ile sohbeti bulunan bir başka kimseye nisbet edilen isimdir. Zamanın tahdid edilmemesi, sohbetin, bir saatlik bir müddetin küçük bir cüz'ünü olduğu kadar, bir çok seneleri de şâmil olabile­ceğine delâlet eder ve meselâ bir kimse için "bir saatlik sohbeti var" denildiği gibi, senelerce sohbeti bulunduğu da söylenebilir.

Hadîs ıstılahı yönünden sahabî, Hazreti Peygamberi gören her müslüma-na denir; ancak bu tarifte bazı görüş ayrılıkları vardır: El-Buhârî*ye göre, Hazreti Peygamberle sohbeti bulunan, yahut onu gören her müslüman onan ashabindandır [310]. Ahmed Îbn Hanbel, Bedir harbine iştirak edenleri ve fa­zilet yönünden bunları takip eden diğer sahabeyi zikrettikten sonra, Hazreti Peygamberle bir sene, yahut bir ay, yahut bir gün, yahut bir saat sohbet eden, yahutta onu gören her müslümanm onun ashabından olduğunu söyler [311]. Ebu'l-Muzaffer es-Semcâni'ye göre hadfsçiler, sahabe ismini, Hazreti Pey­gamberden bir hadîs, yahut bir kelime rivayet eden, hattâ bunu daha geni; tutarak, Hazreti Peygamberin üstün mertebesi dolayısıyle onu bir defa da olsa gören kimseye ıtlak etmişlerdir [312].

Tâbi'ûn imamlarından Sa*îd tbnu'l-Museyyeb'ten rivayet olunduğuna gere, sahabî, Hazreti Peygamberle bir veya iki sene beraber bulunan, yahut onunla birlikte bir veya iki gazveye iştirak eden kimsedir; bunun dışındaki­ler sahabeden sayılmazlar [313]. Meşhur sahabî Enes îbn Mâlik'e "şu zamanda, Hazreti Peygamberin ashabından senden başka bir kimse kalmış mıdır?'* denildiği zaman "onu gören bazı a'râb vardır; fakat onunla sohbeti bulunan kimse, hayır" cevabım vermiştir [314]. Hafız îbn Kegîr'e göre Enes Îbn Mâlik bu sözü ile, Hazreti Peygamberle sohbeti bulunanların artık hayatta kalma­dıklarını belirtmiş, fakat ekseriyetin ıstılahında mücerred görme fiilinin, sahabî olmaya kâfi gelmiş olması keyfiyetini nefyetmemiştir; çünkü Hazreti Peygamberin şerefi ve kadrinin yüceliği, onu görmenin hususiyetine delâlet eder [315]».

Es-Suyütî*nın, naklini el-Vâkıdfye isnad ve fakat şâz olarak tavsif et­tiği bir görüşe göre de, aklı baliğ olarak Hazreti Peygamberi gören kimseye şahabı ismi ıtlak olunur [316]. Bir başka görüş, diğerlerinden daha farklıdır ve muhadraınlarr [317]'da tarifin içine idhal eder: Yahya Ibn cO§mân îbn Şâlih el-Mışrî'den nakledildiğine göre, Hazreti Peygamber devrini idrak eden her müslüman, onu görmese bile sahabî sayılır [318].

Kanaatımızca şahabının tarifini en güzel ve en mükemmel şekilde ya­pan kimse, Ibn Hacer el-cAskalânî olmuştur. Ibn Hacer bu konuda şöyle der: "Sahabî, Hazreti Peygambere mü'min olarak mülâki olan, sahih görüşe göre, araya irtidad devri girmiş olasa bile, müslüman olarak Ölen kimseye denir. Mülâki olmaktan maksat, mucâleset (birarada oturmak), mumâşât (beraber yü­rümek), birbiriyle konuşmamalar bile birinin diğerine kavuşması gibi tabirlerden daha umumî gelen bir kelimedir. Bu manânın içine, ister yalnız başına olsun, ister foaşkasıyle birlikte olsun, birinin diğerini görmesi de girer. Bu bakımdan sahabînin tarifinde "mulâkât" tabirini kullanmak, bazılarının "sahabî Haz­reti Peygamberi gören kimsedir" demelerinden daha iyidir; çünkü "görme" lafzıyle yapılan tarif, tbn Ummi Mektfim ve bunun gibi âmâ olan kimseleri sahabî olmaktan çıkanr; halbuki bunlar da tereddütsüz sahabeden sayılırlar. Tarifte geçen "mü'min olarak" sözünden maksat, kendileri için mülakat hasıl olan, fakat kâfir oldukları halde Hazreti Peygambere mülâki olan kimseleri tarif dışında bırakan ayırdedici bir ibare olmasıdır. Hazreti Peygambere de­lâlet etmek üzere tarifte zikredilen "ona" ibaresi ise, Hazreti Peygamberden başka peygamberlere inanıpta ona mülâki olan kimseleri tarif dışında bırakır. Ancak, Hazreti Peygambere onun peygamber olacağına inanıpta peygam­berlik devrine yetişemiyenleri tarif dışına çıkarıp çıkarmayacağı, üzerinde ayrıca durulması gereken bir konudur. Tarifteki "müslüman olarak ölen*' sözüde, bir başka ayırt edici ibaredir ve Hazreti Peygambere mü'min olarak mülâki olduktan sonra irtidad eden ve bu hal üzere ölen kimseleri tarif dışına çıkarır. Meselâ cUbeydullah tbn Cahş ve tbn Çatal bunlardandır. "Araya irti­dad devri girmiş oka bile" sözü ile, Hazreti Peygambere mü'min olarak mülâki olmasıyle Hazreti Peygamberin vefatı arasında irtidrfd edip sonradan tekrar müslüman olanlar kaydedilmiştir. Bu gibi kimseler, ister Hazreti Peygamberin hayatında İslâm'a dönsünler, ister ikinci defa ona mülâki olsunlar, ister ol­masınlar, bunlar için sohbet ismi bakidir. "Sahih görüşe göre" sözü ise, bu meseledeki ihtilâfa işaret olup [319], Eş'ag İbn Kays'm hikâyesi bu görüşün doğ-luğuna delâlet eder. Bu zat, irtidad eden kimselerdendi. Ebû Bekr eş-Şıddik'a esir olarak getirilmiş ve onun eliyle İslâm'a dönmüştü. Ebü Bekr de onun ts-lâm'a tekrar girişini kabul ederek kız kardeşiyle evlendirdi. Bundan sonra hiç kimse onu sahabî olarak zikretmekten ve hadîslerini musned ve diğer eser­lerde naklet nıekton geri kalmadı" [320]

 

2. Sahabenin dereceleri

 

Sahabînin yukarıda verilen tariflerinden de anlaşdıyor ki, Hazreti Pey­gamberden bir hadîs veya bir kelime rivayet eden, hattâ mevkiindeki yüceliği gözönünde tutularak onu kısa bir süre için gören kimse dahî sahabeden sayıl­maktadır. Sahabîlik, insana derece, mertebe ve yüksek şeref kazandıran bir sıfattır. Kur'ânı Kerimden nazil olan âyetlerle ve Hazreti Peygamberden sadır olan hadîslerle sahabenin faziletleri dile getirilmiş ve bu neslin diğer müslü­man nesillere üstünlüğü açıkça belirtilmiştir [321]. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki, her ne kadar yukarıda verilen tariflerde, Hazreti Peygamberi kısa bir süre için gören kimselere de sahabî ismi verilmiş olsa bile, onu görenler ara­sında diğerlerinden önce müslüman olanlar ve bütün ömürlerini onun yanında geçirenler vardır; onunla birlikte gazvelere iştirak edenler vardır; onunla bir­likte İslâm'ın yayılması, Allah isminin yüceltilmesi için çalışanlar, mücadele edenler vardır; onunla birlikte mürşikler tarafından tehdit edilenler, işkenceye maruz kalanlar, ölümle karşılaşanlar ve yurtlarını, mallarını, eş ve çocuklarını terkedip başka yerlere hicret etmek zorunda kalanlar vardır; nihayet şebid olanlar vardır. Elbette bütün bunlar arasında derece farkı olması tabiidir ve Hazreti Peygamberi yalnız bir saat içinde görüp ondan işittiği tek bir hadîsi rivayet eden sahabî ile, bütün ömrünü onun hizmetine vermiş, yahut islâm için onunla birlikte mücadele etmiş, yahutta bu yolda şehid olmuş sahabî arasında bu derece ayırımını yapmak gerekmektedir; kısacası her sahabîyi fazilet bakımından bir ve aynı mertebede saymak mümkin değildir. Aynı konuya temas eden Ibn Hacer de şöyle demiştir: "Hazreti Peygamberle daima beraber bulunan, onunla harplere giren veya sancağı altında şehid edilen sa-habîlerin, onunla daima beraber bulunmayan, onunla birlikte harplere işti­rak etmeyen, onunla az konuşan, az yürüyen, yahut onu uzaktan gören, ya-hutta Badece çocukluğunda gören sahabîlere üstün olduklarına şüphe yoktur. Her ne kadar sohbet şerefi hepsi için ve hattâ rivayet yönünden Hazreti Pey­gamberden hiç hadîs işitmeyen ve hadîsleri mursel olan kimseler için hâsıl olsa bile, birincileri diğerlerinden üstündür. Bununla beraber ru'yet (görme) şerefine nail olmaları dolayisıyle hepsi de sahabeden sayılır". [322]

işte, sahabe arasında, tabii olması gereken bu fark dolayısıyle  İslâm uleması onları tabakalara ayırmışlardır:

Hafız İbn Kegîr'e göre, Peygamberden sonra, belki de bütün insanların efdali, Hasreti Peygamberin halifesi Ebü Bekr'dir. Herkesten önce Hazreti Peygamberi tasdik ettiği için kendisine şıddift denilmiştir. Ebü Bekr eş-Şıddlk'tan sonra 'Ömer İbnu'l-Hattâb, sonra cOgmân tbn tAffâo, sonra da *Alî ibn Ebl f âlib gelir. Bu sıra, aynı zamanda Muhacir ve Ensarın da kabul et­tiği bir sıradır; çünkü 'Ömer İbnu'l-Hattab, kendisinden sonra yerine geçe­cek olan halîfe işini altı kişilik bir şûraya havale ettiği ve iş, 'Osman ile  'Ali­ye münhasır kaldığı zaman, 'Abdurrahraan İbn cAvf, geceli gündüzlü olmak üzere üç gün sokaktaki adama, evdeki kadına ve mektepteki çocuğa sormuş, biç kimsenin 'Alî'yi *Ogmân'a takdîm ettiğini görmemiştir. Bu sebeple o da 'Osman'ı ^Ali'ye tercih etmiş ve işi ona vermiştir. Buna rağmen bazı Küfe ehlininc Ali'yi 'Ogmân'a takdim etmeleri hayret vericidir. Sufyân   eg-Şevri-nin de bu görüşte olduğu, fakat sonradan bundan rücû ettiği söylenir. Keza Vekl* ibnu'I-CerrSh, İbn Haygeme, İbn Huzeyme ve el-Hattâbî'den de bu görüş nakledilmiştir; fakat bu da zayıf ve merdûdtur. Dört halîfeden sonra fazilet yönünden üstün olanlar, cAşere-i Mubeşşeredtn olan diğer sahabîler [323], sonra sırasıyle Bedir ve Ubud gazvelerine iştirak edenler, Hudeybiye'de Rıd­van bey'atinde bulunanlardır [324].

El-Hâkim Ebü cAbdillah en-Neysâbürî (321-405) ise, sahabeyi oniki ta­bakaya ayırmıştır; onun bu tasnifi, diğerleri arasında en çok şöhret kazana­nı olmuştur. El-Hâkim şöyle der;

1. Ebû Bekr, cOmer, cOgmân, 'Alî ve diğerleri gibi Mekke'de ilk müslüman olanlar.   Tarihçiler   azasında,  cAIî İbn Ebi Tâlib'in ilk müslüman oluşundagörüş ayrılığı bulunduğunu bilmiyorum. Ancak görüş ayrılığı, onun müslüman olduğu sırada bulûğa ermiş olup olmadığı meselesinde çıkmıştır. Fakat doğru olan şudur ki, baliğ olmuş rical arasında ilk müslüman Ebû Bekr'dir. Nitekim Hazreti Peygambere "bu İşte sana tâbi olan kimdir?" denildiği zaman "bir hür ve bir köle" cevabını vermiştir ki, o sırada Ebü Bekr ve Bilâl onunla bera­ber bulunuyordu.

2. Sahabenin  ikinci  tabakası  Dâru'n-Nedve   ashabıdır.  (Omer  îbnu'l-Hattâb müslüman olduğu ve îslâm'ı izhar ettiği zaman, Dâru'n-Nedve'ye Hazreti Peygamberin yanına götürülmüştü. Orada Mekke ehlinden bazıları da Hazreti Peygambere bey'at etmişlerdi.

3. Habeşistana hicret eden sahabe.

4. Sahabenin dördüncü tabakası, cAkabe*dc Hazreti Peygambere bey'at edenlerdir. Nitekim "fulân cakabiy", "fulân cakabiy" denir.

5. Beşinci tabaka ikinci 'Akabe   ashabı olup   çoğunu Ensar teşkil edi­yordu.

6.Altıncı tabaka, ilk Muhacirler olup Medine'ye girmeden önce Hazreti Peygamber Küba'da iken ona yetişenlerdir. Burada bir de mescid inşa edil­mişti.

7. Bedir gazvesine iştirak edenlerdir ki, Hazreti Peygamber bunlar hak­kında "Allah, elbette  ehl-i   Bedre   muttali   olmuştur;   dilediğinizi   yapınız; Allah sizi mağfiret etti" buyurmuştur.

8.  Bedir ile Hudeybiye arasında- hicret eden sahabîler.

9. Dokuzuncu tabaka, Rızvân bey'atine katılanlar olup» Allah Ta'âlâ haklarında "ağaç altında sana bey'at eden mü'minlerden Allah elbette razı oldu" âyetini inzal buyurmuştur [325]. Rızvân bey'atı, Hudeybiye'de, Hazreti Peygamberin Kureyşli kâfirler tarafından umreden menolunması üzerine vu> kubulmuştur. Burada Hazreti Peygamber, gelecek sene umre yapmak için Kureyşlilerle bir de anlaşma imzalamıştı. Hudeybiye bir kuyunun bulunduğu yerin ismi idi ve bu kuyunun yakınında bir de ağaç vardı. Bu ağaç sonradan kaybolmuştur.

10. Onuncu tabaka, Hudeybiye ile Mekke'nin fethi arasında hicret eden sahabîlerdir. Bunlar arasında Hâlid İbnu'l-Velld. cAmr lbnul-cÂş, Ebü Huray-ra ve daha bir çok kimse vardı. Hazreti Peygamber Hayber'i aldığı zaman her taraftan muhacirler akın ediyorlar, o da Hayber ganimetlerini bu muha­cirlere dağıtıyordu.

11.Bu tabaka, Mekke'nin fethi üzerine müslümau olan Kurcyşlilenleıı bir cemaattır. Bir kısmı tâat üzere müslüman olmuş, bir kısnn da kılıç, kor­kusu ile İslâm'a girip zamanla alışmışlardı.

12. Nihayet onikinci tabaka, Hazreti Peygamberi Mekke'nin fethi sıra­sında ve veda haccıııda gören çocuklardır. Es-Sâ'ib İbn Yezîd ve 'Abdullah Ibn Salebe bunlardandır. Btı ikisi Hazreti Peygambere gelmişler, o da onlar için ve isimleri uzayıp gidecek diğer kimseler için duada bulunmuştur. Ebu'l-fııfeyl'Âmir tbn Vasile ve Ebü Cuheyfe Vehb İbn cAbdillah da Hazreti Pey­gamberi tavaf esnasında ve Zemzem yanımla  görenlerdendi [326]

 

3. Sahabenin sayısı ve hadis râvileri

 

Hazreti Peygamberin vefat etliği sıralarda sahabîlerin sayısı hakkında elimizde kesin bir rakkam yoktur. Bununla beraber, İslâm'da ilk nüfûs sa­yımının yine Hazreti Peygamberin emriyle yapıldığını unutmamak lâzımdır. El-Buhârî [327] ve Muslim [328] Huzeyfe tbnu'l-Yemân'dan naklettikleri bir ha­dîsten anlaşıldığına göre, Hazreti Peygamber "bana müslümanlığını sözü ile açıkhyanları yazınız (sayınız)" buyurmuş; bu emir üzerine 1500 kişi (racul) sayılıp yazılmıştır [329].

Bu nüfus sayımının ne zaman yapıldığı kesinlikle belli değildir. İia/.ı müelliflere göre, Hazreti Peygamberin sayımla ilgili eniri Uhud gazvesine çıkıldığı sıralarda (sene 3/625), diğer bazılarına göre, Hendek kazıldığı sıralarda (sene 5/627), bazılarına göre de Hudeybiye seferinde (sene 6/628) ve­rilmiştir [330]. Profesör Muhammed Hamîdullah ise, el-Buhârî'nin yukarıda işaret ettiğimiz hadîsini ele alarak şöyle demiştir: "Medine'ye hicretten hemen sonra, Hazreti Peygamber, müelümanlann nüfûs sayımını yapmış ur. El-Bu-hârî tarafından verilen 1500 rakamı» erkek kadın, ihtiyar herkesi şâmil gi­bi görünmektedir. Rivayette sayımın yazı ile tesbit edildiği de kesin olarak

belirtilmiştir. Ayrıca rakamlar, hâdisenin 1 /622 senesinde vukubuldugu inan-cııu kuvvetlendirmektedir [331].

Oldukça erken bir devirde yapılmış olduğu anlaşılan bu nüfus sayımı ile daha sonraki sahabî sayısını. tayin veya tahmin etmek elbetteki mümkin değildir. Bununla, beraber, İslâm'ın ilk devirlerine ait sahabî sayısıyle ilgili olarak takribi bazı rakamlar ileri sürülmüştür. Meselâ tbnu'ş-Şalâh'ın naklet­tiği bil haberden öğrenildiğine göre, Hazreti Peygamberden hadîs rivayet edea sahabî sayısı hakkında bir suale muhatab olan Ebü Zurca er-Râzi "bunu kim zabtedecek? Hazreti Peygamberle birlikte veda haccına 40 bin, Tebük gaz­vesine ise 70 bin kişi katılmıştı" cevabını vermiştir [332]. Bir başka rivayette» Hazreti Peygamberden yalnız dört bin hadîs rivayet olunduğunu söyleyen bir kimseye şiddetle itiraz eden Ebû Zur'a, bu sözün zındıklara ait olduğunu ileri sürmüş ve "Rasûlu'üahm hadîslerini kim saymış ki? O kabzolunduğu zaman onu görmüş ve işitmiş 114 bin kişi vardı" demiştir. Onun bu sözü üze­rine "yâ Ebâ Zur'a, bu 114 bin kişi nerede idiler ve Hazreti Peygamberden nerede işittiler?" denildiği zaman da şu cevabı vermiştir: "Medine ile Mekke ahalisi ve bu iki yer arasındakiler, a'râbÜer ve Peygamberle veda haccına şâ-bid olanlar. Hepsi de cArefe*de onu görmüş ve ondan işitmişlerdir" [333].

Ebü Zur'a, Hazreti Peygamberin vefatında 114 bin sahabînin bulunduğu­nu söylemekle beraber, er-Rfifi^ye göre, Medine'de 30 bin, sair Arap kabile­leri de 30 bin olmak üzere toplam olarak 60 bin sahabî vardır [334]'. Eç-Şâfi*I de Hazreti Peygamberi göçen ve ondan rivayet eden sahabenin 60 bin oldu­ğunu söylemiştir [335].

Görüldüğü gibi» sahabîlerin sayısı hakkında kesin bir rakam ileri sür­mek mümkin değildir. Bununla beraber bu sayının bir hayli kabarık olduğuna da şüphe yoktur. Ne var ki, daha sonraları gelecek olan tabakât müellifleri­nin, isimlerini ve tercemelerini tesbit edip verebildikleri sahabî sayısının 10 bini geçmediği de bir gerçektir [336].

Ancak» eahabî sayısı ne oluna olsun, hadîs tarihi bakımından üzerinde durulması gereken husus, inanmış insanlar olarak Hazreti Peygamberi gör­mek ve onun sözlerini işitmek şerefine nail olan bu binlerce mubarek insandan kaçının işitmiş oldukları sözleri sonraki nesiller için saklamış ve onlara riva­yet edebilmiş olmalarıdır- Yukarıda verilen rakamlara dayanarak ortalama 100 bin şahabının yaşadığını kabul etsek bile, bunların hepsininde hadîs rivayet ettiğini düşünmek elbette mümkin değildir. Belki de çoğunluğunu bâ-diye Arabının teşkil ettiği bu müslümanların, inanç ve îman yönünden merte­beleri ne derççe yüksek olursa olsun, hadîs abz ve rivayetinde hepsinin de aynı bilgi ve kabiliyete sahip oldukları da ileri sürülemez. Her devirde ve her top­lumda olduğu gibi, islâm'ın ilk devrinde ve sahabe toplumunda da, her fer d, yapabileceği işe yönelmiş* kabiliyetini?betinde kendisini o işin yürütülmesine hasretmişti. Ebü Hurayra'nın da söylediği gibi, Medine'de toprak ve arazi sahibi olan Ensar tarlasında ziraatla veya bahçıvanlıkla meşgul oluyordu. Mek­ke'den Medine'ye hicret etmiş olan Muhacirler iae, çarşıda veya pazarda ti­caret yaparak geçimlerini teinin ediyorlardı [337]. Bunlardan bazıları da ken­dilerini ilme vermişler, yine iktidarları nisbetinde bir şeyler öğrenmeğe çalış­mışlardır. Bugün bile, nüfusları milyonlarla ifade edilen toplumlar içerisinde, kendilerini ilme hasretmiş insanların sayısı ne kadar azdır!

Sahabe devrinde de durum bundan farklı değildir. Aşağı yukarı hadîs rivayet etmiş olan bütün sahabîlerin hadîslerini Musned adlı eserinde naklet­tiği söylenen Ebü 'Abdirrahmân Bakıy îbn Mahled [338], hadîs rivayet eden takriben 1300 şahabı ismi zikretmiştir [339]. Îbnu'l-Cevzî'nin aynı kitaba istina­den verdiği sahabî sayısı ise 1060tır [340]. Yine verilen rakamlara göre, bunlar­dan 1000 kadarının en fazla ikişer hadîs rivayet ettiği gözönünde bulunduru­lursa [341], geride kalan 300 şahabının kısmen hadîs rivayetiyle meşgul olduk­ları söylenebilir: Fakat bu 300 kişiden yalnız yedi kişinin 1000 in, yalnız dört kişinin 500 ün, ve yalnız yirmiyedi kişinin de 100 ün üstünde hadîs rivayet ettikleri düşünülürse [342], 38 sahabînin 100 ün üstünde hadîs ezberlemek sure­tiyle kendilerini gerçekten bu işe vermiş oldukları ileri sürülebilir. Ortalama 100 bini bulan bir sahabî topluluğu içinde her biri 100 ün üstünde hadîs ri­vayet eden 38 sahabî elbette ki büyük bir sayı değildir. Oysa ki, biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, bunlardan da yalnız yedi sahabî 1000 in üstünde hadîs rivayet etmiş ve el-Mukşirün (çok rivayet edenler) adiyle anılmışlardır.

Verilen rakamlara göre, bu yedi kişiden en çok hadîs rivayet eden s 5374 hadîsiyle Ebü Hurayra'dır [343]. El-Buhârî ve Müslim, Sollerinde bu hadîslerin 325 ini ittifakla nakletmişler, el-Buhârî 93, Muslini ise 189 unu nakletmekle infirad etmişlerdir [344]. Ahmed İbn Haııbrriu MtısneâinAe de 3848 Ebü Hurayra hadîsi yer almıştır[345].

Ebü Hurayra'dan sonra rivayet ettiği 2630 hadîsle ikinci dereceyi işgal eden sahabî 'Abdullah îbn ıOmer Îbni'l-Hattâb'tır. Ahmed îbn Hanbel onun 2019 hadîsini naklet mistir [346].

Abdullah îbn 'Ömer'den sonra eıı çok hadîs rivayet eden sahabî Knes îbn Mâlik'tir ve 2286 hadîs rivayet etmiştir. Ahmed îbn Hanbel ise, iMııs-nedinde Enes'in 2178 hadîsini naklet mistir [347].

Enes îbn Mâlik'i rivayet ettiği 2210 hadîsle Umımı'l-ımı'ininin f£işe takip eder [348].

Ununu'1-Mu'minîn 'AişeMen sonra gelen sahabî 'Abdullah îbn 'Abbâs-tır. Îbııu'l-Cevzl'ye göre 1660 hadîs rivayet eden îbn cAbhâs'm, Ahmed îbn Hanbel'in Musnerf'inde 1969 hadîsi yer almıştır [349].

îbn cAbbâs'tan sonra 1540 hadîsle Câbir îbn «Abdillah ve 1170 hadîsle de Ebü Sa'îd el-Hudri gelir. Ahmed îbn Hanbel, Câbir'den 1206, Ebü Sa'îd el-Hudrî'den ise 958 hadîs naklet mistir [350].

Zikrettiğimiz bu sahabîler dışındakilerin Hazreti Peygamberden riva­yet ettikleri hadîs sayısı, daha önce de belirttiğimiz gibi binin altındadır ve bu şekild az hadîs rivayet edenlere el-mukıllün denilmiştir.

Mevcut hadîs eserlerinin şimdiye kadar mufassal bîr indeksi yapılmamış olduğu için, yukarıda verilen rakamları kat'î olarak kabul etmemek gerekir. Bununla beraber gerçeğe yakın oldukları da şüphesizdir. Bazı hadîs eserlerinde, adı altında hadîs rivayet edilen sahabî sayısıyle ilgili olarak verilen rakam­lar da, aşağı yukarı hadîs rivayet ettiği bilinen sahabî miktarını aşmaz. Me­selâ el-Buhârî ve Müslim'in, Şahinlerinde 149 sahabîden müştereken, ayrıca el-Buhârl'nin 208, Müslim'in ise 213 ayrı sahabîden gelen hadîsleri naklettik-leri belirtilmiştir [351]". Mâlik'in Muvattâhnâm 98, Ebfl DSvüd et-Tayâli&fnin Musnedinde 281, Ahmed tbn Hanbel'in Musnedinâe ise 700 e yakın sahabî-den hadîs alınmıştır [352].

Verilen bütün bu rakamlar, bugün elde mevcut hadîslerin belirli sayı­da sahabîler tarafından rivayet edildiğini göstermeğe yeterlidir.  Kanaatı-mızca bu, bir bakıma hadîsin sıhhat yönünden garantisi olarak da kabul edi­lebilir. Çünkü daha önce de işaret ettiğimiz gibi, insanoğlu daima hata ya­pabilir bir yaratılışa sahiptir. Bu yaratılış onun her zaman en az hata ya­pabileceği işlere yönelmesine sebep olmuştur. İhtisaslaşmanın en ileri bir se­viyeye ulaştığı asrımızda bu husus daha iyi görülüp anlaşılmaktadır. Hiç kimse yapamayacağı bir işin peşine düşmemekte, hattâ ona ilgi bile duyma­maktadır, islâm'ın ilk devrinde de durum bundan farklı olmamıştır. Hazreti Peygamberin binlerce ashabı, yeni bir dinin  doğuşunu ve yükselişini  heye­canla takip ederken ve onun ilk ve son müjdecisine sevgi ve îman dolu bir kalb ile bağlanırken, dünyevî işlerini de ihmal etmemişler, bir kısmı ziraat ve ticaretle meşgul olurken, diğer bir kısmı, kendilerini başka bir sahaya, ilim sahasına vermişlerdir. Bunlardan bazıları, hadîs öğrenip hıfzetmeyi gaye edinip, bu sahada ihtisas sahibi olmayı başarmış, bazısı bu hadîslerden hüküm istihracını Öğrenirken, diğer bazısı de mesâilerini Kur'âna hasrederek âyetlerin zahir ve bâtın manâları üzerinde ilim sahibi olmuşlardır. Fakat binlerce saha-bînin hepsi de, büyük şerefine rağmen bu sahada derinleşme hevesine kapıl­mamış, her biri iktidar ve kabiliyetinin elverdiği değişik sahalara yönelmiş­tir. Bunu, bir kaç misalle şöyle açıklayabiliriz:

Hazreti Peygamberin ashabı içerisinde ismi 'Abdullah olan 220 kişi bu­lunmasına rağmen [353], bunlardan yalnız dört kişi, cAbdullah Îbnu'z-Zubeyr, 'Abdullah îbn (Abbâs, «Abdullah Ibn *Omer Îbni'l-Hattâb ve 'Abdullah tbn (Amr îbni'l-'Âş, Hazreti Peygamberin vefatından sonra, çeşitli meselelerin halli için kendilerine daima başvurularak görüşleri alınan ve bu yüzden cAbâ-âite adiyle şöhret kazanan kimseler ölmüşlerdir; bunların görüş birliğine var­dıkları meselelerde ise fravlu, tAbâdile tabiri, bir icma'ın İfadesi gibi sayılmış­tır [354]. Bunun gibi altı veya yedi sahabî de, toplandığı zaman her birine ait büyük bir cildi dolduracak kadar çok, fetva vermekle şöhret kazanmıştır.

Bunlar: 'Ömer İbnu'l-Hattâb, CAİİ Ibn Ebl Tâlib, 'Abdullah Ibn Mescüd, «Abdullah îbn cOmer, 'Abdullah tbn 'Abbâs, Zeyd tbn Şâbit ve Ummu'l-mu'minin Âişe'dir [355].

Zikrettiğimiz bu misaller, her sahabînin ancak muktedir olduğu sahada temayüz ettiğini göstermeğe yeterlidir. Bu bakımdan, hadîsle meşgul olanla­rın da kabiliyetlerini bu sahada geliştirmiş olduklarını kabul etmek gerekir. Bu ise, tabii olarak, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi sahabî hadîsçilerin, hadîsin sıhhati yönünden garanti oldukları neticesini doğurur. [356]

 

4. Sahabenin adaleti

 

Hazreti Peygamberden rivayet olunan hadîslerin sıhhatini garanti al­tında bulunduran diğer bir husus da, sahabîlerin adalet vasfına sahip olma­larıdır. Daha önce de açıkladığımız gibi, sahabîler, ilk vahyin gelişinden itibaren hudutsuz bir îmanla Hazreti Peygamberin etrafında toplanmağa ba -. lamışlar ve dinin emirlerini tam bir teslimiyetle yerine getirmişlerdir. Onları bu yola sevkeden bir tehdit, bir korku veya bir dış baskı mevcut değildir. Ak­sine, zaman ilerledikçe artan sayıları karşısında tedirgin olan, telâş ve kor­kuya kapılan kimseler müşriklerdi ve onları yeni dinden uzaklaştırmak için tehditlerini her gün biraz daha artırıyorlar, hattâ bu tehditlerin gereği olan işkence veya öldürmeleri, zaman zaman, tatbik sahasına çıkarmaktan bile geri kalmıyorlardı. Ancak sahabîler, îslâm'm yayılması ve kuvvetlenmesi için her türlü işkenceye katlanıyor, ölümü göze alıyor, malını mülkünü, eşini ve çocuğunu terkederek başka yerlere göçediyorlardı. Bu türlü davranışların, kalbi tamamiyle dolduran eşsiz bir îmanın tezahüründen ve gereğinden başka bir şey olmadığı aşikârdır, tşte bu îmana Kur'ânı Kerîmde sık sık işaret edil­miş ve Allah Ta'âlâ, hiç bir şüpheye mahal bırakmayacak kadar açık bir ifade ile Hazreti Peygamberin ashabından medh u sena ile bahsetmiştir:

"Muhammed Allah'ın Rasûlüdür; onunla beraber olanlar da, kâfirlere karşı sert, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları rükû'a varırken, sec­de ederken, Allah'tan lütuf ve hoşnudluk dilerken görürsün. Onların alâmet­leri, yüzlerindeki secde eseridir. İşte bu, onların Tevratta anlatılan vasıflan­dır, tncildeki vasıfları da böyledir: Filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, ziraatçıların hoşlandığı ekin gibidirler. Allah bunları böylece çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri Öfekelendirir. Allah, îman edenlere amel-i sâlihte bulunanlara büyük ecir vadetmiştir" [357].

Allah Ta'âlâ, bir başka âyette, Muhacirleri ve Ensarı bahis konusu ede­rek şöyle buyurmuştur:

"İyilik yarışımla öncelik kazanan Muhacirlerle Ensardan ve onlara l>u yolda tâbi olanlardan Allah razı olmuştur; onlar da Allah'tan razıdırlar. Al­lah, onlara altında» nehirler akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazır­lamıştır; işte en büyük kurtuluş budur" [358].

Yine Muhacirler ve Ensar hakkında şöyle buyurmuştur:

"İınaıı edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cihada çıkanlar ve bir de bu muhacirleri barındıranlar ve onlara yardım edenler, işte gerçekten mü'-inin olanlar bunlardır. Onlar için mağfiret ve bol bol verilmiş rızıklar vardır"[359].

Keza muhacirler ve Ensar hakkında nazil olmuş üç âyeti kerîmede şöyle buyurmuştur:

"(Allah'ın verdiği bu ganimet malları) yurtlarından ve mallarından edil­miş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım eden Muhacir fakirler içindir, işte doğru olanlar bunlardır. Daha ön­ceden Medine'yi yurd edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olanlar, ken­dilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefislerin tamahkârlığından korunabilmiş olan­lar, işte onlar saadete erenlerdir. Onlardan sonra gelenler, Rabbımız, bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde mü'minlere karşı kin bırakma;  Rabbunız, şüphesiz sen şefkatlisin, merhametlisin, derler" [360].

Hudeybiye andlaşmasmın yapıldığı sıralarda Rıdvan bey'atına katılan saha bilerin bahis konusu edildiği bir âyeti kerîmede de şöyle buyurmuştur:

"(Ey Muhammed) Allah, muhakkak ağaç altında sana bey'at eden mü­minlerden hoşnud olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş ve onlara güvenlik ve yakın bir zafer vermiştir" [361].

Kur'ânı Kerîmden misal olarak zikrettiğimiz bu âyetler, ilk âyetin nüzulü ile başlayan Islâmî davetin bidayetinden Hudeybiye andlaşmasma kadar Hazreti Peygamberle beraber bulunan sahabenin 'faziletine, üstünlüğüne veya eşsizliğine şehadet ederler. Allah Ta'âlâ hepsinden razı olmuş, geçmiş günahlarını mağfiretle onlara ebediyen kalacakları altından ırmaklar akan cennetler va delmiştir. Kur'ânı Kerîmin onlarla ilgili bu şehadeti, onların adaleti hakkında da açık bir nass teşkil eder ve böyle bir Kur'ân nassı mevcut olduktan sonra, her hangi bir kimsenin sahabeyi ta'dîli, Kur'ânın ta'dî-line ilâveten onlara biç bir şey kazandırmayacağı gibi, bir kimsenin onları kötülemesi de, Kur'ânın ta'dîlinden sonra onların derecesinden hiç bir şey eksiltmez.

Kur'ân âyetleri yanında sahabenin faziletine şehadet eden bir çok sahih hadîs de vardır. El-Buhâri'nin 'Imrân îbn Huşayn'dan [362], Müslim'in ise cAb-dullah tbn MeB'üd'dan [363] naklettikleri bir hadîsi şerife göre Hazreti Peygam­ber, en hayırlı ümmetin kendi asr (kara) ı, sonra onu takip eden asır, sonra da onu takip eden asır olduğunu beyan buyurmuş ve bu suretle başta saha* bîler olmak üzere, sırasıyle, tâbi'ûn ve etbâut tâbi'îni telâm ümmetinin en hayırlı nesilleri olarak tavsif etmiştir.

Bir başka hadîsinde Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur: "Ashabıma sövmeyinz. Nefsim elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, sizden biriniz Uhud dağı kadar altunu sadaka olarak dağıtsa, (bunun sevabı), sahabîlerden. birinin bir avuçluk (hurma) sadakasına erişmez, (hatta) yansına bile ulaş­maz" [364]

Hazreti Peygamberin bir hadisi de şöyledir: "...Yıldızlar gökzüyünün emniyet kaynağıdır;' onlar yokolup gittikleri zaman, gökyüzüne vadolus.an şeyler gelir çatar. Ben de ashabım için bir emniyet ve güven kaynağıyım; ben gittiğim zaman, ashabıma vadolunan (tehlikeli) şeyler gelip çatar. Asha­bım da ümmetim için bir emniyet kaynağıdır; onlar gittiği zaman ise, ümme­time vadolunan (fitne, fesad ve bid'at gibi) şeyler gelip  çatar" [365].

Kur'ânı Kerimden nazil olan âyetler ve Hazreti Peygamberden vârid olan hadisler, sahabenin yerini kesin bir şekilde teebit etmiş, her hangi bir kim­seye, onları ta'dîl etmek hususunda en küçük bir ihtiyaç bırakmamıştır. Bu itibarla İslâm uleması, onların adaletine taalluk eden hususlarda münakaşa kapısının açılmasını lüzumsuz, adaletinin isbatı konusunda yapılan gayret* leri fuzûlî addetmişlerdir; çünkü Kur'ân ve hadis, bunu en mükemmel bir şekilde yapmışlar, başkasına söyleyecek bir şey bırakmamışlardır.

Hal böyle olmakla beraber, Hazreti Peygamberin vefatından sonraki günler aynı sulh ve sükûn içerisinde geçmemiş, müslümanlai arasında zuhur eden ihtilâflar, zaman zaman kanlı hâdiselerin vukuuna da sebep olmuştur. İlerideki bahislerimizde üzerinde ayrıca duracağımız, îslâm tarihinde "fitne** adiyle maruf olan bu hadisler, üçüncü Halîfe c0sm5n Îbn cAfian'ın şehîd edilmesîyle başlamış, bunu Hazreti Peygamberin sevgili eşi Ummu'l-mu'miniu cÂişe ile cAlî îbn Ebî fâlib arasında cereyan eden savaş takip   etmiştir. 8u savaşta bazı sahabîler şehîd düşmüş, Hazreti tÂişe mağlûb olarak harp saha­sından ayrılmıştır. Daha sonra CAİI ile Mu'fiviye arasında ikinci bîr savaş çıkmış, bu ise, müslümanlar arasında, şî'a ve havaric olmak üzere birbirini tekfir eden iki büyük fırkanın ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bidayette hilâfet meselesine dayanması dolayısıyle siyasî nitelik taşıyan bu bölünmeler, Kur'ân ve hadîs nasslarından da destek görmek ihtiyacında bulundukları için, zamanla itikadi sahaya da sıçramış, bu suretle, İslâm'a, uysun veya uy­masın, çeşitli akaidi müdâfa eden yeni fırka ve mezbebler ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında ilk temayüz eden mezheb mutezile olmuştur.

İşte müslümanlar arasındaki bu bölünmelerden sonradır ki, Allah Ta'âlâ-tun yukarıda bir kaçını misal olarak zikrettiğimiz âyetleriyle ve Hazreti Pey­gamberin yine örneğini gördüğümüz hadîsleriyle medh u sena edilen sahabe bu fırkalar tarafından kötülenmeğe başlamıştır. Sanki Allah Ta'âlâ onlardan razı olmamış ve onlara altından ırmaklar akan cennetler vadetmemjş gibi, bu fırkaların mensupları sahabeyi tefkîr etmişler; sanki Hazreti Peygamber "ashabıma sövmeyiniz" dememiş gibi, onlar sahabeyi en galiz küfürlerle it­ham etmişlerdir. Meselâ mutezilenin zuhur ettiği sıralarda hariciler, Ummul-mu'minîn cAişe ile onun tarafında yer alan falha ve ez-Zubeyr'i, Cemel har­binde 'Ali'ye karşı geldikleri için, 'Ali'yi de, kendisi hak sahibi olduğu halde, Şıffîn'de tahkimi kabul ettiği için tekfir etmişlerdir. Ashnda, ehli sünnetin de kabul ettiği gibi, sahabe arasındaki ihtilâflar, ne derece şiddetli olursa ol­sun, hepsi de bir ietihad neticesi idi ve gayesi müslümanlann selâmetine matuf idî. Taraflardan birisi hatalı olsa bile, ietihadda hata küfrü veya fışkı gerek-tirmezdi; çünkü muctehid bazan hata yapar, bazan da isabet eder. isabet ederse iki ecir kazanır; hataya düşerse yine de kazancı bir ecirdir [366].

Hâriciler sahabenin ileri gelenlerini bu şekilde tefkir ederlerken, mutezi­lenin ilk imamlarından sayılan Vâsıl Ibn Atâ' daha değişik bir görüşle or­taya çıkmış, her iki gurubu da fâsik olarak ilan etmiştir. Vaşil'a göre, Cemel harbine iştirak edenlerden ve onu destekleyenlerden ya <Alî, Hasan, Huseyn, Îbn cAbbâs, cAmmâr Îbn Yâsir, Eyyüb el-Enşârî ve diğer taraftarlar fâsik-tırlar; yahutta cAişe, Talha ve ez-Znbeyr; çünkü fışkın iki gurubtan hangi­sinde olduğu bilinemez. Bu itibarla iki gurubtan cAlî ve Tallta veya cAlî ve ez-Zubeyr, şehadette bulunsalar, ikisinden birinin fışkı dolayısıyle her ikisi­nin de şehadetleri kabul olunmaz [367].

Mutezile imamlarından VâşıTın arkadaşı cAmr Îbn (Ubeyd de, Cemel harbine iştirak eden her iki guruba mensup bütün sahabîlerin kesinlikle fâsik olduklarını ileri sürmüş ve adaletlerini ıskat ederek şehadetlerini makbul saymamıştır [368]. Yine mutezile imamlarından en-Nazzâm, Mucammer ve el-Câhız, Vâşıl'ın görüşüne meyletmişler, Havşeb ve Hacim el-Avkaş ise "ku­mandanların kurtulup etbâ'ın helak olduklarını" ileri sürmüşlerdir [369]. Yine en-Nazzâm'a göre, imamet meselesinde Hazreti Peygamberden CAİI adına bîr nass bulunduğu halde, 'Ömer Îbnu'l-Hattâb bu nassı gizlemiş ve Şeklfe günü Ebü Bekr'e bey'at etmek suretiyle de Alî*nin imamet ve hilâfetteki hakkını gasbe t mistir [370], El-Câhız'm el-M<förif adlı kitabında da şehadet et­tiği gibi, en-Nazzâm'a göre cOmer Îbnu'l-Hattâb, HudeybiyeMe Hazreti Pey­gambere sorduğu suallerle îmanında şüphe ve tereddüt göstermiştir [371].

En-Nazzâm, büyük sayıdaki hadîsin kaynağı olan Ebü Hurayra'yı da yalancılıkla itham etmekten geri kalmamıştır; ona göre bu meşhur sahabi, "insanların en yalancısıdır" [372].

En-Nazzâm'ın itham ettiği başka sahabîler de vardır ve bunlardan biri­si cAbdullah Îbn Mes'üd'dur. Onun nazarında îbn Mes'üd'un en büyük suçu, mutezilenin görüşüne ters düşen "sa'îd kişi, anasının karnında iken saHd olan kişidir" hadîsini Hazreti Peygamberden rivayet etmesidir. Bu hadiaiyİe Hazreti Peygamber, diğer pek çok hadîslerinde olduğu gibi kaderi isbat et­miştir [373]. Halbuki mutezile ve tabiatıyle en-Nazzâm, kaderi inkâr ettikleri için kaderiyye adiyle de şöhret kazanmışlardır [374]".

Nihayet fetvalarında re'yi ile hüküm veren bütün sahabîleri cehalet ve nifak kaynağı olarak ilân etmek cür'etini gösteren en-Nazzâm, onların ilelebed cehennemde kalacaklarını bile ileri sürmüştür [375]. Maamafih meş­hur mutezile imamlarından Şumâme tbnu'l-Eçras'm, bir Cuma günü, halkın câmi'e koştuklarını görünce, yanındaki bir arkadaşına "bak şu öküzlere, bak şu eşeklere" dedikten sonra, Hazreti Peygamberi kasdederek "bu arab balkı ne hale soktu" sözünü büyük bir rahatlıkla söylediği gözonünde bu­lundurulacak olursa [376], Hazreti Peygambere kadar dil uzatan mutezilenin, onun ashabı hakkında daha neler söyleyebileceklerini tahmin etmek güç değildir. Ne var ki bu türlü görüşleriyle zihniyetlerini .ve islâm dini karşısın­daki mevkilerini iyice belirlemiş olan mutezilenin, sahabeyi ithamları, Kur­an ve hadîsin onlar için, tayin ettiği, fakat başkaları için erişilmesi mümkin olmayan yüksek mertebeden hiç bir şey eksiltmez. [377]

 

D. SAHABE DEVRİNDE HADÎSLERİN YAYILMASI

 

1. İslâm ülkelerinin genişlemesi

 

Hasreti Peygamber vefat ettiği zaman Arap Yarımadası İslâm Devleti hudutları içine kamilen girmiş bulunuyordu. Fakat gaye Arap Yarımadası davası değil, islâm'ı yaymak ve hangi milletten olursa olsun, bütün insan­ları, tek bir kelime, tevHd kelimesi etrafında toplamak idi; çünkü İslâm'a davet peygamberliğin başlıca görevi idi. Hazreti Peygamber 9 uncu Hicrî senenin yaz ortalarında Bizans hududuna kadar bir sefer yapmış (Tebük) [378], 11 inci senede ise, yeni bir sefer hazırlığı için kumandanı Usâme'ye gerekli talimatı vermişti [379]. Ancak onun vefatı, bu seferin ikmaline imkân vermedi. Hazreti Peygamberden sonra hilâfet makamına geçen Ebû Bekr, onun arzu­sunu gerçekleştirmekte gecikmedi ve yine Usâme kumandasındaki orduyu Şam'a doğru yola çıkardı [380]. Ancak dâhildeki bazı olaylar ve bilhassa ridde ha­reketleri fütuhatın süratle gelişmesini engelliyordu. Bu sebeple Ebû Bekr'iıı ilk işi, dâhilde sükûnu sağlar sağlamaz kuvvetlerini dışarıya sevketmek oldu. Ebü 'Ubeyde İbnu'l-Cerrâb. kumandasında Humuş'a, 'Amr ibnu'I-'Âş ku­mandasında Filistin'e, Yezid İbn Ebi Sufyân kumandasında Dımaşk'a, Şu-rahbil İbn Basene kumandasında Ürdün'e dört koldan ilerleyen bu kuvvet­ler [381], birbirlerine de yardım ederek islâm devletinin hudutlarını kısa bir za­man içerisinde genişlettiler. Hicretin 13 üncü senesi sonlarında Dımaşk [382], 17 inci senede ise Filistin, Ürdün, Suriye ve Lübnan dâhil olmak üzere bütün Şam ülkesi müslümanlar tarafından fethedildi. Bunu, Iran (Fâris) a yapılan seferler takip etti. Râmahurmuz, Süs, Tuster aynı sene içinde alındı [383]. 20 nci senede Mısır fethedilerek [384] Şimalî Afrika'ya yapılacak seferlerin  ilk   adımı atılmış oldu. 22 nci senede Azerbeycan [385], 23 de Kirman, Sicistfin [386] ve tAska-lln [387] müslümanların eline geçti. Şarkta Çin'e doğru ilerlemeler devam eder­ken Hiscretin 27 nci senesinde Afrika 'Abdullah İbn Sacd tbn. Ebi Serh'in eliyle fethedildi [388]. Stratejik mevkii daha o zamanlar anlaşılan Kıbrıs, bir görüşe göre aynı sene içinde, diğer bazı görüşlere göre 28 de veya 33 de [389] müslümanların bir ikmal merkezi haline geldi.

48 senesinde Halîfe Mucâviyet karadan ve denizden KusfanÜniyye (İs­tanbul) nin fethini sağlamak için Sufyân tbn cAvf kumandasmda büyük bir ordu teçhiz etti. Kumandanla birlikte, 'Abdullah İbn <Abbâs, * Abdullah tbn cOmer, 'Abdullah tbnu'z-Zubeyr ve Ebü Eyyûb el-Enşârl gibi sahabenin bazı ileri gelenleri de bu sefere katılmışlardı. Ordu, istanbul önlerine kadar geldi; müslümanlarla rumlar arasında şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak şehir sur­larının mukavim ve stratejik mevkiinin emin olması dolayısıyle şehre gir­mek mümkin olmadı. Muhasara esnasında meşhur şahabı Ebü Eyyûb el-En-şârl şehid düştü; şehir dışında surlara yakın bir yerde defenedildi. Müslüman­lar asker ve gemi olarak büyük kayıplar verdikleri için Şâm*a geri dönmek zorunda kaldılar [390].

Tarihleriyle birlikte zikrettiğimiz bu fetih hareketleri, Hazreti Peygam­berin parmakla sayılabilecek kadar az ashabiyle Mekke'den Medine'ye hicret edip orada ilk Şehir Devletini kurduktan sonra geçen 50 sene gibi kısa bir zaman içerisinde İslâm'ın kazandığı zaferlerin tarihe geçmiş belgeleridir. Fetihler bundan sonra da devam etmiş, Mâverâunnehr ve Hârizm'in fethi 93 senesine kadar tamamlanmış, 96 senesinde ise Çin hududuna gelinmiştir. Garpta ise, 92 senesi Şaban ayından itibaren Târik kumandasındaki müslü­manlar, Afrika sahillerinden dört gemi ile İspanya fethi için harekete geç­miş bulunuyorlardı [391].

Hicretin birinci asrı boyunca, Avrupa'nın batıdaki en uzak noktasından doğudaki Çin hududuna kadar bir şerit halinde uzanan toprakların büyük islâm İmparatorluğu hudutları içerisine girmesinde dikkati çeken en mühim husus, bu fetih hareketlerinden büyük bir kısmının bilhassa genç sahabîlerin çoğunlukla hayatta bulundukları bir devirde gerçekleşmiş olmasıdır. Bu, tabii olarak, fetih için merkezden doğuya, batıya ve kuzeye çıkartılan sefer

heyetlerinin bacında veya içinde, gerek kumandan olarak ve gerekse er ola­rak büyük sayıda şahabı guruplarımada yer almış oldukları neticesini do­ğurur; ara bilgi, dikkat ve tecrübe isteyen harp hareketlerinde, Hazreti Peygamberle birlikte bir çok gazvelere iştirak etmiş ve onun strateji bilgi­sinden yararlanıp tecrübe edinmiş sahabüerden istifade etmemek elbette düşünülemezdi. Nitekim '(/iümu'J-fcu&ffrâde hadîs ravilerinin "buldan" ve "evtâV'ına bir fasıl ayıran el-Hâkjm Ebü cAbdillah, Hazreti Peygamberin vefatından sonra bir çok sahabîlerinin Medine'den ayrıldıklarım ve muhtelif ülkelere yerleştiklerini söyler [392].

El-Hâkim'in verdiği bilgiye göre, sahabeden CAİİ tbn Ebl fâtih, Sacd tbn Ebl Vakkfis, Sa(ld İbn Zeyd tbn *Amr tbn Nufeyl, 'Abdullah İbn Mee<ûd, Habbâb Ibnu'l-Erett, Sehl tbn Huneyf, Ebü Katâde İbn Rib% Selmfin el-Farisi, Huzeyfe Ibnu'l-Yemân, cAmmâr İbn Yâsir, Ebü Müsal-Eş'arl, Ebü MesSıd el-Enşârl, el-Berâ' tbn 'Âzib, 'Abdullah tbn Yezld el -Hatmi, en-Nu(-mân İbn Mn^airin ve kardeşi Ma'kıl tbn Mukarrin, en-Nucm3n İbn Buşeyr; el-Muğire tbn Şul*, Cerlr İbn cAbdillah el-Beceli, cAdiy İbn Hatim et-Tpâ*!, TJrva İbn Muzarris et-fâ'I, 'Abdullah İbn Ebl Evfâ, Eş'ag İbn Kays, Câbİr tbn Semura, Huzeyfe tbn Esld el-Gıfârl ve daha bir çok sahabî, Küfe'ye yer­leşmiş ve bunların çoğu orada defnedilmişlerdir [393].

cUtbe tbn Gazvan, cImrân tbn Huşayn, Ebü Bereze el-Esleml, Mihcen tbnul-Endra', 'Abdullah tbn Muğaffel el-Muzenl, Ma'kıl tbn Yesâr, 'Ahdur-rahman İbn Semura, Ebü Belere, Enes tbn Mâlik (107 yaşında ölmüştür), Hişfim tbn 'Âmir, Ebü Zeyd el-Enşârl, (Amr tbn Ahtab, Şâbit tbn Zeyd, Mucâşi3 tbn MesSid ve kardeşi Mucâlid, (Â*iz tbn cAmr el-Muzenl, Kurra tbn lyâs el-Mozenl, 'Abdullah tbnu'ş-Şıhhlr, Mu'âviye İbn Hayede ve bir çok sahabî Basra'ya yerleşmişlerdir [394].

'Ukba İbn 'Âmir el-Cuhenl, <Amr tbnul-'Âş, oğlu 'Abdullah tbn 'Amr, Cârice tbn Hugafe, 'Abdullah tbn Sa'd tbn Ebl Şerh, Mahmiye tbn Cez\ 'Abdullah Ibuu'l-Hâri8 İbn Cez', Ebü Basra el-GıfâH, Ebü Sa'd el-Hayr, Mu'âg tbn Enes, Mu'&viye tbn Hudeyc, Ziyâd tbnu'l-PJâris, Meeleme tbn Huhalled ve daha pek çok sahabî Mısır'a gelmişlerdir [395].

Es-Suyüt?'nin açıkladığına göre, İmam Muhammed Ibnu*r-Rabic el-Cizi Mısır'a giren sahabîler hakkında bir kitap telif etmiş ve bu kitapta 140 kadar sahabî ismi zikretmiştir. Bizzat kendisi, yani es-Suyütî ise, bazı tarih kitap-İmandan da yararlanarak aynı konuda telif ettiği kitapta Mısır'a dâhil olan 300 ü aşkın sahabî ismi vermiştir" [396].

Ebû 'Ubeyde Îbnu'l-Cerrâh, Bilâl tbn Rabâh, 'Ubâde İbnu'ş-Şimit, Hu'âz tbn Cebel, Sa'd tbn 'Ubâde, Ebu'd'Derdâ', Şurahbîl tbn Şasene, Hâlid lbnu*l Velld, *Iy5z İbn Ganim, el-Fazl tbn 'Abbâs tbn (Abdi'l-Muttalib (Ür­dün'de medfûndur), Ebü Mâlik el-Eş'arl, 'Avf İbn Mâlik el-Eşcal, gevbân, Şeddâd tbn Evs, Fuzâle tbn 'Ubeyd, 'Amr İbn 'Anbese, el-Çârig İbn Hişfim, Mu'âviye İbn Ebl Sufyân, Vâgile lbnu'1-Eska', (Busr tbn Ebl Ertât, Hubeyb tbn Meseleme, ez-Zahhâk tbn Kaya, Kubag tbn Eşyem, el-Trbâz tbn Sâriye, 'Abdullah tbn Busr, (Utbe İbn 'Abdi's-Snleml, 'Abdullah İbn Havale, Ka*b tbn Murra, Ka*b tbn cIyâz, el-Mikdâm tbn Ma'dî Kerih ve diğer bir çok sa­habî Şam'a inmişlerdir [397].

'Adiy tbn 'Amire el-Kindl, Vâbişa İbn Ma'bed el-Esedî, el-VeUd İbn :Ukbe Cezlre'ye [398]so; Burayde tbn Huşyab el-Esleml (Merv'de medfûndur), Ebü Bereze el-Eşlemi, el-Hakem îbn 'Amr el-Gıfârl, 'Abdullah tbn Hâzim el-Esleml (Nîsâbür'da medfûndur), Kasem tbnul-'Abbâs (Semerkand'da medfûndur) ve diğer bazı sahabe de  Horasan'a yerleşmişlerdir [399].

Fetihlerle birlikte muhtelif memleketlere dağılan sahabîlerin sayısı hak­kında elimizde kesin bir bilgi yoktur. Biz yukarıda, sadece bir misal olmak üzere, el- Hakim tarafından verilen küçük bir listeden tanınmış bir kaç isim nakletmekle iktifa ettik. Fakat gerçek olarak bilinen husus şudur ki, az ol­mayan bir sahabî topluluğu fetihlerle birlikte çeşitli ülkelere dağılmış ve İs­lâm'ın gayesini gerçekleştirme yolunda gayret sarfetmişlerdir. Bu gayenin gerçekleştirilmesi için takip edilen yol ise, fethedilen ülkelerde ilk iş olarak hem ibadet hem de ilim merkezi olabilecek mescidler inşa etmek olmuştur. Bu husus, Hazreti Peygamber devrinde de görülen ve üzerinde ibretle durul­ması gereken bir konudur. Nitekim hicret senesi, Mekke'den Medine'ye ge­lirken &ubâ'da konaklayan Hazreti Peygamber, orada ilk mescidi inşa ettiği gibi, Medine'ye vardığı zaman yine ilk işi Mescid'i Nebevinin inşan olmuştur [400].

Hicretin 13 üncü senesinde Şam'ın kalesi olan Dımaşk, cAmr îhnu'l-'Aş, Şurahbll İbn Hasene, Kays İbn Hubeyre, Ebü 'Ubeyde İbnul-Cerrâh ve Hâlid İbnu'l-Velld gibi meşhur sahabîlerin kumandasındaki müslümanlar tara­fından zabtedilince, yapılan ilk iş, yine bir mescid yeri tesbit etmek olmuştu. Bu tesbit işini de ilk defa Ebü cUbeyde İbnu'l-Cerrâh yapmıştı. Ancak mesci­din binası, 88-96 senelerinde Emevî halifesi el-Velld Ibn cAbdi'l-Melik tara­fından gerçekleştirildi. Bu mescid halen Umeyye Camii adiyle maruf ve mevcuttur [401].

Müslümanlar* 16 ncı Hicret senesinde 'Irak'ın fethi üzerine yaşamağa alıştıkları şehirler biçiminde Basra'nın temelini attıkları zaman, mescidi ve dârul-Smâresi daha önceden tamamlanmış bulunuyordu [402]. Fakat Basra iki nehir ağzında rutubeti bol bir şehir olmuştu. Müslümanlar, daha kuru ve çöl iklimine daha yakın bir başka şehrin kurulmasını düşündükleri zaman, bu düşünceyi gerçekleştirmekte gecikmediler. Meşhur şahabı Safd Ibn Ebi Vakkâş, iki arkadaşını bu şehrin kurulabileceği daha müsait bir yer tesbiti için görev­lendirdi. Selmân el-FârisI ve Huzeyfe İbnu'l-Yemân, Fırat'ın batısında Hî-re'ye yakın bir yeri seçtiler. Bu sırada Medâ'in'de bulunan Sa(d Ibn Ebî Vak­kâş, hicretin 17 nci senesinde 40 bine yakın askeriyle tesbit edilen bu yere gelerek yerleşti, önce kamış ve ağaç dallarından yapılan, fakat çabuk yandığı için Halîfe cOmer tbnu'l-Hattâb tarafından kerpiçten yapılması emredilen ev­leriyle yeni kurulan bu şehir, kısa bir zaman içinde sayılı ilim merkezlerinden biri olarak Küfe adiyle şöhret kazandı, tşte bu şehir kurulurken merkezine bir de mescid inşa edilmişti. Bu mescid, aynı zamanda, şehrin muhtelif yön­lerine uzanan yolların birleştiği bir nokta olmuştur. Bu yollardan birisinin üzerinde ve mescide iki yüz adım mesafede Sa'd Ibn Ebi Vakkâş'ra evi ve Beytu'1-mâl bulunuyordu [403].

Hicretin 16 ve 17 nci senelerinde müslümanlar tarafından kurulan Bas­ra ve Küfe şehirleri, tanınmış birer ilim merkezi oldukları gibi, Küfe'nin <A1Î Ibn Ebi T âlib tarafından hilâfet merkezi olarak intihab edildiği de malumdur.

Hicretin 21 inci senesinde Iskenderiyye'nin fethinden sonra <Amr İbnu l-*Aş tarafından inşa edilen eI-Câmitu*l-tatîk veya CamiSı *Amr da, Mısır'da Babilon kalesinin şimalinde bulunuyordu. Uzunluğu 50, genişliği 30 zira olan bu mescid, küçüklüğü dolayısıyle el-Velld İbn cAbdi1-Melik tarafından geniş­letilmiştir [404].

48 inci senede Mu(âviye tarafından Afrika'ya gönderilen bir başka sa-habî cUkbe Ibn Nâf ic, müslüman olan berberilerin de yardımıyle büyük zaferler

kazanmıştı. Ordusunu ve elinde bulunan malları düşmana karşı korumak için bir şehir kurulmasını planladığı zaman, önce bir Dâru'l-Smâre ve bir de mescid inşa etmeyi unutmadı. Ancak namaz kılanlar için oldukça dar gelen bu mescidin genişletilmesini halifeye yazmış, o da mescid civarındaki arazinin satın alınarak genişletilmesini emretmiştir. Daha sonraları müteaddit defalar yenilenen ve genişletilen bu mescid, bugün Tunus'ta Kayrevân Camii olarak meşhurdur ve sahabî tUkbe Ibn Nâfi* tarafından kurulan bu şehir de Kayrevân'dır [405].

Müslümanların fethettikleri ülkelerde ilk iş olarak mescid inşa etmeleriyle ilgili iki misal de uzak şarktan verilebilir. El-Velîd Ibn 'Abdi'l-Melik hilâfet makamına geçince (H. 86-96), Muhemmed İbnu'l-Kâsım kumandasındaki bir ordu Hindistan s eferine çıkmış (89) ve her hangi bir mukavemetle karşı­laşmadan Deybîl'i ele geçirmiştir. Onun da buradaki ilk işi bir mescid inşa etmek olmuştur [406]. 'Abbasi halifesi Ebü Ca'fer el-Manşür (H. 136-158) za­manında ise Keşmir alınmış ve burada da bir mescid inşa edilmiştir [407].

tşte, bazı misalleriyle açıklamağa çalıştığımız fetihler ve bu fetihlere pare-lel olarak çoğalan ve birer medrese hüviyetini taşıyan bu mescidler, âlim saha­bîlerin önderliğinde bazı ilim merkezlerinin teşekkül etmesine sebep olmuştur. Bu merkezler, daima İslâm'ın çizdiği yolda, fakat bulundukları muhitin örf, âdet ve düşünce tarzlarından da mülhem olarak asırlarca ilim sahasında önderlik etmiş, Kur'ân ve Hadîs ilimlerinin gelişip yayılmasında en mühim âmil olmuşlardır. [408]

 

2. Bazı ilim merkezleri

 

a. Medine

 

Alim sahabîlerin gayretleriyle teşekkül eden ilim merkezlerinin başında, Dâru'l-Hlcre adiyle de şöhret kazanan Medine'yi zikretmek gerekir; çünkü burası, Hazreti Peygamberin ve ashabının Mekke'den hicretle İslâm İmpara­torluğunun temelini attıkları ilk şehirdir. İslâm teşriinin büyük bir kısmı burada oluşmuş, Hazreti Peygamber hadîslerinin çoğunu burada söylemiştir. Şehrin her köşe ve bucağında ondan bir hatıraya rastlamamak mümkin de­ğildir. Bu itibarla sahabenin kibarı, onun vefatından sonra da buradan ayrıl­mayı hoş karşılamamış, onun kabrine yakın olmayı, onunla birlikte yaşamak kadar değerli saymıştır.

Hadîs ve fıkıh sahasında şöhret kazanmış pek çok sahabî Medine'de ya­şadığı için, burası, Hazreti Peygamberi görmeyen, fakat onun hadîslerini eıı yakın arkadaşlarından işitip hıfzetmek isteyen hadîsçilerin devamlı ziyaret-gâhı olmuş, tıpkı bir ticaret merkezi gibi, hadîs almağa gelenlerle dolup bo­şalmıştır.

Medine'de yaşayan ve hadîs sahasında otorite olan bu sahabîlerin ba­şında Ebü Bekr eş-Şıddîk, cOmer İbnu'l-Hattâb, halîfe olarak Küfe'ye inti­kalinden önce cAli İbn Ebî fâlib, Ebû Hurayra, Ummu'l-mu'minin cAişe, 'Abdullah İbn €Omer, Ebü Sa'îd el-Hudrî ve Zeyd İbn Sabit'i zikretmek ge­rekir. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu sahabîlerden dördü. Ebü Hurayra, 'Abdullah ibn cOmer, Ummu'l-mu'minin £Aişe ve Ebû Sacid el-Hudrl, çok badis rivayet etmekle şöhret kazananlardandır (mukgirûn). Zeyd tbn Şâbit ise, Kur'ân ve Sünnet ahkâmına vâkıf 45 senesinde vefat edinceye kadar, dört halife devrinin kaza, fetva, kıraat ve feraizle ilgili meselelerinde kendisine başvurulan önderlerinden birisi idi [409].

Mescidlerin birer medrese veya ilim müessesesi olarak da hizmet gör­dükleri ve Mescid-i Nebevinin hicretle birlikte kuruluşundan itibaren böyle bir hüviyete sahip olduğa gözönünde bulundurulursa, Hazreti Peygamberin vefatından sonra da bu seçkin sahabî topluluğunun idaresinde aynı hizmeti başanyle yürüteceğinden şüphe edilemez. Filhakika hadîs ve fıkıh sahasında birer otorite olarak bilinen Sa*îd Ibnul-Museyyib [410], cUrva ibnuVZebeyr [411], ibn Şihâb ez-Zuhrî [412]'Ubeydullah İbn <Utbe İbn Mes'üd» [413], Salim İbn cAbdil-lah İbn 'Ömer[414], el-Çâsım İbn Muhammed İbn Ebî Bekr» [415], Mevlâ İbn cOmer lakabiyle tanınan Nâfi [416] ve daha bir çok tîbi'î, bu medresede ve bir kaçının isimlerini zikrettiğimiz bu sahabîlerin dizleri dibinde yetişmişlerdir. Yine bunlar sayesinde Medine, hadîs işitmek, hadîs almak veya hadîs toplamak iste­yenlerin ziyaretgâhı olmakta devam etmiştir. [417]

 

b. Mekke

 

İlk vahiyle Islâmî davetin başlangıç şerefine nail olmasına rağmen, halkı, Hazreti Peygambere ve etrafındaki bir avuç müslümana reva gördükleri teh­dit ve işkencelerle onların hicret etmelerine sebep olan bu şehir, ancak sekiz sene sonra, müslüman fethiyle tarihteki gerçek yerini almıştır.

Fetihten sonra Hazreti Peygamber Mu*âz İbn Cebel'i Mekke'de bırakmış ve Mekke halkına Kur'ân ve Sünnet ahkâmını ve kıraati öğretmesini ona em­retmişti. Mucâz, Hazreti Peygamberin genç ve âlim sahabîlerinden biri idi ve onunla birlikte bütün gazvelere iştirak etmişti [418].

Mu'âz İbn Cebel ile birlikte Mekke'de daha bîr çok sahabî yerleşmiş bu­lunuyordu. El-Hâkim en-Neysâbüri bunlardan bazılarının isimlerini verir: Ebü RabFa el-Muhzüml'nin oğulları(Ayyaş ve cAbdullah, el-Hârig tbn Hişâm, <Ikrime İbn Ebî Cehl, cAbdullah tbnuVSâ*ib el-Mahzümî ki Kâri'u'ş-şahabe olarak bilinir, cAttâb İbn Esîd ki Hazreti Peygamberin Mekke'deki halifesi idi, kardeşi Çâlid İbn Eald, el-Hakem İbn EbiVÂs, cOgmân tbn Tolta, cUkbe tbnul-Hârig, Şeybe İbn tOgmân, Şafvân İbn Umeyye, Ebü Mahzüre, Süheyl İbn <Amr ve diğerleri[419].

Fakat Mekke medresesi» asıl 'Abdullah İbn 'AbbâVın Basra'dan dönüşün­den sonra kuvvet kazanmıştır [420]. Daha önce gerek tefsir sahasındaki mevkiine temas ettiğimiz ve gerekse eÂbâdUet ve fetva vermekle şöhret kazanmış yedi şahabı arasında zikrettiğimiz İbn tAbbâs, rivayet ettiği 1700 e yakın hadis-le de en çok hadis rivayet eden yedi sahabî (mnkgirûn) den birisi olarak da biliniyordu [421]. İşte bu ilmî kapasite ile el-Beytn*l<-Harâm*da oturan ve tale­belerine tefair, hadis, fıkıh ve edeb öğreten İbn 'Abbâs ile Mekke medresesi ilmî bir şöhret kazanmış ve pek çok talebe yetiştirmiştir. Bu talebelerden bil­hassa üçü, mevâHden olmakla beraber tefsir ve hadîs sahalarında riyadesiyle meşhur olmuşlardır. Bunlardan' birisi, İbn <AbbâVın Kur'ân tefeiriyle ilgili akvalini rivayet etmekle şöhret kazanan Mucâhid İbn Cebr [422], birisi Mekke'nin zâbid ve fakihlerinden, ayni zamanda  hacc menâsikini en iyi  bilenlerden olan £Atâ3 tbn Ebl Rabahki [423] Mescid-i Haramda etrafında toplananlara fıkıh anlatır, hadîs rivayet eder ve dinî meseleleri öğretirdi. Üçüncüsü ise, pek çok sahabîden ders almış, sonra Ibn fAbbâs'm talebesi olmuş, Mekke'nin meşhur fakîh ve müftîlerinden sayılan favüs îbn Keysândır. [424]

Şurasını da unutmamak lâzımdır ki, Mekke, sonra da Medine, bir hacc ve ziyaret mahalli olmaları itibariyle her iki şehrin de îslâm âleminde ayrı bir mevkii vardır. Her sene buralara gelen binlerce ziyaretçi arasında muhtelif ülkelerin fakîh, müfessir ve muhaddislerinin de bulunması, ilim hayatının canlılığını muhafaza etmesini sağlayan başlıca âmillerden birisi sayılmak icab eder; çünkü bu çeşit toplantılarda cereyan eden müzakerelerin, bilhassa hadîs­lerin teyîd, takviye ve neşri yönünden rolü çok büyüktür. [425]

 

c. Küfe

 

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi Küfe, Şimale uzanan îslâm fütuhatı sırasında ordu karargâhı olarak tesis edilmiş bir şehirdi. Bununla beraber bu şehrin bulunduğu ülke, yani cIrâk, geçmiş asırların medeniyet izlerini taşıyan bir yer olup, Babillilerin, Asurlarm, Keldanilerin, Fürs ve Rumların hepsi burada birbirinden farklı devletler kurmuşlardı. Müslümanlar cOmer îbnu'l-Hattâb devrinde buraları istilâ edip Basra ve Küfe şehirlerini kurunca, Me-dâin'in hazineleri* Babil ve Hire'nin medeniyeti buralara intikal etmiş [426], her iki şehir de kısa bir zamanda ilim dünyasının iki büyük merkezi haline gel­miştir.

Küfe, bidayette bir ordu karargâhı olarak kurulduğu için, ordu içinde bulunan bir çok sahabî buraya gelmiş bulunuyordu. Fakat cAIi tbn Ebi f âlib'in Medine'yi terkederek hilâfet merkezini Küfe'ye nakletmesinden sonra şehir geçici bir karargâh merkezi olmaktan çıkmış, her gün süratle genişleyen bü­yük bir devletin makam olmuştur. Bu sebepten pek çok sahabe buraya yer­leşmiş ve ömürlerinin sonuna kadar burada yaşamışlardır.

Küfe'ye yerleşmiş, olan sahabîlerin ilim yönünden en meşhurları, şüphe­siz CAU Ibn Ebl Tâlib ve 'Abdullah Ibn Mes'ûd idi. Ancak <AH Ibn Ebi T âlib'in Küfe hayatı, ilminden çok siyasete dönüktü ve vaktinin çoğunu harplerle geçiriyordu. Daha halifeliğinin başlangıcında, Ummu'l-mu'minln (Aişe ile Basra çöllerinde dövüşmek zorunda kalmış, bunu Mucâviye ile olan çatışması takip etmişti. Fakat bu çatışmanın ortaya çıkardığı haricîler kadar biç bir şey her halde onu meşgul etmemiştir. Bütün bu meşgaleler, onun ilim için zaman ayırmasına daima engel olmuştur.

'Abdullah Ibn Mescûd'a gelince, Küfe medresesi, varlığını ve şöhretini ona borçludur, denilebilir. Ibn MesSid ilk müslüman olan altı kişinin altın-cıswhr." Önce Habeşistan'a sonra Medine'ye hicret etmiştir. Uzun müddet Hazrcli Peygamberin hizmetinde bulunmuş, bu arada Kur'ânı hıfzetmiş, manâ* sim en iyi bir şekilde öğrenmiştir. Hazreti Peygamberin hizmetinde bulunmağı ise ona, onun sözlerini, fiil ve hareketlerini yakından öğrenmek imkânını ver­miştir. Geniş bilgisi dolayısıyle sahabenin ilk devre âlimlerinden biri sayılan İbn Mes*üd, Halife cOmer İbnu'l-Hattâb tarafından öğretim için Küfe*ye gönderilmiştir [427]. Onun buraya gelişinden sonradır ki Küfe medresesi teşek­kül etmiş ve bu medreseden 'Alkame Ibn Kays [428], el-Esved tbn Yezld [429], Mesrük lbnu'l-Ecda [430]«Ubeyde Ibn eAmr es-Selmânl [431], el-Hâriş Ibn Kaya [432], 'Âmir Ibn Şerâhîl eş-ŞaT)! [433] gibi tanınmış tâbi(ûn uleması yetişmiştir. Fakat şurasını unutmamak gerekir ki, Küfe'ye yerleşmiş ve Küfe medresesinin gelişmesinde büyük rol oynamış olan tâbi'ûn ulemasının hepsi de, Ibn MesSid'un talebesi değildi. Bunların büyük bir kısmı, Mekke ve Medine'de yetişmiş, son­radan Küfe'ye yerleşmişlerdir. cOmer İbnu'l-Hattâb tarafından Küfe kadılığı­na tayin edilen ve uzun müddet bu vazifede kalan Şurayh Îbnu'l-Hârig [434], Ibrâhîm en-Nahacî [435], Sa(îd Ibn Cubeyris [436] bunlardan bazılarıdır. Hanefî mez­hebinin büyük imamı Ebü Hanîfe en-Nucmân Ibn Sâbitin de [437] bu medrese­nin yetiştirdiği talebelerden biri olduğunu unutmamak lâzımdır. [438]

 

d. Basra

 

Baha önce el-Hâkim en-Neysâbürî'den naklen belirttiğimiz gibi [439], Bas­ra'da da pek çok sababt kalmış ve bunların hi m metleriyle burada da bir med rese teşekkül etmiştir. Basra'da kalan sahabîlerin ilim yönünden en meşhur­ları şüphesiz Ebü Musa'l-Eş'arI ve Enes İbn Mâlik idi; 'AH İbn Ebl ^âüb'in hilâfetinde cAbdnlIah İbn 'Abbas'ın da Basra'ya vali olarak tayin edildiği malumdur [440]. Bu sahabîler yanında hadîs rivayetleriyle tanınan (Imrân tbn Husayn [441], Ma'kıl tbn Yesâr [442], 'Abdurrahman İbn Semura [443] ve daha bir ço\ sahabîyi saymak mümkindir. Fakat bunların arasında Kur'ân ve Hadîs bilgi­siyle tanınan ve fakîh olarak da şöhret kazanan sahabî Ebü Mû8a'l-Eştarî [444]idi. Enes İbn Mâlik ise, küçük yaşında Hasreti Peygamberin yanına gelmiş -v« on seneye yakın bir müddetle ona hizmet etmiştir. Bu zaman zarfında Hasreti Peygamberden pek çok hadis işiten Enes, rivayet ettiği 2286 hadîsle mukairûn arasında üçüncü sırayı almıştır [445]. Sonradan Basra'ya yerleşmiş olan bu büyük sahabî orada uzun müddet yaşamıştır. Onun Basra'da en son Ölen sahabî olduğu söylenir [446].

Bu medresede yetişen tâbiSuı arasında el-Hasanu'I-Başrf [447] ve Muham-med İbn SHn [448] en çok şöhret kazananlardandır. Ebu*l-*Âliye Rufey1 İbn Mihrân [449], tbn cAhbâs'in yakın arkadaşlarından Ebu'ş-Şacgâ3 Câbir tbn Zeyd [450], £atâde İbn Di'âme [451], Mutarrıf İbn «Abdillah [452], Ebü Burde İbn Ebl Müsâ [453] ve daha bir çok tanınmış tâbi'î ve etba*ı bu medresenin yetiştirdiği ulema­dandır. [454]

 

e. Şâm

 

Şam'ın müslümanlar tarafından fethinden sonra ahalisinden pek  çok kimse İslâm'a girmişti. Ancak, bilindiği gibi İslâm, sadece inanç ve bu inancin ikrarından ibaret bir din değildir. Bu inancın yanında, gerek ibadet yö­nünden ve gerekse halâl ve haram yönünden ameli gerektiren bir takım mü­kellefiyetler de vardır ki, bunların inançtan ayrı mütalâa edilmeleri müm-kin değildi; çünkü hepsi de inancın zorunlu bir neticesi idi ve bunlar olmak­sızın inancın varlığına hükmedilemezdi. Bu itibarla kim olursa olsun İslâm'a giren bir kimsenin gerçekten müslüman olabilmesi için gerek bu ibadetleri ve gerekse halâl ve haramı en ince teferruatına kadar bilmesi ve tatbik etmesi gerekiyordu; bu ise sistemli bir eğitim ve öğretime ihtiyaç gösteren bir işti. Nitekim Hazreti Peygamber, bîr kabilenin veya bir şehir halkının İslâm'ı kabul etmesi üzerine oraya hemen ibadet ahkâmını, halâl ve haramı öğretecek bir hoca göndermekte gecikmiyor, onların İslâm'ı tatbik etmelerini sağlayacak her türlü bilgiyi edinmelerine imkan hazırlıyordu.

Halîfeleri devrinde fetihler süratlendiği zaman Hazreti Peygamberin sünneti aynen tatbik edilmiş ve fethedilen ülke halkına İslâm'ı öğretecek hocalar gönderilmiştir. Şâm da bu ülkelerden biridir. Fethi üzerine ordu kumandanlarından Yezid İbn Ebî Sufyân, Halîfe (Omer İbnu'l-Hattâb'a Şint halkının, kendilerine Kur'âni öğretecek ve Fıkıhta derinleştirecek kimselere ihtiyaçları olduğunu yazmış, cOmer de oraya Mucâz tbn Cebel'i, cUbâde -İbnu'-ş-Şâmit'i ve Ebu'd-Derdâ'ı göndermiştir [455].

Mucâjg İbn Cebel, sahabenin halâl ve harama vakıf ileri gelen âlimlerin* den birisi idi. Hazreti Peygamber, hem İslâm'a davet etmesi, hem de halftl ve haramı öğretmesi için Yemen'e bir elçi göndermek lüzumunu hissettiği zaman Mu'âg'ı seçmişti. İbn 'Abbâs'm, kendisinden rivayet ettiği bir haber­den öğrendiğimize göre, Mu'âz bu elçilik işini şöyle anlatmıştır: "Hazreti Pey­gamber beni (Yemen'e) gönderirken şöyle dedi: Sen ehl-i kitaptan olan bir kavme gidiyorsun. Onları (önce) Allah'tan başka ilâh olmadığına ve benim O'nun Rasûlü olduğuma şehadet etmeğe davet et. Eğer buna itaat ederlerse onlara Allah'ın gece ve gündüz beş vakit namazı üzerlerine farz kıldığını bil­dir. Eğer buna itaat ederlerse, onlara Allah'ın, zenginlerinden alınıp fakir­lerine verilmek üzere sadakayı üzerlerine farz kıldığını bildir. Eğer bana itaat ederlerse, mallarının en iyi kalitede olanını almaktan sakın; mazlumun duasın­dan kork; zira onanla Allah arasında perde yoktur' [456].

Mekke'nin fethinden sonra Hazreti Peygamber şehir halkına halâl ve haramı öğretecek birisini bırakmak zaruretini hissettiği zaman, yine MucSe*i seçmişti. Şam'ın fethinde ise, cOmer İbnu'l-Hattâb'ın oraya gönderdiğisa-habîler arasında keza Mucaz. İbn Cebel vardı [457].

Diğer iki sahabî 'Ubâde Ibnu'ş-Şâmit ve Ebu'd-Derda'ın da vücûduyle teşekkül eden Şâm medresesi, 'Ubâde'nin Humuş'ta, Ebu'd-DerdâJın Dımask-ta ve Mucâz îbn Cebel'in de Filistin'deki eğitim ve öğretim faaliyetleriyle, tâbi'ûndan pek çok. ilim adamı yetişmiştir. Ebü İdrls el-Havlâni (* A'ig Îbn 'Abdillah) [458], Sâlîm Îbn 'Abdillah el-Muhâribî [459], Ebü Süleyman ed-Dârânî [460], Çablsa İbn Zu'eyb [461], Mekhûl Îbn Ebî Müslim [462], Recâ* îbn Hayve [463] bun­lardan bazılarıdır. Daha sonraki tabakadan ve 157 senesinde vefat eden meşhur fakîh ve muhaddis el-Evzâ*! de bu medresenin yetiştirdiği imamlardandır [464]

 

f. Mısır

 

Mısır'ın fethiyle, diğer fethedilen ülkelerde olduğu gibi, buraya da pek çok sahabî gelip yerleşmiş ve İslâm dini ahkâmını öğretip neşretmişlerdir. Mışır*da yerleşen sahabîlerin en meşhuru, şüphesiz, 'Abdullah' Îbn cAmr tbni'-l-'Âs'tır. Ebü Hurayra'nın da şehadet ettiği gibi, Hazreti Peygamberden pek çok hadîs işitmekle şöhret kazananlardan biri olan bu sahabî, aynı zamanda işittiği hadîsleri yazmakla da tanınmıştı. Onun bu suretle meydana getirdiği sabifeye Şâdıfca adım verdiğini ve bu sahîfenin torunları tarafından rivayet edildiğini daha önce zikretmiştik [465].(Abdullah Îbn *Amr yalnız hadîs sahasında değil başka sahalarda da geniş bilgi sahibi idi. Îbn Hacer'den öğrendiğimize göre bu genç sahabî Tevrat'ı da okuyordu [466]. Îbn Sacd ise onun Süryanî di­lini de bildiğini kaydeder [467].

'Abdullah, babası 'Amr îbnu'l-'Âş'ın Mu'âviye tarafından Mısır'a vali tayin edilmesi üzerine bu ülkeye gelip yerleşmişti. Babasının vefatından sonra bir müddet için onun yerine getirilmiş, azledildikten sonra da Mısır'da yaşamağa devam etmiştir, 8u arada hacc ve umre için Mekke'ye gitmiş, Şam'a seyahat etmiş, sonra yine Mısır'a dönmüştür. Vefat edinceye kadar Mısır'da yaşayan 'Abdullah buradaki medresenin başta gelen imamalanndan biri olmuştur [468].

'Abdullah İbn 'Amr'daıı başka Mısır'a gelmiş ve oraya yerleşmiş daha pek çok sahabî vardır. Yukarıda es-Suyütfye istinaden 300 ü aşkın gahabî-nin Mısır'a geldiğini kaydetmiştik. Bunların büyük bir kısmı devamlı olarak orada kalmamış olsa bile, kalanların himmetiyle bir medresenin teşekkül et­miş ve pek çok tâbi'ûn ve etfba'ı ulemasının yetişmiş olacağı tabiidir. Nitekim Mısır müfti ve muhaddisi Ebu'1-^ayr Mersed İbn 'Abdülah [469]*, Yezld İbn Jibl rlubcyb [470], 'Ömer lbnu'l-HSriS [471], 'Abdullah İbn Süleyman et-Tavü [472], «Abdur-rahman İbn Şurayh el-Gâfikî [473], Hayve İbn Şurayh et-TucIbî [474] Mısır med­resesinde yetişmiş âlimlerden bazılarıdır. Yezld İbn Ebî Hubeyb'in dizi dibinde yetişmiş olan el-Leyg İbn Sa'd [475] ve 'AbduUah İbn Lehra [476] ise, kendi zamanlarında Mısır'ın iki büyük badîsçisi idiler, [477]

 

3. Hadîslerin yayılması ve "er-Rıhle fî talebi'l-hadis"

 

Yukarıda, üzerinde durduğumuz bahİBİer bize açıkça göstermiştir ki, İslâm'ın bidayetinden itibaren fetihlerin çoğalması ve bir çok ülkenin İslâm devleti hudutları içine girmesi, sahabenin, islâm'ın beşiği olan Mekke ve Me­dine'den ayrılmalarına ve çeşitli ülkelere dağılarak oralarda yerleşmelerine yol açmıştır. Bu sahabîlerden he* birinin kendisine has ilmî bir şahsiyeti vardı ve her birinin bulundukları yerlerde teessüs eden medreseler üzerindeki fonk­siyonları da birbirlerinden farklı idi. Bunun başlıca sebebi, bütün sahabîlerin, Hazreti Peygamberin söz ve fiillerini, yahut dine taalluk eden bütün mese­leleri aynı derecede bilmemeleri idi. Yukarıdada işaret ettiğimiz gibi, Medine medresesinin teşekkülünde en büyük rolü 'Abdullah tbn 'Ömer oynamıştı. Mekke'de 'Abdullah İbn cAbbâs, Kûfe'de «Abdullah İbn Mes'üd, Mısır'da 'Ab­dullah İbn 'Amr îbni'l-'Âş, Basra'da Ebû Müsâ el-Eş'ari ve Enes İbn Mâlik, Şam'da ise Mu(âg İbn Cebel, Ebu'd-Derdâ* ve 'Ubâde Ibnu'ş-Şâmit de kendi medreselerinin teşekkülünde aynı derecede rol oynamışlardı*. Bunların dı­şında aynı ülkelere yerleşen, yahut girip çıkan diğer sahabîleri de elbette göz-önünde bulundurmak gerekir. Ne var ki, biraz önce de işaret ettiğimiz gibi, her şahabının Hazreti .Peygamberden işitip gördüğü sök ve fiiller birbirinden farklı idî. Bunların arasında» Hazreti Peygamber hayatta kaldığı müddetçe onun yanından ayrılmayanlar, bîr başka ifade ile, onunla sohbeti uzun olanlar bulunduğu gibi, yanında az kalanlar, yahut sohbeti kısa sürenler de vardı. Bu, tabii olarak Hazreti Peygambere ait söz ve fiillerden, bîr şahabının bil­diğini diğer bir şahabının bilememesi neticesini doğurmuştu. Nitekim daha önce rakamlar vererek de açıkladığımız gibi, binin üzerinde hadîs rivayet et­tikleri için mufcsirün denilen yedi sahabî arasında bile hadîs sayısı bakımından oldukça büyük farklar vardır. En çok hadis rivayet eden Ebû Hurayra'nın 3800 ün üstünde hadîsi var iken, ondan sonra gelen 'Abdullah İbn 'Ömer'in 2600 küsur hadîsi rivayet edilmiştir. Bunun gibi, Enee İbn Mâlik'in 2286, Ummu'l-mu'nünln cÂişe'nin 2210, İbn 'Abbâs'ın 1969, Câbir İbn cAbdillah'ın da 1540 hadîsi vardır. Mukgîründan en az hadîsi olan kimse ise, 1170 hadîsle Ebü Sa^d el-ÇudrPdir. Bu rakamlar gösteriyor ki, bazı sahabenin işittiklerini diğer bazıları işitmemişlerdir. Bu ise tabii olarak şu neticeyi doğurmuştur: Bir sahabî hangi ülkeye göçedip yerleşmişse, o ülkede yalnız o sahabî tarafın­dan bilinen ve rivayet edilen hadîsler tanınmış, fakat o ülkeye uğramayan sa-habîlerin hadîsleri orada meçhul kalmıştır. İşte hadîs tarihinde zaman zaman rastlanan "Irak ehlinin hadîsi", yahut "Şâm ehlinin hadîsi", veya "Mısır eh­linin hadîsi'* tabirlerinin delâlet ettiği ntanâ budur. Eğer bir hadîs, Şam'a yerleşmiş bir sahabî tarafından rivayet edilmiş, fakat o hadîsi başka ülkelerdeki diğer sahabîler rivayet etmemişlerse, yalnız Şam ahalisince maruf olan bu hadis için **Şâm ehlinin hadîsi" demek kadar tabii bir şey olmamak gere­kir.

Değişik hadîslerin değişik ülkelerde yayılması, teşriî görevin ifasında farklı neticeler doğurmuştur. Bilindiği gibi sahabe devrinde teşriin başlıca üç kaynağı vardı: Kur'ânı Kerîm, Sünnet veya hadîs, sahabe içtihadı. Burada şunu hemen belirtmek gerekir ki, ictihad, Hazreti Peygamber tarafından sa­habeye yüklenmiş en mühim görevlerden birisi idi. Mu(âz İbn Cebel'i Yemen'e gönderdiği zaman ona, ne ile hüküm vereceğini sormuş, Mu'ag da "Allah'ın Kitabı ile, onda bulamazsam Rasûlu'llahın Sünneti ile, onda da bulamazsam içtihadımla" demişti. Hazreti Peygamber onun bu cevabından memnun ol­muş ve göğsüne vurarak "Allah'ın elçisinin elçisini, Allah'ın elçisini hoşnud edecek şekilde muvaffak kılan Allah'a hamdolsun" diyerek bu memnuniye­tini ifade etmişti [478]Bu bakımdan ictibad, çeşitli hâdiselerin zuhurunda, on­ların halli için her şahabının başvurması gereken teşriî görevlerden birisi sa-yıhyordur.

Her ne kadar Ebü Bekr ve 'Ömer İbnû'l-Çattâb'ın hilâfetlerinde, yani sahabenin henüz Medine dışındaki ülkelere fazlasıyle yayılmadıkları devir­lerde ortaya çıkan müşkillerin halli, çok defa aynı şehirde yaşayan sahabî-lerin görüşlerine başvurmak suretiyle hallediliyor ve mesele ile ilgili hüküm bir çeşit sahabe iema'ı olarak ortaya çıkıyor idiyse de, fetihlerin genişlemesi ve sahabenin dağılmasıyle, onlara başvurmak ve herbirinin görüşünü almak im­kânı ortadan kalkmıştı. Medine'de bulunan halîfenin, hakkında naaş bulun­mayan bir hâdise zuhur ettikçe, Küfe'de, Basra'da, Şam veya Mısır'daki sa­habe ileri gelenlerini toplaması ve onların hâdise ile ilgili görüşlerini alması kolay değildi. Bu sebeple teşri salâhiyetine sahip olan sahabîler, teşiî görev­lerini ya ferden, yahutta daha çok sahabenin bulunduğu yerlerde cemaat halinde yapmak zorunda kaldılar. Bu suretle, müslüman ülkelerin her birin­den, orada bulunan sahabî sayısı nisbetinde, hakkında nass bulunmayan mese­lelerle veya nussların tefsir ve izahı ile ilgili fetvalar sâdır olmağa başladı. Bunun neticesi olarak da, sahabe arasında sâdır olan bu ahkâm ile ilgili bir çok ihtilâf zuhur etti. Bu ihtilâfların muhtelif sebepleri vardı:

a. Kur'ân ve Sünnet ahkâmına ait nâsslarra çoğu, murad edilen manâya delâlet yönünden kat'î değil zannî idi. Nassın bîr manâya gelme ihtimali ol­duğu gibi, bir başka manâya gelme ihtimali de vardı. Bunun sebebi,, çok de­fa bir nassda lügat yönünden müşterek yazılışta iki veya daha fazla manâya gelen lafızların bulunması idi. Bazan tahsis ihtimali olan, fakat âmini ifade eden, bazan takyid ihtimali olan, fakat mutlak ifade eden bir lafız bulunuyordu. Her kanun vâzıı sahabî, bunları kendi nazarında makbul olan karineler yar-dimiyle ve kendi açısından değerlendiriyor, veya manâlandırıyordu. Sahabe­nin bir nassı anlayışlanndaki farklılık dolayısıyle cüz'î meselelerde aralarında zuhur eden ihtilâf pek çoktur.

b. Sahabenin yaşadığı çevreler birbirinden farklı olduğu gibi, teşrîe konu olan mesalih ve ihtiyaçları da değişikti. Meselâ Medine'de 'Abdullah İbn 'Ömer'in karşılaştığı bir hâdise, Şam'da Mucâviye'nin, yahut Küfe'de 'Abdul­lah İbn Mes*üd'un karşısına çıkmıyordu. Çevrelerin çeşitli yönlerden farklı olması dolayısıyle mesalihın ve ahkâm teşriine götüren âmillerin takdiri hu­susunda da görüş ayrılıkları oluyordu [479].

c. Nihayet konumuz yönünden önemli olan üçüncü sebep» hadîslerin sa­habe devrinde tedvin edilerek müştereken müracaatı temin edecek şekilde müslümanlar arasında neşredilmiş olmamasıdır. Bunun neticesi olarak meselâ Mısır'daki bir sahabî, karşılaştığı bir hâdisenin hallinde Hazreti Peygamberden işittiği bir hadîs nassuıa istinaden hüküm vazedebilirken, 'Irak'taki bir sahabî, o hadîsi bilmediği için, aynı hâdiseyi kendi ictihadıyle halletmek zo­runda kahyor ve bu suretle, iki ayrı ülkede aynı hâdise için birbiıinden farklı hükümler ortaya çıkmış oluyordu.

Bu üçüncü hal, her ne kadar ahkâm hadîslerine taalluk etse bile, mu­hakkak olan ve sahabe tarafından da idrak edilen husus şu idi ki, Hazret i Pey-rin hadîsleri sahabîlerin çeşitli ülkelere dağilnıalanyle dağılmış ve bir bütün olarak herkes tarafından istenildiği anda kaynak olarak kullanılma imkânın­dan mahrum kalmıştır. Keza sahabe tarafından iyice bilinen diğer bir husus da, ülkesinde maruf ve meşhur olmayan pek çok ilmin diğer ülkelerde maruf ve meşhur olmasıdır. Bir başka ifadeyle her eahabînin, diğer ülkelerde yaşa­yan arkadaşlarının Hazreti Peygamberden duyup öğrendikleri, fakat kendi­sinin bilmediği şeyleri bulundukları yerlerde Öğrettiklerini bilmeğidir. İşte bu durum, sahabe arasında Önce küçük çapta da olsa, bir hareketin başlama­sına yol açmıştır. Bu hareket, bir ülkede yaşayan bir sahabînin, bilmediği yahut Hazreti Peygamberden işitmediği bir hadîsi, onu bilen ve fakat başka ülkede yaşayan bir başka sahabîden öğrenmek için onun yanına seyahat et­mek (rıhlet) şeklinde ortaya çıkmıştır.

Aslında dine taalluk eden bir şeyi öğrenmek maksadıyle günlerce ve hattâ haftalarca süren seyahatlerin başlangıcını Hazreti Peygamberin ha­yatta bulunduğu devre kadar indirmek mümkindir. Medine'ye bir hayli uzak yerlerde oturan kabile mensuplarının tek başlarına veya heyetler halinde sık sık Hazreti Peygambere gelerek din hakkında sualler sordukları, ondan na­sihat dinleyip tavsiyesini aldıkları bib'nen hususlardandır. Hattâ bu, o kadar meşhur olmuştur ki, Enes İbn Mâlik bir hadîsinin basında "RasûluTlah (e. a. 8.) a sual sormaktan nehyolunmuştuk. Bundan dolayı çöl ahalisinden akıllı bir kimsenin gelmesi ve bizler dinlerken Hazreti Peygambere sual. sorması ho­şumuza giderdi" demek suretiyle [480] bir şeyler öğrenmek maksadıyle Hazreti Peygamberin yanına gelmek için uzun seyahatların göze alındığını ve bunun sık sık tekerrür ettiğini açık bir şekilde ortaya koymuştur. Yeni bir dinin vaz-olunduğu sırada, bu dine intigab edenlerin onun gereğini yapmak için bir çok şeyleri Öğrenmek zorunda kalacaklarını ve bunun için de en sağlam yolun o dini vazedene başvurmak olduğunu tabii karşılamak icabeder. Hattâ Hazreti Peygamberin vefatından sonra bile dini en iyi bildiklerine şüphe olmayan onun en yakın arkadaşlarına danışmak, maksadıyle bu seyahatlerin devam etmiş olacağı da tabiidir. Filhakika, ister dine taaluk eden bir şeyi Öğrenmek için olsun, ister Hazreti Peygamberin bir hadisini işitmek için olsun, Itadli adiyle şöhret kazanan bu seyahatlar, sahabe arasında olduğu gibi daha sonraki tabakalarda giderek artmış ve hadîs toplamanın başta gelen şartların­dan biri olmuştur.

Bir sahabînin bilmediği veya Hazreti Peygamberden duymadığı bir ha­dîsi öğrenmek, yahut bildiği halde sonradan tereddüde düştüğü bir kaç kelime­sini yeniden işiterek ondan emin olmak için her türlü yolculuk meşakkatini göze alarak uzak bir ülkede yaşayan bir başka sahabînin yanma gittiğini gös­teren enteresan haberler vardır.

atbn Ebî Rabâh'tan nakledildiğine göre, Medine'de bulunan Ebü Eyyûfo el-Enşârl, Hazreti Peygamberden işittiği bir hadîsi Mısır'da bulunan tükbe tbn 'Âmir'e sormak için hayvanına binip yola çıkmıştır; zira bu ha­dîsi Hazreti Peygamberden işiten kendisiyle cUkbe'dan başka kimse kalma­mıştır. Ebü Eyyûb Mısır'a geldiği zaman, o sırada Mısır emîri olan Mesleme İbn Mahled'in evine uğramış ve kendisini Ukbe'nm evine götürecek bir reh­ber alarak eUkbe'ya gelmiştir. Ona "her kim dünyada bir mü'minin ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter" hadisini sormuş ve ubu hadisi Hazreti Peygamberden işiten senden ve benden başka kimse kalmadı'* demiştir. cUkbe'nın, hadîsi Hazreti Peygamberden işittiği şekilde tekrarla­ması üzerine yine hayvanına binerek Medine'ye geri dönüm .ştür [481]

öyle anlaşılıyor ki Ebû Eyyûb, bu hadîsten bazı şeyleri unuttuğu kor­kusuna kapılmış, onu hafızasında tazelemek için, Hazreti Peygamberden işit­miş kendisinden sonra tek kişi kalan TJkbe İbn cÂmir*i aramağa koyulmuştur. Bunun için Medine'den Mısır'a, bir komşu evine gider gibi, yola çıkmış, cUkbe dan hadîsi dinledikten sonra tekrar memleketine dönmüştür.

El-Buhari tarafından da bâb başlığı olarak zikredilen bir başka haber­den öğrendiğimize göre, Câbir tbn cAbdUlah, sahabi 'Abdillah tbn Uneys'in Hazreti Peygamberden rivayet ettiği bir hadîsi bizzat onun ağsından işit­mek için bir ay süren bir yolculuğa çıkmıştır. [482]O sırada Şam'da bulunan cAbdulIah İbn Uneys'in yanına gelen Cabir, ona: "Hazreti Peygamberden işitmediğim bir hadisi rivayet ettiğini öğrendim. Onu işitmeden ikimizden birinin ölmesinden korktum ve sana geldim" diyerek hadîsi ondan dinlemiş ve Medine'ye dönmüştür[483].

Tek bir hadis için dahi olsa sahabe arasında görülen bu türlü seyahat­lar, tfibicûn neslinin yetişmesinden sonra şüphesiz daha çok artmıştır ve hadişle meşgul olan bir çok tâbi'î, ilk kaynak olan ve muhtelif ülkelere dağıl­mış bulunan sahabîleri teker teker ziyaret ederek onların Hazreti Peygam­berden işitip rivayet ettikleri hadiseleri toplamağa başlamışlardır. Sa'îd İbnu'l-Museyyib'in  "gerektiği zaman bir tek hadîs   için   günlerce   yürüdüğünü" söylemesi [484], Mesrük lbnu'l-Ecda(ın "bir harf için de olsa yolculuk ettiğini" belirtmesi [485], hadîslerin toplanması için sarfedilen gayret ve titizliği gösteren delillerdendir. Bu Beyanatların yalnız ilim ve din için yapılmış olması da, bun­daki samimiyetin bir başka delilini teşkil eder. 'Abdullah İbn Mes'üd'un "Al­lah'ın Kitabım benden daha iyi bilen bir kimsenin   bulunduğunu öğrensem ona giderdim" [486] sözü ile cÂnrir eş-Şacbİ'nin "bir kimse hikmetle ilgili bir kelime işitmek için Şam'ın bir ucundan Yemen'in öbür ucuna kadar sefere çıkmış olsa, onun bu seferi zayi olmuş sayılmaz" sözü [487] bu konudaki niyet ve sami­miyeti açıkça gösterir.

îbn Mâce tararından nakledilen bir hadisin râvisi Kesir İbn Kays, şöy­le anlatmaktadır: "Dımaşk mescidinde Ebu'd-Derda'ın yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve: Yâ Eba'd-Derdâ'! Senin rivayet ettiğini işittiğim bir hadîs için Rasûlullah (0. a. s.) in şehri Medine'den geliyorum, dedi. Ebu'd-Derdâ. ona: Ticaret yahut başka bir iş için gelmedin mi? diye sordu. Adam hayır, deyince Ebu'd-Derdâ1 ona şu cevabı verdi: Hazreti Peygamberin şöyle de­diğini işittim: Her kim ilim elde etmek için bir yola sülük ederse, Allah da ona cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler ilim peşinde giden kimseden   hoşnud olarak kanadlannı eğerler. Göktekiler ve yerdeküer, hattâ denizdeki balık­lar bile onun için mağfiret dilerler. Alimin âbide üstünlüğü, ayın şâir yıldız­lara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Ne var ki Peygam­berler ne dinar ne de dirhem bırakırlar; onların bıraktıkları yalnız ilimdir; onu alan da büyük bir hoşnadlukla alır" [488].

Hasreti Peygamberden rivayet edilen bu çeşit hadislerle de teyid ve teşvik edilen geyahatlar, bir taraftan hadîsin daha geniş ülkelere yayılmasını Bağladığı gibi, diğer taraftan bir hadîs metninin değişik rivayet şekillerinin de ortaya çıkmasına vesile olmuştur; çünkü bir hadîsçi, bazan yaşadığı şehirde kendi şeyhinden işittiği bir hadîsi, bir başka yerde ve bir başka şeyhten daha değişik bir şekilde işitmiş olabiliyordu. Bu ise, bir taraftan hadîsciler arasında hadisle ilgili müzakere kapısını açarken, bir taraftan da "fulan kimse hadîsi bu şekilde rivayet etti; fulan kimse de şu şekil...'* ifadesinin tabii bir neticesi olarak isnad fikrinin yerleşip gelişmesinde basıca âmillerden birisi olmuştur.

îlerde daha geniş bir şekilde üzerinde durma imkânını bulacağımız bu konu ile sahabe devrine son verirken, şu hususu bir defa daha belirtmekte fayda vardır ki, vahyin başlangıcı ile islâm'ın iki dayanağından birisi olduğu anlaşılan hadîs, Hazreti Peygamberin en yakın arkadaş ve yardımcıları olan sahabe tarafından tam bir titizlikle korunmuş, bazan hâfiza ve bazan da yazı yardımıyle müteakip nesle nakledilmiştir. Ne var ki sahabeden sonra yine de hayırla yadedilmesi gereken ve Kur'ân ve hadîs başta olmak üzere İslâm! ilimler sahasında âlimleri sayılamıyacak kadar çok olan bu nesil, belki de Haz­reti Peygamberi görmemenin ve onun devrine bir kuşak da olsa uzak bulun­manın bir neticesi olarak, aralarına fesad unsurların sızmasına ve tevhîd ke­limesinin geniş çapta zedelenmesine engel olamamıştır. Bu zedelenmenin en büyük tesiri ise, hadîs üzerinde görülmüştür. Bunu müteakip bahislerimizde incelemeğe çalışacağız. [489]

 

E. HADÎSTE VAZC HAREKETLERİ

 

1. Mevzu1 (uydurma) hadîsin tarifi

 

Başla İslâm dinine kasdedenler olmak üzere, mensub oldukları siyasi fırka ve hizibleri, fıkhî mezhebleri, kabilelerini, cinsiyetlerini, dillerini, pe­şinden gittikleri imam veya hükümdarları medhetmek, halife ve emirlerin nezdinde yüksek mertebeler kazanmak, cami ve mescidlerde va'zettikleri cema­atın teveccühüne nail olmak, halkın dinî emir ve nehiyelere karşı rağbetini artırmak maksadıyle din düşmanlarının, yalancıların ve câhillerin uydurdukları, sonra da bu uydurulan şeylere, derecelerini yükseltmek için tanınmış hadis râvilerinden düzdükleri isnadlar ekleyerek hadîsmiş gibi Hazreti Peygam­bere iftira ile isnâd ettikleri sözlere mevzu* (uydurma) hadîs adı verilmiştir [490]".

Hazreti Peygamber "her kim benim üzerime kasden yalan söylerse, ce­hennemdeki yerine hazırlansın" [491]demiş olmakla beraber, esefle belirtmek gerekir ki, İslâm'ın çok erken bir devrinde, çeşitli sebeplerle pek çok hadis uydurulmuş ve Hazreti Peygamberin ismine izafeten sahih hadiseler meya-nında rivayet edilmiştir. Hadîs vaz'ının çeşitli sebepleri vardır. Bu sebepler üzerinde durmadan önce, tarihi kesinlikle tesbit edilemese bile, hadîs va>-inin başlangıcına, yahut mevzüc hadîslerin zuhur etmeğe başladığı devre kı­saca işaret etmek faydalı olacaktır. [492]

 

2. Hadis  vaz’ının başlangıcı

 

Hadis, tslâm toplum hayatındaki yerini ve değerini incelerken de be-belirttiğimiz gibi, hem Kur'ânin tefsiri, hemde teşrîîn Kur'ândan sonraki ilk kaynağı olması bakımındai% Hazreti Peygamberin hayatında gerçek de­ğerini bulmuş ve sahabe arasında aranan, müzakere edilen ve büyük bir ti­tizlikle korunan mukaddes bir emanet olmuştur. Gerçek bu olunca, hadîs vaz'ının başlangıç devrini araştırırken, ilk akla gelen sualin, hadîsin değer kazandığı bu ilk devirle ilgili olması ve "vazc hareketinin Hazreti Peygamberin hayatında görülüp görülemiyeceği" istifhamının belirmesi tabii bir netice olarak ortaya çıkabilir. Ancak şunu hemen belirtmek gerekir ki, böyle bir is­tifhamın hadîs tarihi bakımından hiç bir mesnedi ve hiç bir değeri yoktur. Bu hükmü teyid babında ileri sürülebilecek basit, basit olduğu kadar da münakaşa götürmez ilk delil, hadîs tarihi ile ilgili kaynaklarda, Hazreti Peygamber hayatta iken hadîs vaz'ına teşebbüs edildiğini, yahut bir kişi dahî olsa, onun bu derece şeni bir fiile cüret ettiğini gösterecek tek bir habere rastlanmamak­tadır. Eğer böyle bir hareket olsaydı, daha sonraki devirlerde bu ise teşebbüs edip de hadisçiler tarafından en ağır dille teşhir edilenler gibi, bu hareketin faili veya failleri de, ya bizzat Hazreti Peygamber, yahutta onun ashabı ta­rafından aynı tarzda teşhir edilir ve lanetlenir, bununla ilgili haberler de bize kadar intikal ederdi. Nitekim ilk asır içerisinde hadîslerin hususî bir kitapta toplanmayip, yalnız hafızaya itimad edilmesinden, aynı zamanda vahyin baş­langıcından vefata kadar geçen 23 sene içinde Hazreti Peygamberin söyledik* lerine ve yaptıklarına hasretmenin güçlüğünden dolayı bazı kimselerin hadîs vaz* ve Hazreti Peygambere nisbet etmeyi mubah saydıklarını ileri süren Fecru'Ulslâm müellifi Ahmed Emin [493], vaz*işinin Hazreti Peygamberin hayatında zuhur ettiğini ve bu sebeple onun "her kim benim üzerime kasden yalan söy­lerse, cehennemdeki yerine hazırlansın1* hadîsini söylemek zoruuda kaldığını iddia etmiş, fakat bu iddiasını teyid edecek müşahhas bir delil ortaya koy­maktan âcis kalmıştır- Oysa ki düşüncesi, vaz* hareketinin Peygamber dev­rinde başladığı görüşüne mütemayil olan bir müellifin, bu kadar ciddî bîr ko­nuda düşüncesini teyid edecek bîr iki misal göstermesi ve hadîs  vazc eden bir iki isim zikretmesi gerekirdi. Maamafih onun böyle bir delil ileri sürmek­ten âciz kalması ve iddiasını sadece Hazreti Peygamberin ne maksatla »Öy-lediği sibakından açıkça anlaşılan mezkûr hadîsin vürûduna dayandırması, kaynaklarda hadîs vazSnın Hazreti Peygamber devrinde başladığını göste­ren tek bir haberin bulunmadığına dair yukarıda işaret ettiğimiz görüşümüzü teyid eder.

Hadîs vaz^ının Hazreti Peygamber deVrinde başlamış olamayacağının diğer bir delili, aksine varid olacak iddianın akıl ve mantıktan uzak oluşu­dur. Çünkü Peygamber devrinde İslâm'ın intişarı, ona karşı duyulan büyük bir inanç içerisinde cereyan etmiş, mtisltimanlar üstün bir îmanla onun et­rafında toplandıkları için din, süratle yayılmıştır. Böyle bir îmanın, sahibini Hazreti Peygambere yahu isnad etmeğe götürebileceğini kabul etmek müm-kin değildir. Tarih, sahabenin adaletine hiç bir şüphe ve tereddüde mahal bırakmayacak şekilde şehadet etmiştir.

Her hangi bir sahabînin hadîs uydurup onu Hazreti Peygambere isnad etmiyeceği kesin olmakla beraber, Peygamber devrinde yaşamış, sureta müs-lüman olmuş, fakat içlerinde inançsızlıklarını gizlemiş "münafık" denilen bazı kimselerin hadîs vazcına teşebbüs edebilecekleri düşünülebilirse de, sa­habe tarafından çok iyi tanınan bu gibi kimselerin hadîs naklinde hiç bir de­ğerleri bulunmadığını da hatırdan uzak tutmamak gerekir. Daha önce bir vesile ile de temas ettiğimiz gibi, Kur'ânı Kerimden zaman zaman nazil olan âyetler, bunların içlerinde gizledikleri nifak alâmetlerini açığa çıkarmış ve onların her hangi şeni bîr fiilde bulunmalarına fırsat vermemiştir. Bu bakımdan, Kur*ânı Kerîmin de açıkça belirttiği gibi "münafıklar, kalplerinde bulunan kötülükleri haber veren âyetlerin nazil olmasından şiddetle çekini-yorlardı" [494]".

Hazreti Peygemberin vefatından sonra devlet idaresini eline alan iki halîfe Ebü Bekr eş-Şıddîk ve cOmer İbnul-Hattâb'm hadis rivayetinde gös­terdikleri sert tedbirler sebebiyle [495], onların devrinde de hadis vazona teşeb­büs edilmediği muhakkaktır. Esasen kaynaklarda bunun aksini gösterecek her hangi bir işarete rastlamak mümkün değildir. O halde hadis vaz*i ne za­man  başlamıştır?

Biz, yine kaynaklardan edindiğimiz intiba ile, Hazreti Peygamber ve onun halîfeleri devrinde hadîs vazona   teşebbüs edilmediği görüşüne sahip olmamıza rağmen, bu işin yine de çok erken bir devirde başladığını söylemek zorundayız. Çünkü İslâm âlemi, yarım asırlık bir devri henüz tamamlama­dan büyük bir badireye sürüklenmiş ve bu badirede üçüncü halîfe 'Osman İbn cA£F5n şehid edilmiştir. Onun şehadetiyle İslâm'ın binası sarsılmış, inanç ve iman duvarlarında tamiri gayri kaabil çatlaklar meydana gelmiştir. 'Osman'ın katlinden sonra müslümanlar 'Alî İbn Ebî fâlib'e bey'at etmiş olmakla bera­ber» vukubulan yeni hadisler, anlaşmazlıkları bir kat daha artırmıştır. Çünkü bir taraftan 'Ali'ye bey'at edilirken, diğer taraftan 'Ogmân'ın ölümünden me8'ul olduğu gerekçesiyle yine 'Ali'den onun "dem"i talebedilmiştir. Bu olay­lar, müslüman saflarında büyük bölünmelere sebep olmuş, bir taraftan Hi­caz ve 'Iraklıların takviye ettikleri CAH karargâhı teşekkül ederken, diğer ta­raftan Şâm ve Mısır halkının desteklediği Mu'âviye karargâhı diğerinin karşı­sında ona cephe almıştır. Bu bölünme, müslümanlar arasında şiddetli çarpış­malara sebep olmuş, iş tahkimle bir neticeye ulaşmış olmakla beraber, yeni yeni siyasî fırkaların zuhur etmesine yol açmıştır. Bu fırkaların zuhuru ise, bir takını itikadı mezhebleri peşlerinden sürüklemiştir. Ez-Zehebî, müslü­manlar arasındaki bu bölünmeyi bahis konusu ederek şöyle der: "Sahabe, diğerlerine nisbetle aralarında en az fitne olan kimselerdi. Nübüvvetten iti­baren geçen her asırda, bir evvelkine nisbetle daha fazla ihtilâf ve tefrika zuhur ediyordu. Bu sebeple, 'Osman'ın hilâfetinde zahir bir bid'at vukubul-mamıştı. Fakat onun katledilmesi üzerine, birbirine karşı iki bid'at zuhur etti. Bîri 'AH'yi tekfir eden kavâric, diğeri de, onun imametini, ismetini ya­hut nübüvvetini veya ulûhiyyetini iddia eden rafıma bid'ati idi. Sahabe as­rının sonlarına doğru, İbnu'z-Zubeyr ve 'Abdu'l-Melik'in imaretleri sırasında murcPe ve fcaderiyye bid'atlan vukubuldu, Tâbi'ûn asrının baslarında, Emevî hilâfetinin sonlarına doğru cekmiyye ve müsebbibe mümessile bid'aılan zuhur etti.  Sahabe devrinde bunların hiç biri olmamıştı [496].

Ez-£ehebf tarafından özetlenen bu ihtilâfların zuhurunda ve gelişip bü­yümesinde, İslam'ın Arap Yarımadasını asıp şarkta ve garpte çok geniş ül­kelere yayılmasının tesiri büyük olmuştur. Çünkü bu ülkelerde müslüman­lar, değişik din ve mezheblerde bir çok değişik milletlerle karşılaşmışlar ve onların büyük derecede tesiri altında kalmışlardır. Kur'ânı Kerîmde, yahu-diler, nasraniler, sâbi'îler, mecûsiler ve müşrikler olarak isimleri geçen [497] bu değişik din mensuplarından bir çoğu, İslâm'ı kabul etmiş olmakla beraber zihinlerinden ilk dinlerinin bazı inanç kalıntılarım atamamışlar ve İslâm'ı bu inançların tesiri altında anlamak zorunda kalmışlardır. Bunlardan bir kısmı ise, çeşitli sebeplerle İslâm'ı zoraki kabul etmişler, fakat hükümranlık­larına son veren bu dine karşı içlerindeki devamlı kin hissinden kendilerini ayıramamışlar, fırsat buldukça onu inanç ve itikad yönünden yıkma gayret­lerine girişmişlerdir. Nitekim Halîfe 'Ogmân İbn cAffân'ın öldürülmesiyle başlayan ihtilâfların çıkışınca aslen yahudî oban 'Abdullah tbn Sebe'in büyük rol oynadığı tarihî bir gerçektir. Et-faJberFniiı kaydettiğine göre İbn Sebe*, Şan'â' ehlinden olup, anası siyahi bir köle idi. 'Ogmân zamanında müslüman olmuş, müslümanlar arasına girerek onları sapıklaştırmağa çalışmıştır, tşe önce, Hicaz'dan başlayan İbn Sebe', oradan Basra'ya, sonrada Şam'a gelerek faaliyetine devam etmiştir. Ancak buralarda emellerini tam manâsıyle ger-çekleştiremeyip Mu'âviye tarafından Şam'dan çıkarılınca Mısır'a gelmiştir. Burada, 'isa'nın bir gün yeryüzüne tekrar döneceğinin iddia edildiği, hal­buki Muhammed'in son peygamber olduğu ve 'isa'ya nisbetle onun yer yü­züne dönmeğe daha çok hakkı bulunduğu; her peygamberin bir vasisi oldu­ğu, Muhammed'in vasisinin de 'Ali'den başkasının olamayacağı gibi fikirleri yaymağa  başlamıştır [498]

İbn Sebe', İslâm itikadını yıkmak için ona tamamiyle zıt fikirler yay­mağa çalışırken, siyasî havayı da bulandırmayı ihmal etmemiş ve esasen böyle bir hava içerisinde kendi fikirlerinin daha kolay yayılabileceğine büyük bir îmanla bağlanmıştır. Ona göre, madem ki 'Alî Peygamberin vasisidir; o halde Peygamberden sonra imamet, hilâfet veya devlet reisliği herkesten ssiyade 'AIFnin hakkıdır; 'Ogmân bu hakkı ondan gaspetmiştîr. Binaanaleyh müslümanların hemen harekete geçip bu hakkı sahibine iade etmeleri gerekir Böyle bir hareket eUemru bVl-ma€rûf ve'n-nehyu €ani'l-munJw hükmünün de bir  gereğidir [499].

tbn Sebe1, fikirlerini yayabilmek için siyasî havadan büyük bir maha­retle istifade etmiştir. Bazı meşhur sahabîlerin Küfe, Basra ve Mısır gibi vi­lâyetlerden azledilerek onların yerine halîfenin yakınlarının getirilmesi, İbn Sebe' için kaçınlmaz bir fırsat olmuştur. Zaten insan, tabiatı itibariyle bu çeşit azil ve tayinleri hoş karşılamaz; içerisini nereden geldiğini pek anlaya­madığı bir hoşnutsuzluğun kapladığını hisseder. İnsanlık tarihi, bu tarz ida­renin yarattığı çeşitli hâdiselerle doludur. 'Osman İbn 'AÖan'ın yakutlarının işbaşına getirilmesi de böyle bîr hoşnutsuzluk yaratmış olabilir. Fakat bu hoşnutsuzluğun, halîfenin öldürülmesine varacak, müslümanların, sarsıntısı asırlar boyu devam ederek büyük hadimlerle tefrikaya düşmelerine sebep olacak dereceye gelebileceğini kabul etmek gerçekten güçtür. Nitekim 'Osman tbn 'Affân da, muarızlarının bu konudaki iddialarını reddetmek için "ben, Rasûlu'llah (s.a.s.)ın, kendi kabilesinden ve kendi   cinsinden   vazifelendir­diği kimselerden başkasına vazife vermedim" demiştir [500]. Ebû Bekr ve 'Ömer İbnu'l-HattSb da aynı yolu tutmuşlardır. Ebü Bekr, Şam'ın fethinde Yezld tbn Ebl Sufyân*ı oraya vali olarak tayin etmiş, *Omer ise, onu yine aynı yer­de bir müddet tutmuş, sonra onun kardeşi Mucâviye Ibn Ebl Sufyân'ı görev­lendirmiştir. Bu tayinler, Emevî sülâlesinin  devlet  işlerinde vazife almala­rının bir mahzuru bulunmadığını gösterir. Akrabaların tayin edilmesi isine gelince, bunda da her hangi bir garabet olmaması gerekir. Eğer 'Osman'ın Öldürülmcsîndeki sebep bu olsaydı, ondan sonra hilâfet makamına geçen CA1I Ibn Ebl fâlib'in aynı siyaseti takip etmemesi, yani kendi akrabalarına devlet işlerinde vazife vermemesi gerekirdi. Fakat görüyoruz ki CAH de, baba ve ana tarafından olan akrabalarını idarî işlerde kullanmış, hattâ bu konuda cOgmân'dan da ileri gitmiştir. Meselâ amcası çocukları'Abdullah Ibn 'Abbâs île 'Ubeydullah tbn 'Abbâs'ı, Kuşem tbn 'Abbâs ve Şumâme tbn cAbbas'ı, kız kardeşi Ummu Hânrnin oğln Ca'de'yi muhteh'f vazifelere tayin etmiş ve daha garibi - şiîlerîn ileri sürdüklerine göre - imamet ve hilâfet müessesesini, oğulları Hasan ve Huseyn'e mîras olarak bırakmıştır [501]. Fakat şurası muhak­kaktır ki, tbn Sebe\ bunun gibi siyasî ve idarî hâdiseleri büyük bir ustalıkla istismar etmesini bilmiş ve 'Ogmân Ibn (Aff5n'ın öldürülmesiyle neticelenen ayaklanmanın çıkışında hissesine düşen büyük rolü oynamıştır.

'Ogmân tbn 'Âffân'ın öldürülmesi, müslümanlar arasında büyük bir endişe uyandırmıştır. tAIİ Ibn Ebl f âlibV bey'at edilmekle beraber ba en­dişe canlılığım muhafaza etmiş ve 'Alî'den bir devlet reisi olarak katillerin cezalandırılması istenmiştir. Ancak Küfe'yi devletin merkezi yapan ve oraya yerleşen CA1Î, bu istek karşısında çeşitli sebeplerden dolayı hareketsiz kalınca, başta Hazreti Peygamberin zevcesi cÂişe olmak üzere, Talha, Zubeyr ve di­ğer vilâyetlerden gelen bazı sahabîler, katillerin cezalandırılmasını sağlamak için Mekke'de bir toplantı yapmışlar, Basra halimim da yardımlarını sağla­mak ınaksadiyle oraya hareket etmeğe karar vermişlerdir. Bundan sonraki hadisler süratle gelişmiştir. <A1I Ibn Ebl f^b, Basra civarında Hazreti cAişe ile bir anlaşma zemini hazırlar gibi olmuşsa da, neticede, kendi taraftarlanyle (Âişe taraftarları arasında tarihin meşhur Cemel harbinin çıkmasını önleye­memiştir {H. 36). Bu harpte cÂişc, Tallıa ve Zubeyr gibi iki büyük yardımcı­sını şehid vererek geri dönmek zorunda kalmıştır. Ancak iç, bununla sonra ermemiştir. O zamana kadar 'AH*ye bey'at etmemiş olan Şam valisi Mucâviye, Osman'ın katilleri cezalandırılmadıkça lu-y'al Hmiycceğİni açıklamış \e 'Alî'ye karşı cephe almakta ısrar etmiştir. Bu ısrar ise, CA1I ile Mu'âviye kuv­vetlerinin Şıffîn mevkiinde karşı karşıya gelmelerine yol açmıştır (H. 37). Tahkim hadisesiyle neticelenen Şıffîn harbi de, bilindiği gibi, 'Alî'nin hilâfet makamından hal'i ve Mu(âviye'nin nasbi ile sonuçlanmış; fakat daha mühim­ini, Kur'ânı Kerîm yerine insanları hakem olarak kabul ettiğinden dolayı 'Alî'yi şiddetle suçlayan kendi taraftarlarından büyük bir gurubun 'Alî'den ayrılmalarına ve havâric adı altında hilâfet makamını daima meşgul eden korkunç bir kuvvet olarak tarih sahnesine çıkmalarına yol açmıştır [502].

Havâric fırkası bu suretle ortaya çıkarken, Mu'âviye'nin hilâfetini tanı­mayan ve cAlî'ye sadık kalan si'a fırkası, 'Alî'nin bir hârici tarafından öldürül­mesinden sonra (H. 40) da oğlu Hasan'a bey'at etmiş, hattâ Hasan'm bir müddet sonra hilâfetten vazgeçip bütün işleri Mu'âviye'ye devretmesi bile, onların cIrâk*a hâkim bir kuvvet olarak hayatiyetlerini devam ettirmelerine engel   olmamıştır.

İşte, kısaca özetlemeğe çalıştığımız bu siyasî ihtilâflar ve bu ihtilâfların neticesi olarak ortaya çıkan şî'a ve havâric fırkaları, hadîs vaz'ının başlama­sında başlıca âmil olmuşlardır; çünkü her fırka, kendi siyasî görüşlerinin doğ­ruluğuna halkı inandırabilmeli için bu görüşleri teyîd edecek dinî nasslara şiddetle ihtiyaç duymuşlardır. Ne var ki bu naaşları Kur'ân içinde ve sahîh hadisler arasında bulamadıkları zaman, yeni hadîsler îmal etmekten başka çıkar yol görememişlerdir. Ancak şunu hemen belirtmek gerekir ki, hârici­ler hadîs vaz'ında şî'îler kadar ileri gitmemişlerdir; çünkü itikadlannca mur-tekibu'l-keblre (büyük günah sahibi) kâfirdir; yalan söylemek kebîredendir; binâenaleyh yalancı kâfir sayılır [503]. Bu itikadın onları hadîs uydurmaktan alıkoyacağına hiç şüphe yoktur. Filhakika haricîlerin hadîs uydurduklarını gösteren açık bir delil bulunmadığı gibi, lehlerinde vâki olan şehadetler de onları bu konuda temize çıkartmaktadır. Meselâ Ibn Teymiye, şi'a ile havâric arasında bir mukayese yapar ve şöyle der: "Cerh ve ta'dîl kitaplarını gözden geçirenler, en fazla yalan uyduranların şiîler olduklarını açıkça görürler. Haricîler ise, dinden uzaklaşmış olmalarına rağmen, halk arasında en sâdık kimselerdir ve hattâ hadîslerinin en sahîh hadîsler olduğu bile söylenir" [504]. Yine tbn Teymiye'nin bir râfızîye karşı ileri sürdüğü itirazda şöyle dediğini görürüz: "Biz biliyoruz ki havâric sizden daha serdir; bununla beraberlara yalancılık isııad etmeğe dilimiz varmaz. Onları tecrübe ettik ve doğruyu arayan  kimseler  olduklarını  gördük" [505].

Şîcaya gelince, İslâm tarihinde ilk defa ortaya çıkan büyük siyasî bir fırka olması dolayısiyle, yalnız cAlî taraftarlarını değil, aynı zamanda o devre kadar süratle genişleyen İslâm hâkimiyetinden korku ve dehşete düşmüş yabancı unsurları da bünyesinde toplamış bulunuyordu. Bunlar İslâm aley­hine teksif ettikleri emellerini, zulme uğramış olan CA1I ve evlâdı, veya ehl-i beyt adına tahakkuk ettirmek yolunu tutmuşlardı. CA1I taraftarlığı yahut sevgisi, bu emellerin gerçekleştirilmesi için elverişli bir perde  olmuştu.

tAU îbn Ebî fâlib'in, devletin merkezini Hicaz'dan Küfe'ye nakletmesi, (Irâk'ın bir şî'a merkezi haline gelmesini sağlamış, aynı zamanda, İslâm inanç ve itikadının, Irak'ta hâkim eski Fürs inanç ve itikadıyle karışarak yeni bir sîca akaidinin doğmasına yol açmıştır. Fürsler, verasetle intikal eden hü-hümdarlık idaresine alışıktılar; Islâmiyetîn. getirdiği hür seçim sistemim bil­iniyorlardı. Bu alışkanlığın, 'Irak'a hakim olan Şî'a üzerindeki en büyük te­siri, Peygamberden sonra imamet ve hilâfetin 'Alî'ye geçmesi görüşü üzerinde tecelli etti. Keza fürslere göre hükümdar mukaddes bir varlıktı; bu görüş, ş^a arasında CA1I ve evlâdları hakkında ortaya çıktı. Nitekim Şî(aya göre ima­ma itaat vâcibtir; çünkü bu Allah'a itaat demektir [506]. Keza şuanın bazı kol­larında görülen ve ^Alî'nin nübüvvet ve hattâ ulûhiyyetini orataya koyan inançlar da aynı tesirin neticelerinden başka bir şey değildir [507].

Bu çeşit İslâm dışı inançlarla ortaya çıkan ve Irak'a hakim olan şî'amn, İslâm devleti içerisinde varlığını koruyabilmesi için, inanç ve itikadını Islamî göstermek istemesi tabiidir. Bu ise, inançlarının Kur'ânı Kerime ve Hazreti Peygamberin hadîslerine uygunluğunu isbat etmekle mumlan olur. Eğer Kur'ân içerisinde görüşlerine uygun bir hüküm bulabilirlerse, bu, onlar için elbette büyük bir kazanç olmak icabeder. Fakat böyle bir hüküm yoksa, onu hadîsler arasında aramak lâzımdır. Yine de bulunamazsa, yeni bir Kur'ân âyeti icad etmek mümkin olmadığına göre, bunu hadîs üzerinde denemekten başka çıkar yol yoktur. Nitekim şîca, İslâm dışı görüşlerini teyid edebilmek için, ne Kur'ânı Kerîmde ve ne de Hazreti Peygamberin hadîsleri arasında bir nags bulabilmiş, fakat zaman zaman uydurup halk arasında yaydıkları uydurma  hadîslerle  görüşlerini  takviye   etmeğe  çalışmışlardır.

Şîcanın hadîs vaz'ındaki önderliği, meşhur şî*î imamlardan Îbn Ebi'I-Hadîd tarafından da açık bir dille itiraf edilmiş ve şöyle denilmiştir: "Bil ki,fezâ'il ile ilgili yalan hadîslerin aslı şî(a cihtf tinden gelmiştir. Onları hadîs vaz'ına sevkeden âmil, hasımlarının düşmanlığı idi... Ne zaman ki Bekriyye şî'amıı bu faaliyetini gördü, onlar da kendi imamları hakkında şî(anın hadîslerine   mukabil   başka   hadîsler   vazettiler" [508].

Şî(a, hadîs vazonu bir meslek haline getirdikten sonra, merkez ittihaz ellikleri tIrâk'm, uydurma hadîslerin beşiği haline gelmiş olacağını tahmin etmek güç değildir. Nitekim medîneliler, bu sebepten ıraklıların rivayet et­tikleri hadîsleri ihtiyatla karşılamışlar, daha doğrusu onlardan "tevakki" etmişlerdir [509]. Yine bu sebepten, meşhur imam Malik Îbn Enes, tIrâk ehlinin hadîslerini chl-i kitabın hadîsleri ayarında görmüş, "onları tasdik de etmeyiniz tekzîb de" diyerek bu ülkede rivayet edilen hadîslerden korunmak ge­rektiğini hatırlatmıştır [510]. Aynı İmamın nazarında Irak bir "dâru'z-zarb" idi; para basar gibi burada hadîs imal ediliyor ve piyasaya sürülüyordu. Mâ­lik Îbn Enes bunu ifade etmek için "ıraklılar gece hasarlar, gündüz harcarlar" demiştir [511].

Şi'a tarafından vazedilen hadîslerin büyük bir kısmı, ıAlî'nin mcnâkıbi ile ilgili olduğu gibi, bazıları da Mu'âviye ve Emevî sülâlesini, * Ali'ye tekad-düm eden diğer üç halîfeyi ve bazı sahabîleri zemmetmek gayesini güdüyordu. Fakat her şeyden önce üzerinde durdukları husus, Hazreti Peygamberin - ^kendisinden sonra hilâfeti CA1I Îbn Ebîf âlib*e vasiyyet ettiğini isbat edebil-*-&&kti. Bu konuda pek çok hadîs uydurmuşlardır. Misal olmak üzere bunlar- bazılarını   zikretmekte   fayda   vardır.

"Sermân'dan rivayet edilmiştir: Hazreti Peygambere vasisinin kim oldu­ğunu sordum. Buyurdu ki: Vasîm, sırdaşım, ehlim içinde halîfem ve kendim­den   sonra  bıraktığım   en  hayırlı insan  'Alî'dir [512].

"Ehü Burayde babasından rivayet etmiştir: Her nebînin bir vasîsi var­dır.  Benim vasîm ve vârisim de €AH'dir"[513].

"Enes Îbn Mâlik'ten rivayet edilmiştir: HazretiPeygamber devrinde bir yıldız kaymıştı. Allah'ın elçisi buyurdu ki: Şu yıldıza bakın; kimin evine dü­şerse, o, benden sonraki halîfedir. Baktık: Yıldız CA1Î Îbn Ebî fâlib'in evine düştü... [514]

A1Î îbn Ebî fâlib'in hilâfet ve imametini, uydurdukları hadîslerle islıat etmeğe çalışan şî'îler, onun faziletine dairde bir çok hadis uydurmuşlardır. Misal olarak bunlardan da bir kaç hadîs zikredebiliriz:

"İbn Mes'üd'taıı rivayet edilmiştir: 'Alî'ye bakmak ibadettir" [515].

"ibn cAbbâs'tan rivayet edilmiştir: Ben ilmin şehriyim; CA1I de bu şehrin kapısıdır.   îlim   isteyen   kapıya   gelsin" [516].

'"Ali İbn Ebî Tâlib'ten rivayet edilmiştir: Sen ve şî'an cennettedir" [517].

"Ebü Sacîd el-Hudrî'den rivayet edilmiştir: Kıyamet günü gelince Allah bana ve c Alî'ye diyecektir ki: Sizi sevenleri cennete, size düşman olanları da cehenneme   sokun' [518]

Şîîler, tAH İbn Ebl TSIib hakkında uydurmuş oldukları bu çeşit hadîs­lerle onun değerini yüceltmek ve dolayısıyle hilafet ve imamet meselesinde ona diğer halîfelerden önce mutlak bir hak tanımak ve bunu isbat etmek ga­yesini gütmüşlerdir. İbn Teymiye'nin de dediği gibi, aslında, * Alî'nin fazilet­leri sayılamayacak kadar çoktur; fakat şfo bunlarla iktifa etmemiş, onun için akla hayale gelmedik faziletler düzmüşler ve bunları   Hazreti   Peygambere söyleterek en büyük cürmü işlemişlerdir [519]. Bu bakımdan şffleri hadîs tarihin­de ilk vaz* (uydurma) kapısını açan bir mezheb olarak kabul etmemek ve yukarıda zikri geçen Nehcu'l-belâğa şârihi İbn Ebi'l-Hadld'e hak vermemek mümkin değildir. Ne var ki şîca, bu kapıyı açmakla beraber, vaz( işi yalnız onlara münhasır kalmamış, diğer mezhepler de kendi görüş ve inançlarını aynı yoldan yaymağa başlamışlardır. Bu faaliyet tabiatiyle uzun müddet dev»m etmiştir. Ancak İslâm dininin en mühim kaynağı olan hadîslerin bü­yük bir tehlike ile karşı karşıya geldiğini daha başlangıçta farkeden hadîsçi-ler, hadîs vazcıne karşı ilk ve en mühim tedbir olarak, hadîs aldıkları râvilerin kimliklerini, hal ve meşreblerini araştırmağa ve onlara, rivayet ettikleri hadîsleri kimlerden aldıklarını sormağa başlamışlardır. Aynı zamanda sıhhatini tesbit ettikleri hadîsleri, daha sistemli bir şekilde büyük, hacimli kitaplarda toplamak suretiyle, onların daha emin bir şekilde muhafaza edilmelerini sağ­lamışlardır. Bu faaliyet neticesinde, bir taraftan hadîsin rivayet ve taham­mül kaidelerini, râvilerin şartlarını cerh ve tardilin hükümlerini tesbit eden yeni bir ilim teşekkül etmeğe başlarken, diğer taraftan her müslümamn gü­venle başvurabileceği sahih hadîs kitapları telifine hız verilmiştir. Hicretin ikinci asrı, bu faaliyetlerin yoğunluk kazandığı bir asır olarak görülür. [520]

II. BÖLÜM

 

HADlS İLMİNİN TEŞEKKÜLÜ VE BUNU HAZIRLAYAN SEBEPLER

 

(II. Hicrî Asır)

 

 A. TOPLUM HAYATINA GENEL BAKIŞ

 

1. Siyasi durum

 

Seçimle işbaşına gelmiş ilk dört halîfenin devri, emevîlerin babadan oğula intikal eden halifelik idaresiyle sona erince, İslâm devleti, yeni bir idarî sistemle karşı karşıya gelmiş bulunuyordu. Ancak halîfeye istibdad ruhunu telkin eden bu veraset sistemi, çeşitli unsurların idareye karşı giriştikleri şid­detli mücadele neticesinde el değiştirerek emevilerden abbasilere geçti. Bu neticeyi sağlayan unsurların başında, daha önce temas ettiğimiz şî*a ve ha-varic fırkalarının Emevî idaresine karşı besledikleri şiddetli husumet geliyor­du. Şî*a, imamet ve hilâfette enl-i beytin ve dolayısıyle 'Ali ve evlâdının eme-vîlerce gasbedilmiş haklarını müdafa ediyor ve her ne şekilde oluna olsun bu hakkı ele geçirmeğe çalışıyordu. Haricîler ise, bugünün ifadesiyle cumhu­riyetçi idiler ve halîfenin, hiç bir kabile ve sülâle gözetmeksizin, müslüman-lar arasından lâyık olan birisinin seçilmek suretiyle işbaşına getirilmesi gerek­tiğini ileri sürüyorlardı.

Şî*a ve havaricin hilâfet meselesinden dolayı emevüere karşı giriştikleri bu mücadeleye Emevî idaresinin takip ettiği koyu ırkçılık siyasetinden bez­miş olan kabilelerin, İslâm'a girmiş Fürs, Rum vs. unsurların düşmanlığı da inzimam edince, Emevî idaresi, bir asrı bile dolduramadan hayat sahnesin­den silindi  (132/750).

Emevî devletinin yıkılmasından sonra, es-Sa£f5h unvanıyle tanınan Ebul-cAbbâs 'Abdullah İbn Muhammed İbn (A1I İbn «Abdillah İbn «Abdi'1-Mut-talib (132-136) ile, ileride Arap devleti olmaktan ziyade bir imparartorluk ha­line gelecek olan 'Abbasi devletinin temelleri atılmış oluyordu. Ancak es-Saf- hilâfet makamındaki ömrü uzun sürmedi. 136 senesinde vefat etmesiy­le, daha önce veliahd tayin ettiği kardeşi   Ebü Cafer el-Manşür (136-158) a bey'at  edildi [521].   Ebû   Cafer,   şiddet,   ciddiyet,   uyanıklık   ve   raıyyeniu masalihine ihtimam bakımından Abbasî halîfelerinin en büyüğü sayılmış, devletin temellerini sağum ve kuvvetli esaslar üzerine oturtması dolayısiyle, onun ilk kurucusu olarak kabul edilmiştir. Ebü Cafer el-Manşür devrinin mühim ve devlet için tehlikeli olabilecek siyasî olayları arasında, ileriden beri hilâfette hak iddialarını sürdürmekte olan 'AH oğullarından ve Halîfe­nin amcası olan 'Abdullah İbn 'AH [522] ile, devletin kuruluşunda faal rol oy­nayan Ebü Müslim el-Horâsânl [523] nin bertaraf edilmeleri yer alır. Diğer bir olay, es-Saffah tarafından ikinci veliahd olarak tayin edilen 'fsâ İbn  Müsâ-nin hal'ı ve Halîfe el-Manşûr'un oğlu el-Mehdl için bey'at alınmasıdır [524]. Da­ha sonraki halîfeler devrinde de bu türlü hâdiseler tekerrür edecek ve Abbasî hanedanına biraz da kanlı bir özellik kazandıracaktır.

Ebü Cafer'in vefatından sonra yerine geçen oğlu el-MehdF (158-169) zamanında ıslahat hareketlerine devam edildi. Kendisine ve devlete karşı çıkan ve birisi de emevîlerden 'Abdullah İbn Mervân yönünden gelen bazı ayaklanmalar, el-Mehdl tarafından kolay bastırıldı. 'Abdullah önce hapsedil­di, sonra Halîfenin affına ve ihsanına mazhar oldu. Bu devrede affa uğrayan ve ihsana garkedilenlerin bir kısmı da, el-Manşür tarafından hapsedilen alevî-lerdi [525]. El-Mehdl, halka ve bilhassa mazlumlara karşı ne kadar merhametli ve eli açık idiyse» İslâm akaidine ters düşen, haramı mubah kılan ve toplum âdâbiyle alay eden zındıklık ve ilhad hareketlerine karşı da o kadar sert, şid­detli   ve   amansızdı.

El-Mehdl'nin ölümünden sonra oğlu el-Hadî (169-170), zındıklarla ve haricîlerle aynı şiddetle mücadele etti. Bir sene kadar devam eden halifeliği sırasında, el-Huseyn İbn (AH idaresinde Mekke ve Medine'de ayaklanan alevîler, Mekke'ye altı mü mesafedeki Fah mevkiinde Abbasî ordusu tarafından bastırıldılar. El-Huseyn ve ehl-i beytinden bir çok kimse bu mevkide öldürül' dü [526]. El-Hâdî, babası tarafından ikinci veliahdliğe tayin olunan kardeşi er-Reşid'i hal ve kendi oğlu Cafer'i nasbetmeğe çalışmışsa da, kısa zamanda ölümü dolayısiyle muvaffak olamamış ve hilâfet makamına Harun er-Reşld geçmiştir.

Er-Reşld devri (170-193), imparatorluğun en parlak devri sayılır. Bu­nunla beraber, Afrika'da Horasan ve Suriye'de meydana gelen ayaklanmalar eksik olmamıştır. Afrika'da, berberi ayaklanması Önce Hergeme İbn Atyun [527], sonra İbrahim İbnu'l-Ağleb [528] tarafından bastırılmış, Suriye'de adnânUerle yemeniler arasındaki ihtilâflar harbe dönüşünce Halîfenin müdahalesiyle halledilmiş, Horasanda ise, vali CAU İbn 'İsa'nın sebep olduğu hoşnudsuzluk, onun   azli  ile  bertaraf edilmiştir [529].

Er-Beşld'ten sonra yerine oğlu el-Emln geçmiştir. El-Emln devri (193— 198) çeşitli hadisler ve devletin temellerini sarsan fitnelerle dolu olarak görü­lür. Önce, Suriye'de Mu'Sviye'nin torunlarından es-Sufyanî lakabıyle maruf CA1I İbn «Abdfflah ibn Hâlid İbn Yezld (İbn Mucaviye) ayaklanmış, Şam valisini tardederek orayı ele geçirmiştir [530]. Hattâ bütün Suriye'yi elde etmesi işten bile değilken yemenilerle muzarîler arasında çıkan ihtilâf buna mani olmuştur. Bu sırada el-Emln ile kardeşi el-Me'mün arasında başlayan şiddetli mücadele ise, devleti büyük Ölçüde sarsmıştır. Bu mücadele el-Emln'in, ba­bası tarafından veliahd olarak tayin edilen el-Me'mün'u hal etmesiyle başla-mış [531] ve neticede halîfe el-Emln'in başı kesilerek öldürülmüştür [532].

El-Emîn'den sonra halîfe olan el-Me'mün (198-218), hilâfette hak iddi-asıyle her fırsatta ayaklanan alevîlere karşı cedlerinin siyasetini değiştirerek işe başlamış, önce, Abbasî alâmeti olan siyahı terkedip alevî alâmeti yeşili almış, sonra da imamlardan cAlî er-Rızâ ile sıhriyet kurup onu velihad yap­mıştır [533]. Ne var ki Halîfenin bu davranışı, onun Merv'de bulunduğu bir sıra­da Bağdâd'taki abbasîleri harekete geçirmeğe ve el-Me'mün'un hilâfetten hal'ını ileri sürüp İbrahim İbnu'l-Mehdl'ye bey'at etmelerine sebep olmuştur [534]. El-Me'mün Bağdad'a gelinceye kadar iki sene halîfe olarak kalan İbrahim [535], el-Me'mün'un Bağdad'a gelmesinden sonra hilâfetten azledilmiş [536]; bir müddet gizli kalmışsa da sonradan yakalanmış, fakat Halîfenin affına mazhar olmuş­tur [537].

115

Halife el-Me*mün devrinin en mühim olayı, Halîfenin mutezile akaidini benimsemesi ve bu akaidin en belirli özelliğini taşıyan fyalku'I-Kur'ân inancını halka ve bilhassa aralarında Ahmçd fim Hanbel gibi muhaddis ve fakîhlerin bulunduğu ulemaya kabul ettirmeğe çalışmasıdır. Mitine tabir edilen ve üçün­cü asırda hadîs tarihiyle ilgili bahislerimizde ayrıca incelenecek olan bu hâ­diseler, el-Me'münMan sonra yeiine geçen kardeşi el-MuHaşim (218-227) ve onun oğlu el-Vâgik (227-232) devirlerinde şiddetini artırarak devam etmiş ve bir çok hadîsçi, halku'l-Kur'ân inancına karşı geldikleri için büyük işken­celere maruz bırakılmışlardır. Burada şuna da işaret edelim ki, el-Vâşik'ın ölümü ile Abbasî devletinin altın devri sona ermiş bulunmaktadır.

Kısa notlar halinde özetlemeğe çalıştığımız tik abbasiler devri, siyaset bakımından islâm tarihinin en muhteşem, en istikrarlı ve en uzun süren bir bölümünü teşkil etmekle beraber, bir imparatorluk içinde görülmesi raümkin olan ve fakat bu imparatorluğun kaderinde mühim rol oynayan, hattâ onun parçalanmasına kadar yol açan bazı faktörleri de bünyesinde taşıdığına şüphe yoktur. Bu faktörlerden ikisi ve en mühimleri, hemen bütün halîfeler devrin­de görülen alevi ayaklanması ve devletin bir Arap devleti obuasına rağmen, idari ve askerî teşkilatta mevâlîden olan ve ekseriyetini fürsler teşkil eden yabancı unsurlara araplardan çok itim ad edilmesi ve yer verilmesidir.

Abbasî devletinin, Emevî devletinin çöküntüsü üzerinde kurulduğu ma­lumdur. Emevîlerin CA1Î taraftarları veya alevîler nezdindeki hükmü de meş­hurdur ve bu hüküm, ilk Emevî halîfesi Mu'âviye'nin hilâfeti 'Ali'nin elinden aldığı zaman verilmiştir. Binâanaleyh emevîler, alevîler nazarında gâsıbtır-lar ve her ne bahasına olursa olsun, gasbedileh bu şeyi onların elinden almak lâzımdır. Alevîler, Emevî idaresi süresince bu gayenin tahakkuknku için çalıştılar,  hem  öldürdüler hem  öldüler.

Alevîlerle amca çocukları olan ahbasîler de ortaya çıktıkları zaman bu gaye adına konuştular: Hilâfeti ve imameti gâsıbların elinden almak ve asıl sahiplerine yani Sl-i Muhammed'e iade etmek. Bu gayeyi gerçekleştirmek için, işe, şftliğîn merkezi olan Küfe ve Horasan halkını davetle başladılar. Çünkü buralarda yaşayan fürslerin İslâm'a girdikten sonra örf ve âdetlerine sıkı benzerliği dolayısiyle şîcî görüşü benimsediklerini, yahut daha doğrusu, kendi, örf, âdet ve inançlarıyle bu görüşü bizzat onların meydana getirdiklerini ve onu her fırsatta müdafa ederek gasbedilen hakkın Muhammed aile­sine veya cAlî oğullarına iadesi için mücadele ettiklerini biliyorlar; Sl-I Mu­hammed adına yapılacak bir davete ilk koşacak olanların yine fürsler olaca­ğına  inanıyorlardı.

Fürsler ise, bu davete icabette kendileri için iki büyük fayda bulundu­ğunu mülâhaza ediyorlar ve her ne bahasına olursa olsun, bunları elden kaçırmak istemiyorlardı. Bu iki faydadan birisi, emevîlerin koyu milliyetçilik pplitikası dolayısiyle Araptan gayri milletlere hayat hakkı tanımayan zâUm idaresinden kurtulmak, diğeri ise, abbasılere yardım etmek suretiyle İslâm'ın ellerinden aldığı nüfuz ve sultayı bir nebze de olsa yeniden ele geçirmek ve devlet idaresinde sözleri dinlenen kimseler olarak hayatiyetlerini muhafaza etmekti. Ve filhakika, Horasanlı Ebü Müslim'in ve adamlarının bütük yar-dımıyle Emevî devleti yıkılıp yerine Abbasî devleti kurulduğu zaman, fürsler, emellerini büyük Ölçüde gerçekleştirmiş oldular. Halîfeler, fürsleri kendileri için muhafız seçtiler; saraylarında vezirlik taşrifatçıhk ve kâtiplik gibi mev­kiler ihdas ettiler ve bu mevkileri fürslere verdiler. Bu suretle devlet nizamı, fürslerin idaresinde eski Sasanî devleti nizamının bir kopyası haline geldi.

Abbasî devletinin kuruluşu ile fürsler kendi emellerini gereçkeştirmiç olmakla beraber, CAU oğulları, bidayette âl-i Muhammed adına yapılan dave­tin kendilerini aldatmak için başvurulmuş bir oyun olduğunu anlamakta gecikmediler; çünkü hilâfet kendi hakları olduğu halde yine elden çıkmış ve başkalarının mah olmuştu. İşte bu sebeple mücadelelerine yine devam et­meğe başladılar; fakat bu sefer daha zayıf ve daha kuvvetten düşmüş olarak...

Netice itibariyle, ilk abbasî devri, mevalî olarak İslâm'a girmiş olan fürslerin siyasî alanda hakimiyet kazandıkları, nüfuz ve sultalarını araplar üzerine hakim kıldıkları, buna karşılık, kendi adlarına mücadeleye girişilen ve Arap olan 'AH oğullarının durumunda bir değişikliğin olmadığı ve müca­delelerinden yine  mağlub  çıktıkları bir devir  olarak görülür. [538]

 

2. ilhad hareketleri

 

a. Zındıklar

 

Abbsîler, takip ettikleri siyaset dolayısiyle çeşitli din ve inançlara sahip milletlerin, islâm'a girmiş olsalar bile, İslâm dışı davranışlarını sürdürme­lerine ve bu davranışların hem din, hem devlet için büyük tehlike teşkil et­mesine tam bir başarıyle engel olamamışlardır. Bilhassa fürslere tanıdıkları geniş imtiyazlar, başta ordu olmak üzere devletin bir çok kuruluşlarında ver­dikleri yüksek mevkiler, İslâm'a zıt düşen inançların geniş çapta ve süratle yayılmasında başlıca âmil olmuştur. Zaten kuvvet kazanıp geniş ülkelerde yayılmağa başladığı ilk devirlerden itibaren düşmanlarının kin ve gayızlarmı üzerine çeken ve intikam arzularını her geçen gün biraz daha ateşlendiren İslâm, başta zındıklar olmak üzere bir çok mülhıdin taarruzuna maruz kalmış ve bu taarruz bilhassa abbasîler devrinde bütün açıklığıyle su yüzüne çık­mıştır. Zındık tabiri, umumiyetle; zahiren müslüinan olan, fakat içinde küfrü gizleyen kimseye ıtlak olunmuştur. Zındıklar, daha ziyade mecûsî dinine znensub olan, yahut Mani ve Senevi akaidini benimseyen, iki ilâha ibadet eden kimselerdir. Abbasi devrinde itikadı bozukluğun yaygınlaşması ve din­sizliğin açığa vurulması dolayısiyle ulûhiyyeti inkâr eden herkese zındık adı verilmiştir.

El-GazâlI "Küfr"ün bir hukm-i şer'î olduğunu ve nass veya kıyasla bi­linebileceğini açıklarken, yahudî ve hristiyanlar hakkında nass vârid oldu­ğunu, brahman, senevi ve dehrîlerin bitarîkıl evlâ bunlara iltihak edeceğini belirtmek suretiyle zındıkları seneviye ve dehriye cümlesinden olarak zikret­miş [539]", bir başka yerde ise, "kâinatın tedbirli, âlim ve muktedir bir yaratıcısı bulunduğunu inkâr eden, onun eskiden beri kendiliğinden böylece mevcut olduğunu, hayvanın nutfeden, nutfenin de hayvandan meydana geldiğini, eskiden beri böyle olduğunu ve ilelebed de böyle olacağını ileri süren" dehrî-lerden bahsederken de "işte zındıklar bunlardır" demek suretiyle [540], dehriye ve zandakayı, yahut zındık ve dehrîyi müradif iki isim olarak, kullanmıştır.

Zındıkların İslâm tarihinde zuhuru, Emevî idaresinin sonlarına rastlar. Halîfe el-Velîd lbn Yezld ibn cAbdi'l-MeIİk'İn mürebbü 'Abdu's-Şamed İbn cAbdtf-A<Iâ'nın zındık olduğu söylenir [541]. Keza son Emevî halifesi Mervân İbn Muhammed (127-132) in mürebbü Cacd ibn Dirhem, tbnu'n-Nedîm'in ifadesine göre bir zındık idi[542]. Halîfeye Mervân el-Cacdî lakabının verilmesine sebep olan Cacd [543], müslümanlar arasında cebr, taHîl ve halkul-Kur'ân aki­delerini yaymakla da şöhret kazanmıştı [544]. Nitekim bu faaliyetlerini Halîfe Hişâm İbn tAbdi'l-Melik zamanında (105-125) daha çok artırdığı için, Halî­fenin 'Irak'taki valisi Hâlid tbn 'Abdillah el-Kaşrî tarafından bir Kurban Bayramı  sabahı  hutbeyi   müteâkib  boğazlanarak   öldürülmüştür [545]

Abbasiler devrinde zındıkların faaliyeti daha çok yaygınlaşmış ve bil­hassa Küfe, bu faaliyetlerin merkezi haline gelmiştir. Irak'ın Zerdüşt, Mani ve Mezdek dinlerine mensub furslerin yaşadıkları bir belde olduğu ve bilhassa Mani'nin, mensuplarına 1/10 (uşr) zekâtı, gece ve gündüz dört namazı ve duaayı farz kıldığı düşünülürse [546], zındıkların bu bölgede intişar etmelerinin sebebi kolayca anlaşılır.

Îbnu'n-Nedlm, zındıklığı içlerinde gizleyip İslâm'ı izhar eden bazı ke­lâm ehlinin ve zındıklıkla itham edilen bazı "mülûk ve ruesânın" isimlerini verir kî, bunlar, zındıklığın nerelere kadar sızdığını göstermek bakımından şayanı dikkattir. İbnu'n-Nedim'in belirttiğine göre, Abbasî devletinin meş­hur vezirleri Bcrmckîler ve el-Mehdi'nin kâtibi Muhammed tbn cUbeydillah zındık idiler ve hattâ bu mezheb mensûblarımn yazılarında okunduğuna göre Halîfe  el-Me*mun  bile   onlardandı [547].

Zındıklarla ilk defa mücadele eden halîfe el-Mehdi (158-169) olmuştur* Bunun için önce bir divan kurmuş.ve başına cOmer el-KelvâzTyi getirmiş­tir [548]. "Şâhıbu'z'zanâdıka" unvanı verilen bu zâtın vazifesi, «HidıM^n takip etmek ve onların faaliyetlerine son vermekti. Hicrî 168 de adı geçen "şâhıbu* z-zanâdıka" vefat etmiş ve onun yerine Muhammed İbn *lsâ tayin olunmuş­tur. Yine aynı sene içinde el-Mehdi Bağdâd zındıklarını kamilen öldürmüş­tür [549].

El-Mehdl'nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mfisâ el-Hâdl (168-170) babasının vasiyyetine uyarak zındıklara karşı aynı şiddetle mücadele etmiştir. Et-faberi'nin anlattığına göre el-Mehdi, bir gün kendisine getirilen bir zındığa tövbe etmesini söylemiş, fakat onun tövbeden çekinmesi üzerine boynunu vurarak asılmasını emretmiş, sonra da oğlu el-Hâdl'ye şöyle demiş­tir: "Ey oğul, iş başına geldiğin zaman bu Mâni ehline dikkat et. Bunlar hal­kı dünyada zühd» âhıret için amel ve kötülüklerden sakınma gibi zahiren güzel olan şeylere davet ederler. Sonra eti, temiz suya dokunmayı ve hastakk-lı devenin öldürülmesini haram kılmaya varırlar. Daha sonra da, birisi nur» diğeri zulmet olan iki şeye ibadet edilmesini isterler. Bundan sonra, kardeş­ler, kızlar arasında evlenmeyi, bevl île yıkanmayı, yoldaki çocukları zulmetin dalâletinden kurtarıp, nurun hidayetine sevketmek için çalmayı mubah sayarlar. Bu iç için kıhcı sıyır ve şeriki olmayan Allah'a, bunları tenkil etmekle yaklaş [550]. EI-HSdi, babasının bu vasiyyeti üzerine bir çok zındık Öldürmüş, hilâfetinin onuncu ayı da geçtikten sonra şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederim ki, eğer yaşarsam bu Arkayı kamilen öldüreceğim; öyle ki, bunlardan kırpan  tek  bir  göz   bırakınıyacağım" [551].

Zındıklara karşı mezkûr halîfeler ne derece şiddetli davranırlarsa davran­sınlar, bunları tamamiyle ortadan kaldıramamışlardır. Hârün er-Reşîd'den sonra ve bilhassa eI-Muctaşım devrinde Mâni dinîne mensub meşhur kuman­dan el-(Afşin'in gölgesinde, bunların, faaliyetlerini daha çok artırmış olacak­larına  şüphe  yoktur. [552]

 

b.  Râvendiyye

 

Abbasi devletinin kuruluşunda büyük faaliyet gösteren Horasanlı £bü Müslim'in Ebü Ca'fer el-Manşür tarafından öldürülmesinden sonra ortaya çıkan en mühim ilhad hareketlerinden biri de Râvendiyye hareketidir. Bu ha­reket, EbÖ Müslim'in intikamını almak için Halîfeye karşı yöneltilmiş siyasî bir ayaklanma gibi görülürse de [553], ayaklananların, islâm dışı bazı dinî görüş ve inançları taşımaları ve bunların dâiliğini yapmaları, hareketin, intikam arzusunun kamçıladığı basit bir siyasî olay olmadığını gösterir. Nitekim Ebü Müslim'in, Halîfe el-Mansör'un huzuruna giripte orada öldürüldüğü sırada salona gelen ve Ebü Müslim'i öldürülmüş gören 'Isa tbn 'Ali'nin, Halifeye tevcih ettiği "onu öldürdün mü? Ya askerlerini ne yapacaksın? Zira onlar onu Rab ittihaz etmişlerdi" sözü, bu konuda büyük bir gerçeği ortaya koy­maktadır" [554].

Ebu'l-Hasan el-Eş'arPnin açıkladığına göre, râfı?a [555] dan olan Keysâ-niyye [556] fırkasının bir kolu Ebü Hâşim İbn Muhammed Îbnil-Hanefiyyeden sonra imametin Muhammed İbn tAlî tbn cAbdiÜah İbn cAbbâs*a geçti­ğini ileri sürmüştür; çünkü Ebü Hâşim Şam'dan ayrılırken bunu vasiyyet etmiştir. Muhammed İbn (A1Î, oğlu İbrahim'e, İbrahim de ilk Abbasî halîfesi Ebu'I-'Abbâs es-Saffâh'a vasiyyet etmiş ve bu suretle hilâfet vasiyyet yolu ile Ebü Ca'fer el-Manşüra'a kadar gelmiştir. Ancak bu görüşe sahip olan Key-sâniyye kolundan bazıları sonradan bu görüşü terketmisler; Hazreti Peygam­berin imameti cAbbâs İbn cAbdi'l-Muttalib'e onun da oğlu cAbdullah'a vasiy­yet ettiklerini ve böylece hilâfetin aynı yolla Ebü Ca(fer el-Manşûr'a kadar geldiğini ileri sürmüşlerdir. İşte bu görüşe sahip olanlar, Râvendiye denilen fırkayı teşkil ederler. Bu fırka, Ebû Müslim'in öldürülmesi işinde ihtilâfa düş­müş, Rizâmiyye denilen bir gurup Ebü Müslim'in öldürüldüğünü kabul eder­ken [557] Muslimiyye adı verilen diğer bir gurup, onun ölmediğini iddia etmiş­tir" [558].

El-Eş*arî tarafından verilen bu bilgi, Ebü Müslim'in öldürüldüğü sırada-halîfeye yöneltilen "ya askerlerini ne yapacaksın? Onlar Ebü Müslim'i Rab ittihaz etmişlerdi" sözünün manâsını açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Filhakika et-Jaberî'nin açıkladığı gibi, Râvendiyye, Ebü Müslim'in görüşüne sahip olan horasanlılardır. Bunlar ruhların tenasuhuna inanırlar. İddialarına göre kendilerine yiyeceklerini ve içeceklerini veren rabları Ebü Ca*fer el-Man-şür'dur. Halîfe, Küfe civarındaki Hâşimiye'ye geldiği sıralarda, bunlar, Ha­lîfenin sarayını sarmışlar ve "bu bizim rabbımızın sarayıdır*' diyerek onu tavaf etmeğe başlamışlardır. Bunları ortadan kaldırmadıkça din ve devletin büyük bir tehlike içinde kalacağını bilen Halîfe, Râvendiyyenin ileri gelenlerin­den 200 kişiyi hapsettirmiştir. Ne var ki geride kalanlar, arkadaşlarının hap­sedilmesinden galeyana gelerek hapishaneye hücum etmişler ve onları kurtar­mışlardır. Onlarla dövüşmekten başka çare olmadığını gören Halife, sarayın­dan yaya olarak çıkmış ve 600 kişiyi bulan ravendîlerin üzerine yürümüştür. Burada öldürülmek tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş, ancak, abbasîlere karşı dövüşmüş Emevî kumandanlarından Ma(n İbn Zâ'ide'nin yardımıyle bu badireden  kurtulabilmiştir [559].

Râvendiyye, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Ebü Müslim'in adamları idiler ve eski Fürs devletini ihya etme gayesi peşinde koştukları için, onları hilâfetin başta gelen siyasî düşmanlarından biri saymak  mümkindir. Diğer

taraftan, sahip oldukları dinî inançlar dolayısiyle ve mecûsî, yahut onun kol­larından olan Zerdüşt, Mâni veya Mezdek akaidini taşıdıkları için zındıklar zümresine mensub bulunuyorlardı. Bu sebeple Halîfe el-Manşür onlarla şid­detti mücadeleye girişmiş ve pek çok Ravendi öldürmüştür. Ancak onun bu mücadelesinde kesin bir basan elde ettiğini söylemek mümkin değildir. Nite­kim Ravendiyye hareketinin benzerleri daha sonraki devirlerde Mukanna1 Bâbek gibi isimlerin  altında  yeniden  ortaya  çıkmışlardır. [560]

 


 

c, MufçannaHyye

 

Horasan'da zuhur eden cAtâ. (veya Hâkini) el-Mukannac, Merv'li olup Rizâmiyyeye mensub îdi ve ruhların tcnasuhuna inanırdı; sonraları ilâh ol­duğunu iddia etmiştir [561].  Kendisine tâbi olan taraftarlarına şöyle demişti: Allah, Âdem suretine bürünmüş ve meleklerine ona secde etmelerini emret­miştir. İblis müstesna bütün melekler ona secde etmişlerdir. Sonra peygam­berlerin, cAlf ve evlâdlannın, daha sonra da Ebü Moslim el-Horâsânî'nın suretlerine bürünmüştür. Ebü Müslim'in ölümünden sonra ise ulûfaiyet kendi­sine intikal etmiştir. Mukanna'ın bu iddialarına inanan bir çok kimse ona ibadet etmeğe başlamış ve onun adına dövüşerek bir çok müslüman Öldürmüştür [562].

Mukannac, kısa boylu şaşı ve çok çirkin suratlı bir adamdı. Çirkinliğini örtmek için yüzüne ahundan yapılmış bir maske takardı. Adamlarına da kendisinin muhtelif suretlere intikal ettiğini ve asıl yüzünü görmeğe muk­tedir olanuyacaklanni* her kim onu görürse nurundan helak olacağım söy­lerdi [563].

MukannaS taraftarlarına İslâm'ın haram kıldığı her şeyi mubah kılmış, namaz, oruç gibi ibadetleri kaldırmış, haram kelimesinin kullanılmasını da yasaklamıştır [564].

Et-1*aberî'nin açıkladığına göre" [565], Hicrî 161 senesinde» Horasan'da kuvvetli bir tehlike olarak ortaya çıkan Mukanna'a karşı Halîfe el-Mehdî, Mu'âg İbn Müslim, (Ukba îbn Müslim, Cebrail tbn Yahya ve Kölesi Leyg'inde katıldığı bir orda hazırlamış, daha sonra Sa*îd îbır^Amr el-Haraşryi gö­revlendirerek, Moksnna'ın sığındığı KeşMekî muhkem kaleyi muhasara et­tirmiştir. Etrafi hendeklerle kuşatılmış olan kale, müslümanlari uzun zaman meşgul etmiş ve ancak 169 senesinde, kurtuluş   ümidi   kalmadığını  gören Mukannacın, karılarını ve kendisini zehirleyip öldürmeleri üzerine düşmüş-tür. Müslümanlar kaleye girdikten sonra içeride bulunan bütün taraftarları öldürmüşler, Mukanna'ın, başını da keserek Halîfe el-Mehdî'ye göndermişler­dir" [566]. Ancak Mukannac taraftarlarının kökü tanı manâsıyle kurutulamamîş, <;cşitli şekil ve isimlerle tarih sahnesinde zaman zaman görünmüşlerdir. [567]

 

d. Hurumiyyemiyy

 

El-Bağdâdi'nin verdiği bilgiye göre [568], Hurramiyye iki guruba ayrılır Birincisi, İslâm'dan önce, Sasaniler devrinde ortaya çıkan ve Mezdekiyye gibi haram şeyleri mubah sayan, mal ve kadınlarda ortaklık iddiasında bulu­nan ve hükümdar Adil Enuşirvan devrine kadar fitnesi devam eden Hurra­miyye; diğeri ise İslâm'da, Azarbeycan civarında zuhur eden ve Bâbek el-IJurramî'ye mensub olan Hurramiyyedir ki, Ravendiyye ve Mukanna'ıyye hareketlerinin bir devamı olarak Abbasî halîfeleri el-Me'mün ve cl-Mu(taşım'ı bir  hayli  meşgul  etmiştir.

Ed-Dmeverl, Bebek'in el-Me'mün devrinin sonlarına doğru harekete geçtiğini, nesebi ve mezhebi hakkında değişik görüşler ileri sürüldüğünü kay-de t tikten sonra "bizim için sabit olan şudur ki, Bâbek, Ebû Müslim'in kızı Fâtima'mtı torunlarındandır ve Hurramiyyeden olan Fâtımîler, Hasreti Peygamberin kızı Fâtıma'ya değil, bu kadına müntesibtirler"der [569]. Ancak Îbnu'n-Ncdim'in verdiği haber bundan farklıdır ve ona göre Bâbek'in babası Mcdâyin'li bir yağ tüccarı olup Azarbeycan'ın Bilâlâbaz köyünde yerleşmiş ve Bâbek'in anası olan kör bir kadınla evlenmiştir [570]. Bâbek, on yaşına ka­dar, ücretle »üt anneliği yapan anasının yanında kalmış, sonra da evden ay­rılarak çobanlık yapmağa başlamıştır. On sekiz yaşlarında anasının yanına dön­düğü bir sırada Hurramîlerin reisi Câvidân'la tanışmış, Câvidân'in onda gör­düğü kabiliyet dolayısiyle anasından istemesinden sonra da, Câvidân*la bir­likte gitmiştir. İşte Bâbek'in hayatı bundan sonra çok çabuk değişmiştir. Önce Câvİdan'ın kansıyle aşk oyunlarına başlamış, Câvidan'ın bir müddet sonra ölmesi üzerine de, onun ruhunun Bâbek'e geçtiğini ileri süren karısının yalanlanyle  Hurremîlerin reisi olmuş, aynı  zamanda Câvidân'ın kansıyle evlenmiştir [571].

Bâbek'in önderliği altında kısa bir zamanda kuvvetlenen Hurraniîler, civardaki müslüman halka saldırmağa, mallarını gasba, kadın çocuk gözet­meksizin önlerine çıkanı öldürmeğe başlamışlardır. Halîfe el-Me'mün'un onları tenkil etmek maksadıyla Ermenistan ve Azarbeycan'a gönderdiği kuman­dan ve valilerin başarısızlıkları [572], Hurramîlerin cüretlerini daha çok artırmış, akla gelmeyen cinayetler işlemişlerdir. El-Makdisî, işin bidayetinden itibaren bu cinayetleri şöyle anlatır: "Bâbek, adamlarına kılıç ye hançerler verip köy­lerine ve evlerine dönmelerini ve gece yansını beklemelerini emrederdi. Bu vakit gelince evlerinden çıkarlar uzakta olsun, yakında olsun, kesilmedik ve öldürülmedik erkek, kadın, çocuk bırakmazlardı. Bu suretle belde halkı, Hur-remllerin eliyle öldürülmüş oluyordu. Bu emri kimin verdiğini ve ne sebeple verdiğini bilmiyorlardı. Halkın içine büyük bir korku ve dehşet düşmüştü. Uzak yerde bulunanlara Bâbek'in emri henüz ulaşmış oluyordu ki, hiç vakit kaybetmeden, büyük, küçük müslim, zımmî, hangi sınıftan olur ta olsun rast­ladıklarını öldürüyorlardı. Kendilerine bütün yol kesenler, itler, uğursuzlar ve sapık inancalar da katılmış olduğu için, yalnız süvarilerin sayısı 20 bini bulmuştu. Bir çok şehir ve kasabalara sahip olmuşlardı. Sultanın bir çok ordusunu  hezimete  uğratmış,  bir çoklarını da  öldürmüşlerdi" [573].

El-Mu'taşım devrinde Azarbeycân Bâbek'in eline geçmiş, Bağdâd halkı­nın içini de büyük bir endişe kaplamıştı. Nihayet Halîfe, el-AfşIn kumanda­sında kuvvetli bir orduyu, hergün külliyatlı miktarda para, erzak ve teçhizatla takviye etmek suretiyle Bâbek'in bulunduğu dağlık bölgede bir seneye yakın bir zaman tutmağa muvaffak olmuştur. Bâbek, hezimetin mukadder olduğu­nu anlayınca, kendisi için muhkem bir kale durumunda olan Bezz şehriuc çekilmiş, ancak orada da sıkıştırılınca kıyafet değiştirip Ermenistan'a kaç­mağa teşebbüs etmiştir. Yolda Sehl tbn Sunbât adlı bir ermeni tarafından teşhis, sonra da el-Afşîn'e teslim edilen Bâbek, bir bayram havası içinde Ha­lîfe el-Mu'taşun'ın bulunduğu Samarrâ'ya getirilmiş, önce el ve ayakları, sonra   da   başı   kesilmek   suretiyle   öldürülmüştür [574].

Abbasî devri tarihinde mühim rol oynayan Hurramîlerin gaye ve inanç­larına burada kısaca temas etmek, konumuz bakımından faydalı olacaktır; çünkü bu gayenin gerçekleştirilmesine parelel olarak yürütülen din propa­gandalarının, tslâm fikir hayatında hatırı sayılır tesirler icra eylediğine şüphe yoktur.

İslâm, Sasanî hükümdarlığına son vermiş ve fürsleri kendi bünyesinde zahiren eritmiş olmakla beraber, onların örf ve âdetlerini, Zerdüşt, Mezdek ve Mâni gibi mecûsiliğîn çeşitti görünüşleri altında içlerine sinmiş din ve inanç­larını kalplerinden tamamen söküp atamamıştı. Bu sebeple fürsler, her fır­satta eski hükümranlık devri özlemlerini açığa vuruyorlar ve hattâ bu hü­kümranlığı müslümanlann elinden alıp mecûsîliği hakim kılmak istiyorlardı. Daha önce zikrettiğimiz Ravendi ve Mukanna* gibi Hurremî hareketi de, aynı gayenin gerçekleştirilmesine yönelmiş hareketlerdi. Nitekim el-Makdisî bu görüşü teyiden şöyle der: "Hurramüer, hükümranlığı Araplardan Acemlere geçirmek için çalıştılar. Câhiller için bu görüşü süsleyip kuvvetlendirdiler ve halkı bu görüşe davet ettiler. Bunun neticesi tatil ve ilhad ortaya çıktı" [575].

Akidelerinin başında tenasüh geliyordu. Nitekim Câvidân'ın ölümü üze­rine adamları, karısının evinde toplanmışlar ve Câvidân'ın ruhunun BSbek'e. geçtiği inancı içinde ve yeni kesilmiş bir sığır derisi üzerinde şarab içip "ey Bâbek'in ruhu! Câvidân'ın ruhuna iman ettiğimiz gibi sana da îman ettik4' diyerek   Bâbek'e   bey'at  etmişlerdir [576].

El-Makdisî'nin açıkladığına göre Hurramiyye, muhtelif fırka ve sınıf­lardan ibarettir; bununla beraber wric*a" görüşünde ittifak ederler ve ismin ve cismin değiştiğini söylerler (bir başka ifade ile tenasuha inanırlar). İddialarına göre bütün Peygamberler, şeriatları ve dinleri ayn olsa bile, bir tek ruh ile gelmişlerdir. Vahiy hiç bir zaman kesilmez. Her din sahibi, sevabı ümid ettiği ve ıkabtan korktuğu müddetçe doğru yoldadır; mezheblerine zarar vermedikçe onun tahkir ve tezyifine razı olmazlar. Ebû Müslim'i tazim, onu öldüren Ebü Ca*fer el-Manşür'a lanet ederler. Fîrüz, en çok duâ ettikleri kimsedir; çünkü Ebû Müslim'in kızı Fâtıma'nın oğludur. Ahkâm için müra­caat ettikleri imamları, "Ferişdegân" adını verdikleri aralarında dolaşan Peygamberleri vardır. Şarab ve içki kadar hiç bir şeyi mübarek saymazlar. Dinlerinin aslı "nur" ve "zulmet" inancıdır. Kadınları ve nefse lezzet veren her  şeyi   mubah  sayarlar [577]

 

3. itikadî mezhebler

 

a. Cebriyye

 

İslâm'dan Önce muhtelif dîn sâliklerini fazlasıyle meşgul eden ve büyük münakaşalara sebep olan cebr ve kader meselesi, bu konu ile ilgili olarak Kur'ânı Kerîmde gelen âyetler ve Hazreti Peygamberden rivayet edilen hadîslerle, insanoğluna, idrak edebileceği kadar dar bir çerçeve içinde açıklanmış olmakla beraber, müslümanlar arasındaki siyasî ihtilâfların arttığı ve akaide intikal ettiği sıralarda yeniden su yüzüne çıkmış ve yeniden şiddetli münaka­şaların  kaynağı  olmuştur.

Cebr ve kader meselesinde meydana gelen münakaşalar, birbirine zıd iki gurubun ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bunlardan birincisi, kaderin isbatında ifrata varan ve kuldan fiili nefiyle Allah'a izafe edenlerdir. Bunlara göre insan "hiç bir şeyi yapmağa kadir değildir; istitaatla tavsif olunamaz; fiillerinde mecburdur; çünkü hiç bir kudreti, iradesi ve ihtiyarı yoktur. Allah sair cemadattaki harekâtı yarattığı gibi insanın ef'âlini de yaratır. Ancak bu fiillerin insana nisbeti mecazîdir. Cemadatta olduğu gibi, nasıl ağaç meyve verdi, su aktı, güneş doğdu veya battı, hava bulutlandı ve yağdı, yer sarsıldı veya yeşerdi denirse, insanın fiilleri de böyledir. Bütün fiiller cebrî olduğu gibi   sevab   ve   ıkab   da   cebrîdir" [578].

Kaynaklardan Öğrenildiğine göre, bu görüşleri müslümanlar arasında ilk defa yaymağa başlayan şahıs Ca'd îbn Dirhem adındaki bir köledir [579]. Bu şahıs Benfi Hakim'in me valisinden olup Şam'da ikamet ediyor [580] ve cebr akidesini burada yaymağa çalışıyordu. Ne var ki görüşlerinin halkı ifead edici olduğu   anlaşılınca   Şam'dan   tardedilmiştir [581].

Son Emevj Halîfesi Marvân İbn Muhammed'in mürebbii olan ve ona Mervân el-Ca*dî lakabım da kazandıran Ca*d İbn Dirhem [582], cebr akidesi yanında, sıfatların nefyi (taHil) ve halku'l-Kur*ân akidelerinin de dâîüğini yapmakla    tanınmıştır [583]".

İbn Teymiye'nin verdiği bilgiye göre, Ca*d îbn Dirhem, Halku'l-Kur'ân akidesini Ebân İbn Sem'ân'dan almıştır; Ebân, Lebîd İbn A'şam'ın yeğeni Tâlüt'tan, o da Lebîd'ten öğrenmiştir. Lebîd ise, Hazreti Peygambere sihir

yapan büyücüdür [584]. Buna benzer bir haber de, İbnu'1-Egîr tarafından şöyle nakledilmiştir: "Halku'l-Kur'ân akidesini müslümanlar arasında ilk defa neşreden Yahudi Lebîd İbn AŞam'dır. Bu şahıs daha önce Tevrat'ın mahluk olduğunu söylüyordu. Aynı akideyi, Lebîd'ten kız kardeşinin oğlu fâlût al­mış ve Kur'âmn mahluk olduğuna dair bir de kitap telif etmiştir. İslâm'da bu   işi   İlk   defa   yapan   şahıstır" [585].

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, faaliyetine Şam'da başlayan, fakat oradan tardedilen Ca'd İbn Dirhem Küfe'ye gelmiş ve aynı faaliyete devam etmiştir. Bu arada Cehm İbn Şafvân (Ö. 128) ile karşılaşmış ve görüşlerini onada aşılamıştır. Ne var ki, burada da farkedilen Cacd, Halîfe Hişâm'ıu emri ile Irak Valisi Hâlid İbn 'Abdillah el-Kaşrî tarafından öldürülmüştür [586].

Cebriyye, bazı taraftarlarrbulunmakla beraber bunun zıddı oban ve ka­derin reddi ile insan iradesinin hürriyetini isbat eden kaderiyye kadar şöhret kazanmamıştır. Maamafih Ca'ıl tbn Dirhem'in yaydığı diğer iki akide yani sıfatların nefyi ile balku'l-Kur'ân akideleri, Cehm İbu Şafvân'ın aracılığı ile, aynı sıralarda tarih sahnesine çıkacak olan mutezileye intikal edecek ve bu mezhebin kelâmı görüşleri arasında kuvvetle müdâfaası yapılacaktır. Aynı zamanda mutezile, bu görüşlerden dolayı cehmiyye adiyle de şöhret kazana­caktır. [587]

 

b. Kaderiye

 

Cebr ve kader meselesinde meydana gelen münakaşalarda cebriyyenin görüşüne zıd olan ve insanın fiil ve hareketlerinde hür bir iradeye sahip bulun­duğunu isbat etmeğe çalışan mezhebin müdafilerine kaderiyye adı verilmiş­tir. Bunlar diğerlerinin aksine kaderi reddederler ve insanın, kendi fiilinin tam  bir irade ile  yaratıcısı olduğunu ileri sürerler.

El-Makrizî'nin açıkladığına göre "islâm'da kader meselesini ilk defa ortaya atan şahıs, Macbed İbn Hâlid el-CuhcnTdir. El-Hasan el-BaşrTnin meclisine devam edenlerdendi. Basra'da bu görüşü yaymağa başladığı zaman 'Arar İbn cUbeyd de ona intisab etmiş, bunu gören Basra halkı da onun peşin­den gitmiştir. Macbed el-Cuhenî, kader görüşünü Ebü Yûnus Sinseveyh adlı bir   süvariden   almıştır" [588].

Şaltıh-i Müslim'de yer alan bir Hadîsin rivayetinde de şöyle denilmek­tedir: "Yahya İbn Ya'mer anlatır: Basra'da kader (in nefyi) hakkında konu­şan  kimselerin  ilki  Ma'bed   el-Cuhenî idi..." [589]

Kaderin nefyi ile ilgili bu görüşü yaymak için giriştiği faaliyet, halk ara­sında büyük bir nifakın çıkmasına yol açmak üzere iken, Ma'beoT, Halife cAb-rlu'l-Melik İbn Mervân'm emri ile öldürülmüştür (H. 80). Ancak Ma*bed*in öldürülmesi hiç bir fayda sağlamamış, onun kaderle ilgili görüşleri   Şam'da Gaylân ed-Dımaşkî tarafından yayılmağa başlanmıştır. İbn Kuteybe'nin Kıptî olarak tanıttığı Gaylân [590]bu faaliyetinde o derece ileri gitmiştir ki, Halîfe 'Ömer  İbn  ^Abdil-'Azîz  (99-101)  tarafından yakalanıp  Öldürülmek  üzere iken, ancak, görüşünden tövbe ettiğini açıklamak suretiyle ölümden kurtu­labilmiştir [591].  Bununla beraber   Gaylân,   Halîfenin   Ölümünden   sonra» bu tövbeden   rücü, ve kaderin nefyi ile ilgili  görüşlerini  yine yaymağa   devam etmiştir. Fakat kaderiyyeye karşı sert davranmakla tanınan Halîfe Hişâm İbn 'Abdi'l-Melik (105-125), Gaylân'ı İmam el-EvzâTnin huzuru ile imti­hana tabi tutmuş ve bu imtihan neticesinde el ve ayaklarım keserek bir çöp­lüğe atmıştır. Gaylân'm burada da etrafına toplananlara kaderle ilgili bazı şeyler söylemesi üzerine, önce dilinin, sonrada başının kesilmesini emretmiş­tir [592]. Bir başka habere göre Gaylân, öldürüldükten sonra Dımaşk kapısına asılmış   ve   halka   teşhir   edilmiştir [593].

Katleriyyenin iki büyük mümessili Ma*bcd el-Cuhenî ve Gaylân ed-Dı-maşkî, JEmevî halîfeleri tarafından öldürülmüş olmakla beraber, fikirleri, onları takiben zuhur eden mutezile imamları tarafından benimsenmiş ve felsefî bir .sistem içinde kuvvetle müdafa edilmiştir. Bu sebepledir ki, İslâm tarihinde kaderiyye denildiği zaman daima mutezile anlaşılmıştır, [594]

 

C. Murci’e

 

Üçüncü Halîfe (Oşmân İbn cAffân*ın, idaresinden hoşnud olmadığını ileri »üren bir gurup tarafından Öldürüldüğünü, CAH İbn Ebî Tâb'b'e bey'at edilmiş olmakla beraber, başta Ummu'l-mu'minîn cAişe olduğu halde bazı sahabîlerin, c0şm3n'ın katillerinin cezalandırılmasını temin için harekete geçtiklerini, ancak bir başarı elde edilememesi sonucu, *Âişe taraftarlanyle CAH taraftarları arasında tarihin meşhur Cemel savaşının çıktığını, bunu, (Âi.şe*yi desteklemek maksadıyle ortaya çıkan Mucâviye ile Şiffîn savaşının

takip ettiğini, birinci asrın siyasî olayları arasında zikretmiş; bu savaşların neticesinde iki büyük fırkanın, Şîca ve Havâricin, ortaya çıktığını anlatmış­tık. İmamet ve hilâfet meselesinin sebep olduğu bu ihtilâflar, bidayette, si­yasî bir mahiyet arzediyor idiyse de, fırkaların bazı dinî nasslara dayanarak görüşlerini teyid etmeğe çalışmaları, itikadı konulara taalluk eden bazı mese­lelerinde de yeni ihtilâflara yol açmıştır. Bu ihtilâfların en mühimmî îman ve küfür   meselesiyle   ilgili   olanıdır.

Şiffîn savaşının hakem usûlü ile neticelenmesinden sonra, 'AH Kuvvet­leri arasında 12 bin kişiye varan bir gurubun, neticeden memnun olmiyarak ayrıldığını ve bunların Havari c denilen fırkayı meydana getirdiklerim bili­yoruz. Haricîlere göre Ebü Bekr ve 'Orner Ibnu'l-Hattâb'm hilâfetleriyle <Oşmân tbn cAffân'm hilâfetinin ilk yarısı sahihtir; fakat ikinci yansında Öldürülmesine sebep olan büyük hatalar işlemiştir. *A1I İbn Ebl fâlib de, kendisine beycat edildiği zaman hilâfeti hak yolla elde etmişti; fakat Mu*âvi-ye'nin teklif ettiği hakem usûlünü kabulünden ve hakkı olan hilâfeti Mucavi-ye'ye tesliminden dolayı büyük hataya düşmüştür. Mucâviye ise hakkı olma­yan bir şeyi gasbettiğinden dolayı aynı derecede hatalıdır. Bütün bu hatalar, elde mevcut Kur'ân hükümlerine göre amel edilmemesinden ileri gelmiştir. Halbuki Allah Tacâlâ Kur'ânı Kerimde şöyle buyurmuştur: "Allah'ın indir-dikleriyle   hüknıetmeyenler, işte   onlar  kâfirdirler" [595]

Büyük hata işleyenler büyük günah sahipleridir. Bunlar hatalarından veya günahlarından tövbe etmedikleri ve hak yola girmedikleri müddetçe, bu âyeti kerîme gereğince kâfir sayılırlar ve kanları helâldir [596].

İşte, haricîler bu görüşten hareketle, günahlarından tövbe etmeden ölen (Ogmân İbn 'Affân'ı, tövbe etmekten imtina eden CA1Î İbn Ebî fâÜb'i, Mu'S-viye'yi ve her birinin taraftarlarını tekfir etmeğe başlamışlardır. Bu hareket, müslümanlar arasında itikadî konularda yeni ihtilâflara yol açan büyük mü­nakaşalara sebep olmuştur. Bu münakaşaların Özünü, murtekibuyl-keinre (büyük günah sahibi), mü'min midir, yoksa kâfir midir? meselesi teşkil edi­yordu.

İşte, îman ve küfür meselesinde ortaya çıkan bu ihtilâfların yoğunluk kazanmağa başladığı birinci asrın ikinci yarısında müelümanlardan bir gu­rup, mücadele eden iki gurubun da haklı tarafları olduğunu, ancak onların tekfir ettikleri insanların Allah'ın varlığını ve birliğini tasdik etmiş olmaları itibariyle küfre nisbet edilemiyeceklerini, fakat haklarında kesin bir hüküm vermenin de mümkün olmadığı cihetle bu hükmü âhıret gününde Alla'a

terketmek gerektiğini ileri sürerek [597] MurcVe adiyle şöhret kazanan mezhebi meydana getirmişlerdir. Bunların mücadeleci guruplar hakkında ileri sürdük­leri bu görüşten anlaşıldığına göre, murtekibu'l-kebîre, yani büyük günah sahibi insan, tekfir edilemese bile hakkında hüküm vermek de mümkin değil­dir; o halde bu hükmü tehîr etmek ve Allah'a bırakmak en doğru yoldur. Birbirini tekfir eden muhaliflerin durumlarını tehîr manâsına gelen "ireâ"a nisbetle bu  görüşe sahip  olanlara  murci'e  denilmiştir [598].

îman ve küfürle ilgili hükmün Allah'a terki görüşü, tabii olarak, bu iki kavramın manâsı üzerinde murci'nin sahip olduğu inanç ve kanaatin bîr neti­cesi olarak ortaya çıkmıştır: iman ve küfür nedir? Mu'min ve kâfir kime de­nir? Murci'enin ileti sürdüğüne göre îman, Allah'ı ve Peygamberlerini bil­mekten ibarettir. Her kim ALLAH'tan başka ÎLÂH   olmadığım   ve   MU-HAMMED'in O'nun RASUL'ü olduğunu bilirse, o kimse mü'mindir. Murci-enin îmanla ilgili bu tarifi, bir bakıma onun tahdidi manâsındadır ve ayın zamanda hem havaricin hem de şuanın îman hakkındaki görüşlerine reddiye mahiyetindedir; çünkü haricîlere göre îman, Allah'ı ve Peygamberlerini bil­mek, farzları eda etmek ve kebâirden sakınmaktır. Her kim Allah'ı ve Pey­gamberlerini bilir, fakat farzları terk ve kebâirden bir şey irtikâb ederse, bu kimse, haricîler nazarında kâfir, murci'e nazarında ise mü'mindir.  Şftıya göre ise, İmamı bilmek ve ona itaat etmek de îmanın bir cüz'üdür [599].

İleri sürülen bu görüşlerden de anlaşılmaktadır ki, murci'enin temel akidesi îmana taalluk etmekte ve bir kimse İslâm'a bağlı kaldığı, iki şehadeti, yani  Allah'tan  başka  ilâh  olmadığını   ve  Muhammed'in    O'nun   Rasûlü olduğunu   ikrar   ettiği   müddetçe,   farzları   îfa   etmese  ve   büyük   günah sahibi olsa bile, küfre nisbet   edilemiyeceğıdir.   Murci'e   bu   akîde   ile,   bazı hususlarda ehli sünnete yaklaşmış olsa bile, "îman eksilmez ve artmaz" gö­rüşü ile Kur'ânın emrettiği ve dinin temeli olarak vasıflandırdığı   amelî farz­ları küçümsemeğe yol açtığı gibi, "imanla birlikte ma'sıyet zarar vermez" görüşü ile de, Kur'ânın şiddetle nehyettiği fiillere aynı derecede kapı arala­mıştır [600]

 

d. Mutezile

 

Biraz önce üzerinde durduğumuz îman-küfür meselesi ile ilgili münaka­şaların, birinci Hicrî asrın sonlarında ve ikinci Hicrî asrın başlarında daha çok yoğunluk kazandığı anlaşılmakladır. Zira 80 senesinde dünyaya gelen Vâsıl İbn cAtâ'nın, 110 senesinde vefat eden el-Hasan el-Başrî meclisinden ayrılmasına ve Basra'da ayrı bir ilim halkası teşkil etmesine, murtekibu'I-keblrc üzerinde çıkan münakaşaları sebep olmuştur. Vâsıl, bu münakaşada el-Hasan el-Başrî'ye muhalefet etîerek murtekibu'l-kebîre için menzile beyne menzİleteyn formülünü ileri sürmüş ve büyük günah sahibinin ne mü'min ne de kâfir olduğunu, fakat iki menzile arasındaki bir yerde bulunduğunu söy­lemiştir [601].

Vâsıl İbn 'Atâ'nın murtekibu'l-kebîre hakkında ileri sürdüğü bu formül, miicerred bir görüş veya hocam el-Hasan el-Başrî'ye alâlade bir muhalefet olarak kalmamış, tatbik sahasında diğer görüşlerle birlikte neticesi de görül­müştür. Haricîler, *Oşmân îbn (Affân'ı, *Alî ile mücadeleye girişen Ummu'l-mu'minin cÂişe ve taraftarlarını, tahkimi kabul eden 'AlPyi ve hilâfeti onun elinden haksız yere alan Mucâviye ve adamlarını günahlarından dolayı tekfir ederken, murci'îlcr, îmanla birlikte büyük günahın zarar vermiyeceğini ileri sürerek gerçek hükmü Allah'a bırakırken, Vâsıl İbn (Atâ\ mezkûr formüle dayanarak, karşılıklı harbeden iki fırkadan birinin hatalı olduğunu, fakat bu hatanın hangi tarafta olduğunu kesinlikle tesbit etmek imkânının bulun­madığını, her iki tarafın da hatalı olması ihtimali bulunduğundan bunlara mu'min de kâfir de denilemiyeceğini, dolayısiyle her iki tarafın da cehalet­lerinin   batıl   sayılacağını   ileri   sürmüştür . [602]

İşte, Basra Camiinde Vâsıl îbn *Atâ tarafından ortaya atılan bu görüş» etrafında toplanan ve bir ilim halkası teşkil ederek Mutezile adiyle anılan mezhebin    temel    taşı    olmuştur [603].

Zaman ilerledikçe ve yeni mutezilî imamlar yetiştikçe mezhebin akide­sinde de gelişmeler olmuş ve nihayet beş asıl ile bu gelişme son safhasına gel­miştir. Mutezilenin, üzerine bina kılındığı bu beş asıl sırasıyle şöyledir: Tevhîd, cadl, vacîd, menzile beyne menzileteyn, emr bil ma'rüf nehy canil munker#

Tevhid, mutezilenin birinci aslıdır. Bu asıl, Allah Ta'âlânın her türlü sıfattan tenzihi maksadıyle ortaya konmuştur. Mutezileye göre Allah Tacâlâ eşyadan hiç bir şeye benzemez. Cisim değildir; unsur değildir; cüz, cevher, araz değildir; fakat O, cismin, arazın, unsurun, cüz ve cevherin halikıdır. Ha­vastan hiç biri O'nu dünya ve âhırette idrak edemez. Zaman ve mekân ile mahsur değildir. Haddi ve nihayeti yoktur. Kadîmdir; O'ndan başka h**r şey muhdestir [604].

Mutezilenin ikinci aslı cadP dii. Buna göre, Allah Ta'âlâ fesadı sevmez; insanlara zulmetmez. Onlara daima iyi ve güzel olan yolu gösterir. Kulları» fiillerim yaratmaz; fakat insan, kendisine emr ve nehyolunan şeyleri, Allah'ın verdiği kudretle yapar. O, murad ettiği şeyi enir, kerib gördüğü şeyden de nehyeder. Kullarına takatUn ve kudretleri dışında hiç bir şey teklif etmez. Mezheb akaidinde tevhîdden sonra en mühim yeri işgal eden bu aeıl ile mu­tezile, insan iradesinin hürriyetini ileri sürerek kaderi kamilen reddetmiş ve kaderiyye  adiyle  de  şöhret  kazanmıştır.

Üçünü asıl vaHtPdir. Allah Ta(âlâ murtekibu'l-kebîreyi, tövbeden başka hiç bir yolla affetmez. O, vacd ve vaadinde sâdıktır; hiç bir suretle vacd ve vaadinden dönmez.

Dördüncü asıl, menzile beyne menzileteyndir. Daha önce de işaret ettiği­miz gibi, murtekibu'l-kebîre (büyük günah sahibi), mu'min de değildir, kâfir de; fakat îman ile küfür arasındaki bir mertebededir ve bu kimseye fâsik denir.

Beşinci asıl, emr bil macruf nehy canil munker olup, her müslümana, kud­reti nîsbetinde ma'rüfu emi ve munkerden nehyetmek vâcibtir. Kılıçla da olsa kâfir.ve fâsıkla dövüşmenin, sair cihaddan farkı yoktur.

Kısaca işaret ettiğimiz bu beş asd, mutezile kelâmını teşkil ettiği gibi, bu asıllardan her hangi birini reddeden kimse de mutezilî olmak vasfını kay­beder" [605].

Mutezile, zuhurundan itibaren zındıklarla ve sair din mensuplarıyla mü­nazara ve mücadeleyi gaye edinmişlerdir- Telif ettikleri kitapların büyük bir kısmını bunlara ve mecûsîlerin çeşitli fırklarına reddiye olarak tahsis etmişlerdir. İlk imamlarından sayılan Vâsıl tbn cAtâJ, karısından rivayet edilen bir haberden Öğrenildiğine göre, gece namaza başladığı zaman, önünde dai­ma bir kalem ve kâğıt bulundurur, namazda okuduğu âyetler arasında muha­liflerine karşı delil olarak ileri sürebileceği bir âyet gelirse, hemen onu kay­dederdi [606]. Mâni dinine mensup' olanlara karşı telif ettiği bir reddiye, bin meseleyi ihtiva ediyordu [607]. Arkadaşı *Amr Ibn cUbeyd'in ifadesine göre, havaric, zandaka, dehriye ve murci'e kelâmını Vâşıl'dan daha iyi bilen bir kimse   yoktur [608].

Mutezile imamlarını muhaliflerine karşı başardı kılan âmil, hiç şüphe­siz, eski Yunan felsefesiyle meşgul olmalarıdır. Zira, M. IV. asırda suryanî-ler eliyle başlayan terceme faaliyeti, daha sonraki devirlerde arapçaya pek çok felsefî eser kazandırmıştır [609]. Mutezile imandan, bu eserlerden geniş çapta istifade etmişler ve hasımlarına karşı akli debileri başarıyle kullanmışlardır. Ancak şuna hemen işaret etmek lâzımdır ki, bidayette felsefe, tslâm aV-Vdini müdafa etmek için bir araç olarak kullanılmış olmakla beraber» zaman iler­ledikçe araç olmaktan çıkmış ve gaye haline gelmiş; bu suretle mutezile fel­sefeyi lizâtihi öğrenmeğe ve onda derinleşmeğe başlamışlardır. Bunun neti­cesi, bir taraftan tslâm akaidini ve onun müdafaasını bir tarafa iterken, diğer taraftan, Yunan feylosoflsnnı nübüvvete yakın bir kudsiyetle büyütmüşler ve sözlerinin doğruluğuna kat'ıyetle inanmışlardır. Kelâmlarını Yunan fel­sefesi esaslarına göre tesbit ederek, dinî naaşları bu esasların ışığı altında açık­lamağa çalışmışlardır. Bu sebepledir ki, felsefelerine aykırı düşen bir çok Kur'ân âyeti, tevilleriyle manâ değiştirmiş, bir çok sahih hadis ise, yalan ol­duğu gerekçesiyle reddedilmiştir. Ru'yetin, yani Allah Tacâlâmn âhırette mü'minler tarafından görülmesinin nefyi, insan iradesinin hür oluşu inancıy-le kaderin reddi ve Kur'ânı Kerimin mahlûk olduğu iddiası bu felsefenin hem kaderiyye hem cehmiyye adlanyle de tanınan mutezileye kazandırdığı akaid içerisinde yer alan görüşlerdendir. İleride, bu konular üzerinde daha geniş bir şekilde durma imkânını bulacağımız için, biz burada, mutezile tarihine kısaca  temas   etmeyi faydalı  buluyoruz.

Daha önce de açıkladığımız gibi, kaynaklar, umumiyetle, mutezilenin Yaşıl Ibn cAtâ* ile başladığını zikrederler. Bu başlangıç, Emevî idaresinin sonu­na yaklaşıldığı bir devirdir. Bununla beraber, Halîfe cAbdul-Melik tbn Mervan (65-86) in, kaderiyyenin ilk mümesillerinden olan Ma'bed el-Cuhenl (ö. 80) yi [610], Hişâm tbn <Abdi'l-Melik (Ö. 105-125) in de halku'l-Kur'an inancını yayma gayretine düşen Cacd Ibn Dirhem'i öldürtmeleri [611], aynı görüşleri benimseyen ve müdafa eden mutezile için korku verici birer örnek teşkil »der. Ancak mutezile, bu örneklerden ibret almasını bilmiş; görüşlerini daha rahat bir şekilde yayabilmek için mümkin olduğu kadar halîfelere yanaşmayı ve. onların teveccühünü kazanmayı yegâne çıkar yol olarak görmüşlerdir. Halîfe Yezîd İbnu'l-Velîd (H. 126) bir kader! ve bir mutezilİ olduğu için [612], Mervân tbn Muhammed (127-132) ise, halku'l-Kur'ân inancını yaydığın­dan Hişâm Ibn 'Abdi'l-Melik tarafından öldürüldüğünü biraz önce kaydetti-ğimiz Ca*d îba Dirhem'in yetiştirmesi olduğu için [613] mutezile, bu iki halî­fenin  himayesinde  gelişip  büyümesine  devam  etmiştir.

Abbasîler devrinde, bazı duraklamalar istisna edilirse, mezheb daha çok gelişme imkânı bulmuştur. Ehü Ca*fer el-Manşür (136-158), mutezile imam­larından cAmr tbn 'Ubeyd'in yakın dostu olduğu için mutezile, bu halîfeden büyük yardım görmüş, ancak zındıklara karşı sert davranan ve onları temiz­lemek için büyük gayret sarfeden Ebü Cafer'in oğlu el-Mehdl (158-169) ve onu takip eden el-Hâdl (169-170) devirlerinde sinmek zorunda kalmışsa da, Hârün er-Reşid (170-193) in hilâfetinde daha rahat nefes almıştır. Bu devir­de kaderiyyeden oldukları bilinen bazı kimselere devlet içlerinde mühim va­zifeler bile verilmiştir. Meselâ Dımaşk kadılığına getirilen Yahya îbn Hamza el-Hazramî   (Ö.   183)   bunlardan   birisidir [614].

Hârün er-Reşîd'ten sonra yerine geçen oğlu el-Emîn (193-198) zamanın­da mutezile bir daha sinmek zorunda kalmıştır. Çünkü el-Emîn, zındıklara ve bilhassa cehmiyyeye karşı çok sert davranan bir halîfe idi.

Mutezilenin en parlak yıldızı el-Emın'in öldürülmesinden sonra yerine geçen kardeşi el-Me'mün (198-218) devrinde doğmuştur. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi el-Me'mün, alevîlere karşı da yakınlık duyan, Abbasî alâmeti siyah rengi terkederek Alevî alâmeti yeşili alan ve AH er-Rızâ'yı veliahd ilân eden bir halîfe idi. Mutezilî fikirlere ve felsefeye karşı büyük bir düşkünlüğü vardı. Bu düşkünlük, onu, mutezile mezhebini devletin resmî mezhebi olarak kabul ve ilân etmesini sağladı. Halkı da mezheb umdelerini kabule zorlayan el-Me'mün, bilhassa halku'I-Kur'ân inancında açtığı kampanya üc  şöhret kazandı. Bu kampanyada hadîsçilcrin ve fukahanın ileri gelenlerini halku'l-Kur'ânı ikrara ve halkı da bu inanca davet etmeğe   zorladı. Kardeşi el-Mu*-taşım (218-227) ve onun oğlu el-Vâgik (227-232) devirlerinde de devam eden bu zorlama, mutezileye hîç bir fayda sağlamadı. Çünkü hiç bir hadîsçi ve hiç bir fakîh, tatbik edilen işkencelere rağmen bu inancı itiraf etmemişti. Bunun aksine, mutezileye karşı halk arağında şiddetli bir tepki başgöstermiş, nihayet el-Mutevekkil'in hilâfete geçmesiyle mutezilenin sultası da sona er­miştir. Halîfe, önce Kur'ân üzerinde cidal ve münakaşaları kat'î surette ya­saklamış [615], bunu, el-Vâ§ık tarafından muhtelif ülkelerde hapsedilen müslü-manlann serbest bırakılmaları takip etmiştir. 234 senesinde muhaddisler ve fukaha hediyyelerle taltif edilmişler, cami ve mescidlerde ilim halkaları teşkil edip hadîs rivayet etmeleri istenmiştir [616]. 237 senesinde ise mutezileye karşı açıkça harp ilân edilmiş, daha önceleri muhtelif vazifelere getirilen mutezİlî-ler. bu vazifelerden azl ve bazıları hapsedilmişlerdir. [617]Fakat mutezile için. en büyük darbe, el-CubbâVnin dizi dibinde yetişmiş ve büyük bir mutezile imamı olarak şöhret kazanmış olan Ebul-Hasan el-EşcarI (260-330) nin, bu mezhebten ayrılarak ehli sünnete intisabı olmuştur. Bundan sonra çi'Üerîn hakim oldukları yerlerde bir müddet daha hayatiyetlerini devam ettirmeğe çalışan   mutezilîler,  zamanla  silinip  yok  olmuşlardır. [618]

 

B. HADÎS VAZ'INDA GELİŞMELER VE SEBEPLERİ

 

1. Siyasî ihtilâflar

 

Birinci Hicrî asrın ilk yarısında, Halîfe cOgmân İbn cAffân'ın öldürülme-Bİnden sonra müslümanlar arasında ortaya çıkan siyasî ihtilâflar ve bu ih­tilâfların yol açtığı bölünmeler üzerinde durmuş, hadîs vazSnın da ilk defa şî'a tarafından başlatıldığını, bazı kaynak haberlere dayanarak açıklamağa çalışmıştık.

Şî'îler, istisnasız, hilâfetin 'Ali ve oğullarının hakkı olduğu halde, bu hakkın emevîler tarafından gaabedildiği görüşüne sahip bulundukları için, birinci asrın ikinci yarısında hadîs vaz'ı genellikle bu görüşün teyid ve takviyesi için işletilmiş, daha önce zikrettiğimiz bazı Örneklerinde de görüldüğü gibi, vazedilen hadîslerle CA1Î tbn Ebl f âHVin ve ejj| beytin faziletleri dile getirilmiş, hilâfetin CAU ve evlâdının hakkı olduğunu isbat edebilmek için, 'Ali'nin, Hazreti Peygamberin vârisi olduğunu açıklayan sözler yayılmıştır. Daha önce zikrettiğimiz örneklere ilâveten, burada da konu ile ilgili bir kaç uydurma hadis verebiliriz:

"*Abbâd tbn cAbdi'ş-Şamed*in Ene» İbn Mâlik'ten rivayet ettiğine göre, Hazreti Peygamber şöyle demiştir: Melekler, bana ve CAH tbn Ebl fâlib'e yetmiş sene boyunca duada bulunmuşlardır. La ilahe iUefUah şehadeti,an­dan semaya ancak benden ve cAH*den yükselir**.

Bu sözü Enes tbn Mâlik'ten rivayet ettiğini söyleyen cAbbâd İbn <AbdPş-Şamed, hadîsçiler arasında zayıf ve mnnkerul-hadîg olarak tanınmış bir kimsedir. Enes tbn Mâlik'ten çoğu mevzu olan bir nüsha rivayet etmiştir.

Bunlara ilâveten, tbn 'Adî'nin açıkladığına göre cAbbâd, gulat-ı şî'adan olup, rivayet ettiği hadîslerin hemen hepsi 'Ali'nin faziletleri hakkındadır [619],

"Habbe İbn Cuveyn (ö. 76), (AH îbn Tâlib'ten rivayet etmiştir: Bu ümmetten bîr kimsenin Allah'a ibadet etmesinden beş veya yedi sene Önce, ben Rasûlullah (e.a.s.) la birlikte O*na ibadet etmiştim".

lbnu'1-CevzFnin açıkladığına göre bu hadîs de mevzudur ve Habbe gu­lat-ı şî'adandır. Hadîsin mevzu olduğuna Zatîce, Yezld ve Ebü Bekr'in islâm'a girişlerinin   mukaddem   oluşu   delâlet  eder [620].

"Afinâ, îbn Mescûd'tan rivayet etmiştir: Cin taifesinin Hazreti Peygam­beri ziyaret ettiği gece onun yanında idim. Ölümün kendisine haber veril­diğini söyledi. Halîfe tayin et, dedim. Cevap vermedi. Bir saat sonra aynı sözü tekrarladı. Yine halîfe tayin et, dedim. Kimi? deyince, CA1İ İbn Ebî fâlib'i diye cevap verdim. Bunun üzerine Hazreti Peygamber şöyle buyur­du: Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki, ona itaat ettikleri zaman   hepsi   de   cennete   girer".

Ibnul-Cevzrnin açıkladığına göre, hadîs mevzudur ve râvisi Mîna, cAb-durrahman İbn cAvfın kölesi olup  gulat-ı şuadandır [621].

Bunun gibi daha yüzlerce hadis şî'a tarafından uydurulup Hazreti Pey­gamberin adı altında neşredilmiştir.  Ancak, birinci asrın ikinci yarısında yaygınlaşmaya başlayan hadîs vazS, yalnız CA1Î ve evlâdlaruun faziletlerine ve hilâfetteki haklarına münhasır kalmamış, hilâfeti onların elinden gasbet-tikleri ileri sürülen emevîleri kötülemeyi ve Iânetlemeyi hedef tutan yeni tür hadîsler de imal edilmeğe başlanmıştır. Bu cümleden olarak, 'Abdullah îbn Mes'ûd'tan, Ebü Sa*id el-Hudrl'den ve mursel olarak el-Hasan el-Basrî-den muhtelif isnadlarla şu hadis rivayet edilmiştir: MMucâviye'yi benim bu minberimde hutbe okurken gördüğünüz vakit onu öldürün" [622]. Aynı hadîsin Ebü Sa*id el-HudrFden gelen bir rivayetinde, mezkûr hadîsi tekrarlayan bir şahsa Ebü Sa*îd şu cevabı vermiştir: "Senin işittiğin hadîsi biz de işittik; fakat cOmer devrinde kılıç sallamayı, emir bulunmadıkça, kerih görürdük. Bu hususta cOmer Îbnu'l-Hattâb'a yazdılar; fakat cevabı gelmeden ölüm haberi geldi" [623]

El-Hakem îbn tUmeyr'den rivayet edilen bir başka hadîse göre, Haz­reti Peygamber, Ebû Bekr, (Omer, (Ogmân ve cAH'nin hilâfetlerinden hoşnud olarak hepsinin kendi yolu üzerinde olduklarını ve Allah'ın onların amellerini göreceğini söylemiş, Müdaviye hakkında ise "sen kötüyü ve çirkini, iyi ve güzel ittihaz ettin; Öyle kj, küçükler bununla büyür, büyükler bununla ih­tiyarlar.   Ecelin  yakın,   zulmün  azimdir"  demiştir [624].

Ebü Bereze'den rivayet edilmiştir: Hazreti Peygamberin yanında bulu­nuyorduk, ihsanda bir şarkı sesi duyuldu. Bu nedir, gidip bakın dedi. Çık­tım, baktım. Mu'âviye ve cAmr tbnu'l-'Âş şarkı söylüyorlardı. Döndüm ve Hazreti Peygembere haber verdim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Allahun, her ikisine de fitne ver; Allahun, her ikisinide ateşte bırak" [625].

Emevîler, düşmanları tarafından uydurulup Hazreti Peygambere isnad edilen bu türlü hadîslerle zemmedilirken, onların taraftarları da boş durma­mışlar, Mu'Sviye'yi korumağa ve uydurdukları hadîslerle onun kadr u kıy­metini artırmağa ve faziletlerini dile getirmeğe çalışmışlardır. Meselâ, düş­manları tarafından rivayet edilen "Mucâviye'yi benim bu minberimde hutbe okurken gördüğünüz vakit öldürün" sözü, Mucâviye taraftarları arasında "Mucâviye*yi benim bu minberimde hutbe okurken gördüğünüz vakit kabul edin" şeklinde rivayet edilmiştir [626]. Diğer bazı taraftarlar ise, düşmanları tarafından "onu öldürün" manâsında gelen hadîsin sahih olması ihtimali karşısında, ismi geçen Mu'âviye'nin, Halîfe İbn Ebî Sufyân değil, Mucâviye Îbnu't-Tabüt   olduğunu   isbatlama   gayretine   düşmüşlerdir [627].

Mufâviye'nin faziletleri hakkında da pek çok hadîs uydurulmuştur. Bun­lardan   bir   kaçı   şöyledir:

"Enes İbn Mâlik'ten rivayet edildiğine göre, Hazretî Peygamber şun­ları söylemiştir: Cibril (a.s.) bana altından bir kalemle indi ve dedi ki: cAliy-yu'1-A'lâ sana selâm ediyor ve diyor ki: Habibim, sana, Mu*âviye İbn Ebî Sufyân'a verilmek üzere' (Axş'ınun üstünden bîr kalem gönderdim; bunu ona ulaştır ve bu kalemle Âyetu'l-KursTyi yazmasını, harekelemesini ve nokta­lamasını emret; zira ben, onun yazıldığı saatten kıyamet gününe kadar Âye-tu'l-Kursi*yi   okuyanların adedi kadar Mucâviye'ye sevab yazdım.  Bunun üzerine Hazreti Peygamber, yanında  bulunanlara Mucâviye'yi bana kim ge­tirecek? dedi. Ebü Bekr kalktı ve biraz eonra onu elinden tutup getirdi. Se-lâmlaştüar. Hazreti Peygamber Mu'âviye'ye: Ey Ebü (AbdirraJhman, bana yaklaş, dedi. Mucâviye yaklaştı.   Hasreti Peygamber kalemi ona verdi ve şöyle dedi: Ey Mu'âviye, bu, Rabbının Âyetu'l-Kursryi yazman için tArş'ı-nın üstünden sana hediye ettiği  kalemdir. Kendi hattınla yazacaksın, hare­keleyip noktalayacaksın ve bana arzedeceksin. Sana bu kalemi verdiğinden dolayı   Allah'a   hamd   ve  şükr  ederim" [628].

Muhtelif isnadlarla rivayet edilen bir başka hadîste, Hazreti Peygam­berin liöyle dediği ileri sürülmüştür: "Allah indinde güvenilir olan üç kişi vardır:   Cibril,   ben   ve   Mu(âviyeıs [629],

Bir başka hadîste de şöyle denilmiştir: "Mu'âviye'nin vahiy kâtibi ola­rak kullanılmasında Rabbımla istişarede bulundum. Kullan, çünkü 6 emindir, dedi" [630]. Hazreti Peygambere isnad edilen şu hadiste de Mu(âviye emin bir insan olarak tanıtılmıştır: "Allah, vahyini gökte Cibril'e, yerde de Muham-med (s.a.s.) e ve Mu*âviye îbn Ebî Sufyân'a emanet etmiştir" [631].

Ebû Hurayra vagıtasıyle gelen bir başka hadîste ise, Mu'âviye'nin, cen­nette yer alacağı şu şekilde ifade edilmiştir: "Rasûlu'Uah (s.a.B.), Mucâviye*ye bir ok verdi ve: Bunu, cennette bana iade edersin, dedi" [632].

Şîca ve eincvîler arasında siyasî ihtilâfların yol açtığı bu hadis uydurma yarışına, ikinci astın başlarında, abbasîler adına girişilen davetten sonra yeni bir sülâle daha katılmış oluyordu. Bunlar da diğerleri gibi, kuracakları yeni devletin, Hazreti Peygamberin tebşirine mazhar olması hususunda büyük bir

itina gösteriyorlar ve bunun için, tabiî olarak, ona, abbasîler hakkında söy­lemediği sözleri isnad ediyorlardı. Meselâ bu hadîslerden birisinde, §î(amn cAlî adına uydurdukları hadîsin mukabili olarak şöyle deniliyordu: "Hazreti Peygamberin yanında bulunuyorduk ki cAbbâs îbn cAbdi'l-Muttalib çıka-geldi. Hazreti Peygamber onu görünce: Bu, 'Abbâs ibn ^Ahdi'l-Muttalib, benîm hem babam, hem amcam, hem de vasim ve vâri&imdir, dedi"[633].

Bir başka hadîste, cAbbâVın cennetteki yerine işaret olunmuş ve şöyle denilmiştir: "Allah îbrâhîm (a.s.)i Halil ittihaz ettiği gibi beni de Halîl ittihaz etti. Kıyamet günü cennette benim ve İbrahim'in evi karşılıklı olacak, cAb-bâs  da  aramızda, iki  Halil arasında, emîn bulunacaktır" [634].

Bir hadîste de, eAbbâs oğullarının hükümranlığı ve siyah giyinmeleri tebşîr edilmektedir. (Alî İbn Ebî fâilb'ten rivayet edilen bu hadîse göre, Haz­reti Peygamber şöyle demiştir: "Bir gün Cibril fa.?.) üzerinde siyah bir cübbe ve siyah, bir sarık ile indi. Ona bu şekil ne ? Daha önce böyle geldiğini hiç gör­memiştim, dedim. Bu, amcan cAbbâs oğullarından gelecek hükümdarların kıyafeti, dedi. Onlar doğru yolda olacaklar mı? diye sordum. Cibril, evet cevabını verdi. Bunun üzerine Hazreti Peygzmber şu duada bulundu: Alla-hım, (Abbas ve oğullarına nerede ve ne şekilde olurlarsa olsunlar mağfiret eyle. Cibril (a.e.) devam etti ve şöyle dedi: Ümmetin üzerine öyle bir zaman gelecek ki, İslâm, bu siyah ile azız olacak. Ona sordum: Riyasetleri kimlerden gelecek ? Cibril şu cevabı verdi: cAbbâs oğullarından. Ona tekrar sordum: Ya teb'alan?  Buna da  şöyle  dedi:   Horasan  ehlinden" [635].

İbn cAbbâs'a isnad edilen bir hadîste Hazreti Peygamber, (A1I İbn Ebî fâlib'in de bulunduğu bir sırada, cAbbâs'a şöyle demiştir: "Mülk (hüküm' darlık), oğullarında olacaktır. Sonra cAli'ye dönmüş ve ona da şöyle hitap etmiştir:  Senin oğullarından hiç biri buna sahip olamıyacaktır" [636].

Bizzat 'Abbâs'a isnad edilen bir hadîste Hazreti Peygamber, rAbbasî halîfelerinin sayısını ve bir kaçının isimlerini zikretmiştir: "İşte bu (cAbbâs), Kureyş'in en cömerdi ve en büyük hâmisi, kırk halîfenin babasıdır. Es-Sef-fâh, el-Manşür ve el-Mehdl onun oğullanndandır. Ey amca, Allah bu işi be­nimle başlattı, senin   oğullarından birisiyle de «ona erdirecektir [637].

Abbasîler adına bu türlü hadîsler uydurulurken, onların düşmanlarının da boş durmayacaklarını ve aleyhlerine bir takım hadîsler düzüp etrafa yayacaklarıni tahmin etmek güç değildir. Nitekim bunlardan birisi Sevbân'a isnad ile rivayet edilmiştir.- Hazreti Peygamber Abbasî düşmanlarının ağız­ları ile şöyle demiştir; "cAbbâs oğullarının kötülük edip siyah elbise giydir­dikleri ümmetime yazık. Allah da onlara ateşten elbise giydirsin. Onların helaki, şunun ehli beytinden olan bir adam yüzünden olacaktır. Hazreti Pey­gamber bunu  söylerken  Ummu  Hablbe'yi işaret  ediyordu" [638].

İşte, müslümanlar arasında hilâfet ve iktidar meselesinde siyasî ihtilâf­ların sebep olduğu hadîs vaz'ı bu şekilde getişip büyürken, birinci asnn son­larında ortaya çıkmağa başlayan itikadı mezbebler, fıkıh mezhebleri ve bun­lara paralel olarak faaliyetini daha çok artıran zındıklık ve ilhad hareketleri de, hadîs vaz'ının yaygınlaşmasında ayrı birer âmil olmuştur. Biz bunları ayrı ayrı incelemeğe girişmeden Önce, hadîs vaz'ınm emevilere taalluk eden kısmiyle ilgili olarak, meşhur müsteşnklardan Ignaz Goldziher'in ileri sür­düğü bir  görüşe  kısaca temas  etmek istiyoruz.

Ignaz Goldziher. Islâmî araştırmalarıyle şöhret kazanmış, bu konuda bir çok eser yazmış ve 1921 senesinde vefat etmiş Yahudi asıllı bir Macardır. Muhammedaıüsche Studien adlı iki cildlik kitabının ikinci cildini hadîse tah­sis etmiş [639] olan müsteşrik, bazı sahih hadîslerin mevcudiyetini kabul eder görünürse de, ekseriyetinin, dinin gelişmeğe başladığı daha sonraki devirlere ait olduğunu, yani uydurulduğunu ileri sürer. Bu bakımdan hadîsler, Gold-ziher'e göre, dinin inkişâfını sağlayan uydurulmuş sözlerden ibarettir [640],

Goldziher, hadîslerle ilgili bu görüşünü teyid etmek maksadıyla, şî'îler tarafından emevîler aleyhine işletilen hadîs vaz'ını, emevî idaresine muha­lif din adamı ilâhiyatçıların bir marifeti olarak göstermekle yetinmemiş, biz­zat emevî halifelerini de, muhaliflerini susturmak ve kendi görüşlerinin des­teklenmesini sağlamak maksadıyla taraftarlarını hadîs uydurmağa teşvikle itham   etmiştir [641].

Goldziher'in, bu iddiasını isbat etmek için ileri sürdüğü delil şudur: Mu-câviye, Mnğîre tbn Şu'be'yi Kflfe*ye vali olarak tayin ettiği zaman ona şu emri vermiştir; ^Alî'yi, şetm ve zemmetmekten, 'Ogmân'a rahmet ve mağfiret dilemekten, (A1Î ashabını ayıplamaktan, onlardan uzaklaşmaktan ve onlara kulak asmamaktan, 'Osman taraftarlarını medhetmekten, onlara yaklaşmak­tan   ve   onları  dinlemekten  çekinme*',

Goldziher'in delil olarak ele aldığı bu siizlf'r et-'Taberî tarafından zikredil­miştir [642]Ne var ki bu meşhur müsteşrik, mezkûr sözleri et-Taberî'den nak­lederken onlarda tahrifat yapmaktan çekinmemiş ve onlara "CAH taraftarların­dan uzak dur; onları hadîs kaynakları olarak dinleme (yani onlardan hadîs alma); (0§mân taraftarlarına yakınbk göster; onları hadîs kaynaklan olarak dinle   (yani  onlardan  hadîs  al)"  manâsı  vermiştir [643].

Yukarıda et-faberî'den naklettiğimiz haber, her ne kadar cAH'ye şet-metmek hususunda Mu*âvİye'nin bir emrini göstermekte ise de, bu emirde CAH ve taraftarlarından hadîs almamak hususunda hiç bir işaretin mevcut olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Bununla beraber müsteşrik, zihninde tasar­ladığı bir oyunu sahneye koyabilmek için böyle bir tahrifi zarurî görmüş, sonra da bu tahrif üzerine şu mütalâayı ileri sürmüştür: "Burada, (A1Î aleyhindeki hadîslerin tasnî ve neşrini teşvik, onun lehindeki hadîsleri de berta­raf etmeğe matuf resmî bir emir vardır. Emevîler ve onların siyasî taraftar­ları kasıdlı yalanlarını mukaddes bir hava içinde neşretmekten endişe duya­cak kimseler değillerdi. Mesele, bu yalanları, isimleri hücuma maruz kalma­yacak dindar kimseler vasıtasiyle yaymaktan ibaret kabyordu. Bu işi yapacak kimseler   de   her   devirde   bulunuyordu" [644].

Goldziher tarafından ileri sürülen bu mütalâa ile sahnelenmek istenen oyunun henüz sona ermediği anlaşılmaktadır. Zira bu sözlerde, emevîler ta­rafından uydurulan hadîslerin, isimleri hücuma maruz kalmayacak dindar kimseler vasıtasıyle yayılmağa ihtiyaç bulunduğu açıklandığına göre, Gold­ziher'in bu dindar kimselerin kimler olduğunu da açıklaması gerekmektedir. Filhakika müsteşrik, böyle bir isim bulmakta da güçlük çekmemiş ve meşhur hadîs imamlarından İbn Şihâb ez-Zubrî (Ö. 124) yi, emevîlerin yalan hadîs yaymak hususundaki amaline hizmet eden bir kimse olarak takdim etmek cür'etini göstermiştir. Goldziher, bu husustaki delilini de şî(a tarihçilerinden eI-Ya*kûbî'den   naklettiği  bir  haberden   almıştır.

El-Ya'kübî'nin açıkladığına göre, Hicaz'da 'Abdullah tbnu'z-Zubeyr, Emevî idaresine karcı ayaklanıp bu bölgeyi ele geçirince, Şam'da bulunan Halîfe 'Abdu'l-Melik tbn Mervân (65-86), Suriye halkını hacr için. Hicaz'a gitmekten menetmiş ve K.udüs'te Kubbe tu'ş-Şahra'yı. inşa ederek, halkın orada haccetmelerini istemiştir. Bunu isterken de, egs-Zuhrl tarafından riva­yet edilen "binekler, yalnız üç mescide doğru koşturulur: Mescid-i Haram, benim mescidim ve bir de Beytul-Makdis mescidi" hadîsine işaretle "işte İbn Şihâb ez-Zuhri Hazreti Peygamberden size bu hadîsi rivayet ediyor" demiç-tir [645]

Goldziher, yalnız şîca tarihçisi el-Ya(kûbî tarafından verilen bu haberi ele alarak, hiç bir tenkide tâbi tutmadan, haberde zikri geçen hadîsin. Halîfe cAbdu'l-Melik'in emriyle ez-Zuhri tarafından uydurulduğunu ileri sürmüş­tür; çünkü Goldziher'e göre Kudüs'te de hacc farizasının ifa edilebileceğine halkı inandırmak için Halîfenin böyle bir hadîse ihtiyacı vardır. Her ne kadar bu hikâyeyi anlatan el-Yackübî, hadîsin ez-Zuhri tarafından uydurulduğuna dair her hangi bir söz söylememiş ise de, Goldziher, böyle bir iftirayı da orta­ya atmaktan çekinmemiş ve bu suretle, hadîsler hakkındaki görüşünü, kendi kafasında îmal etüği bir yalanlar zincirine bağlamak zorunda kalmıştır. As­lında, islâm'daki ibadetin ve ibadet yerlerinin kudsiyyeti üzerinde biraz dur­mak lüzumunu hissetseydi, veya kafasında islâm aleyhine oyunlar düzmek yerine biraz tarafsız bir ilim adamı hüviyetine sahip bulunsaydı, zühd, takva ve ibadetle şöhret kazanmış olan Halîfe cAbdu'l-Meliks [646]in Ka*be'den başka bir yeri hacc mahalli olarak ilân etmiyeceğini bilir, bir Emevî Halîfesi hakkında bu çeşit haberlere yer veren el-Ya^kübî'ye de bir şîSi tarihçisi olması dolayısiyle tam   bir   güvenle   bağlanmazdı.

Diğer taraftan Goldziher, üç mescidle ilgili olarak ez-Zuhri tarafından rivayet edilen hadîsi tetkik etmek lüzumunu da hissetmemiş, yahutta onun Hazreti Peygamberden değişik isnadlarla rivayet edildiğini [647] bilmezlikten gelmiştir. Aslında Hazreti Peygamber bu hadîsiyle üç mescidin kudsiyyetine işaretle oralarda yapılacak ibadetlerin diğer mescidlerde yapılacak ibadet­lerden üstün olduğunu belirtmek istemiş, fakat Ka*be dışında diğer iki mes-cidde de hacc farizasının îfa edilebileceğini kasdetmemiştir. Nitekim bir başka hadîsinde de şöyle buyurmuştur: "Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram müstesna, diğer mecsidlerde kılınan bin namazdan hayırlı­dır" [648]. Bu hadîsin ifade ettiği manâ ile, ez-Zuhrî tarafından rivayet edilen

"binekler yalnız üç mescide doğru koşturulur..." hadîsinin ifade ettiği manâ arasında hiç bir fark yoktur ve bunların hacc farizasının îfası ile uzaktan vakından   hiç   bir  ilgisi   bulunmamaktadır [649].

Netice itibariyle Goldziher, siyasî ihtilâfların yol açtığı hadîs vazrının, Emevî halîfelerinin teşvikiyle başladığını bazı haberleri tahrif ederek isbat etmeğe çalışmışsa da, bunun gerçekle bir ilgisi bulunmadığı aşikârdır. Daha önceki bahislerimizde de açıkladığımız gibi nasıl aşırı derecedeki 'AH taraf­tarları hadîs vaz'mı başla tmışlarsa ve CAH ile evlâdının vazc işinde her hangi bir tahrik ve teşvikleri olmamışsa, emevîler ve abbasîler adına girişilen vaz* hareketinde de, halîfelerin her hangi bir rolleri olmamıştır. Keza gerçek ha-dîsçileri ve bilhassa ez-Zuhrî gibi hadîs imamlarını bu işe karştırmak da, bir iftiradan ve tslâm'ın mühim bir temelini yıkmak arzusundan başka bir ma­nâya   gelmez. [650]

 

2. itikadî ihtilâflar

 

Birinci asırda şî*a eliyle başlayan vazc hareketi, bu asrın sonunda ve ikinci asnn başlarında belirmeğe başlayan itikadı ihtilâflarla ve bu ihtilâfların neticesinde ortaya çıkan akaid mezhebleriyle süratini artırmış, bidayette siyasî mahiyet taşıyan mevzu (uydurmd) hadîslere, birinci asrın sonlarından itibaren çeşitli mezheplerin akaide müteallik görüşlerini aksettiren hadîsler de eklenmeğe başlamıştır. Siyasî mezheblerde olduğu gibi, itikadı mezheb-lerde de asıl kaynak dinî nasslar olduğu için, bu mezhebler, hayatiyetlerini ancak bu çeşit nasslara sahip oldukları takdirde devam ettirebilmişler, aksi halde bir varlık göstermeden yokolup gitmişlerdir. Ancak şurasınıda hatır­dan uzak tutmamak gerekir ki, bu çeşit mezheblcrin çoğu, itikadı konularda çıkan görüş ayrılıklarının bir neticesi olarak neşet etmiştir. Oysa ki İslâm dini, bilhassa itikadı konularda, her meseleyi, hiç bir şüphe ve tereddüde ma­hal bırakmayacak şekilde ikmal etmiş ve bu konularda münakaşa yolunu kapalı tutmuştur. Bununla beraber, yine de ihtilâfların çıkışı ve bir takım mez-hcbleriu doğuşu, göstermektedir ki, çeşitü mezheb taraftarları, müdafaamı yaptıkları konularda, tslâm dışı görüşlerin tesirinden kurtulamamışlar ve İslâm akaidini bu görüşlerin ışığı altında açıklamak zorunda kalmışlardır. Fakat bu açıklamalar, ne derece tslâmî bir boya ile ileri sürülmüş olursa ol­sunlar, altındaki aykırılık, taraftarların gözünden kaçmamış, bu aykırılığı izale etmek, yahut hiç olmazsa mümkün olduğu nisbette hafifletmek için yeni nasslar aramak zorunda kalmışlardır. Aslında yeni nass tabirini kullan­mak, Hazreti Peygamberin hayatta kaldığı müddet içinde nassları vârid olmuş ve ikmal edilmiş bir din için garib karşılanmak icabeder; fakat bu, Kur­an hakkında doğrudur; çünkü naaşları belirli süre içinde vahiy yolu ile vârid olmuş, kusursuz tesbit ve müslümanların her an müracaat edebilecekleri bir mushaf olarak ellerine teslim edilmiştir. Bu bakımdan hicretin ikinci asrında Kur'ândan yeni bir nass bulma keyfiyeti elbetteki bahis konusu edilemez. Fakat hadîsler için durum aynı değildir. Hazreti Peygamberin hayatında, Kur'ân âyetleri gibi, muntazam tcsbit edilmedikleri için, belirli hacimde bir mecmuası yoktur. Daha Önceki bahislerimizde de açıkladığımız gibi, sahabî-lerin kısa zamanda genişleyen İslâm ülkelerine dağılmaları ile hadisler de dağılmış; bu ise, bir ülkede bilinen bir hadîsin diğer ülkelerde bilinmemesi gibi bir netice doğurmuştur, işte bu durum, mevzu hadîslerin yayılmasını kolaylaştıran âmillerin başında yer almıştır; çünkü bir ülkede ortaya atılan hadîse benzer bir söz, diğer ülkelerde rivayet edilen hadîsler cümlesinden biri ve dolayısiyle yeni bir nass olarak müslümanlar arasında kabul görmüştür. İtikadı  mezheplerin bu  çeşit  nasslara ihtiyacı,  müdafasını  yaptıkları görüşlerin İslâm'a aykırılığı nisbetinde artmış ve artan bu ihtiyaçlar karşı­sında görüşlerini teyîd edecek yeni hadîsler vazetmeğe yönelmişlerdir. Meselâ, birinci asrın ikinci yansında ortaya çıktığım belirttiğimiz murci'e, murteki-bu'l'hebire hakkında "te'hîr" veya  "irca" hükmünü verirken, imanla ilgili olarak sahip oldukları görüşü teyîd edebilmek için, hadîs uydurmak zorunda kalmışlar ve Hazreti Peygamberden sâdır olmuş bir nass gibi bu hadîsleri halk arasında yaymağa çalışmışlardır. Daha Önce de işaret ettiğimiz gibi, murci'eye göre îman, Allah'ı ve Peygamberini bilmek (marifet) ten ibarettir; amel olmasa veya kebâirden bir şey irtikâb edilse bile, bu, îmana zarar ver­mez; bu bakımdan îmanda artma veya eskiline bahis konusu değildir. Murci'e, îman hakkında ileri sürdükleri bu görüşü Hazreti Peygamberin ağzından teyîd, yahut onun hadîs nassına dayandığını isbat edebilmek için, muhtelif hadîsler   vazetmişlerdir.

Bu cümleden olarak, Ebû Sa4d el-Hudrî'ye varan bir isnadla ileri sür­düklerine göre, Hazreti Peygamber şöyle demiştir: "Her kim îmanın artıp eksildiğini iddia ederse, (bilsin ki), artması nifak, eksilmesi ise küfürdür. Böyle kimseler, eğer tövbe ederlerse (ne âlâ); aksi halde boyunlarını kılıçla vurunuz. Bunlar Rahman (olan Allah'ın) düşmanlarıdır. Allah'ın dinini par­çalamışlar, küfre intisab etmişler, Allah'a muhasım olmuşlardır. Allah, yer­yüzünü bunlardan temizlesin.  Haberiniz olsun ki, bunların namazları da, oruçları da, zekât ve hacclan da makbul değildir. Haberiniz olsun ki, bunların dini de yoktur. RasûluUah (s.a.g.) onlardan uzaktır; onlar da Rasulullahtan". Bu haberi nakleden İbnu'l-Cevzî "hadîs uydurmadır ve onu rivayet eden Muhammed İbnu'l-Kâsım et-fâlkânl'nin mevzû'âtındandır" dedikten sonra,

el-Hâkim Ebü 'Abdillah'tan şu sözleri nakletmiş tir: "Muhammed İbnal* Kasım et-falkânî murci'e reielerindendi ve mezhebleri adına hadis vazeder" [651]

İmam Ebü Hanife'nin ashabından, re'y ve ilim sahibi olmakla beraber hadîs zabtı yönünden şiddetle tenkid edilen Ebü Muti* el-Hakem İbn cAbdil-lah el-Belhi [652], HamrnSd İbn Seleme - Ebu'l-Muhezzim - Ebü Hurayra tari­kiyle şu haberi nakletmiştîr: "Şekîf heyeti Hazreti Peygambere gelip fobimi artıp eksilmesi hakkında bir sual sormuş, Hazreti Peygamber de onlara, ha­yır (yani ne artar ne de eksilir); artması da eksilmesi de küfürdür, demiştir" [653]. Ebü Hatim İbn Hıbbân'ın ifadesine göre, hadîsin râvisi Ebü Muti1 el-Hakem İbn 'Abdillah, Sünene düşman, murci'e reislerinden "kegzâb" (yalancı)- bir kimsedir [654]. Aynı hadîsi, cOgmân ibn cAbdillah, Ebü Mutl'den çalarak Ham-mad İbn Seleme'den rivayet etmiştir. Bu cOgmân, güvenilir kimselerden mevzu  hadis  rivayet  eden  bir  kimse  idi [655].

Ez-Zehebl, Ahmed İbn 'Abdillah İbn Çtâlid el-Cuveybârl'nin tercemesin-den bahsederken şu bilgiyi verir: İbn 'Adl'nin açıkladığına göre el-Cuveybârl, Kerrâmiyye reislerinden Muhammed İbn Kerrâm'm isteği üzerine hadis va­zeder, İbn Kerrâm da kitaplarında bu hadîsleri naklederdi. Bu hadislerden birİBİ, Ebü Hanlfe hakkında idi ve Enes İbn Mâlik'e varan bir isnadla şöyle deniliyordu: "Ümmetim içinden Ebü Hanîfe denilen bir kimse çıkacak ve Allah, onun eliyle sünnetimi tecdid edecek". İbn Hıbbân, el-CuveybârFyi "deceâl", en-Nesâ*I ve ed-Dârakutnî de "kezgâb" isimleriyle tavsif etmişler; el-Hâkim ise, onun hakkında şunları söylemiştir: Bu kezzab, habis, amellerin faziletleri hakkında da bir çok hadîs uydurmuştur. El-Hasan (el-Başri)nın Ebü Hurayra'dan hadis işitip işitmediği el-CuveybârPnîn Önünde zifcredil-dîği zaman, bu şahıs, hemen Hazreti Peygambere varan bir isnadla şu sözü nakletmiştir:   "El-Hasan,   Ebü   Hurayra'dan  işitti" [656].

İşte hakkında kısaca bilgi verdiğimiz bu el-CuveybârFnin Muhammed İbn Kerrâm için uydurduğu hadîslerden birisi de murci'enin îmanla ilgili görüşlerini destekler mahiyettedir ve bu mevzu hadîste, Hazreti Peygamberin ağzından şöyle denilmiştir. "İman kavildir; amel onun şerâi'ıdır; artmaz ve

Eksilmez [657] Eğer. Kerrâmiyyenin de îmanı ikrardan ibaret gördüğü ve irti-dad olmadıkça bu ikrarın ilelebed îman olarak kalacağı görüşü gözönünde bulundurulursa [658], yukarıda adı geçen el-Cuveybârl'nin îbn Kerrâm için uydurduğu   hadîslerin   hikmetini   «ulamakta   güçlük   çekilmez.

Bazı murci'enin "şirk ile birlikte amelin fayda vermediği gibi, îman ile birlikte ma'sıyetin de zarar vermiyeceği görüşünün bile [659], Hazreti Peygam­bere isnad edilen bir hadîsle teyid edilmeğe çalışıldığı görülür. (Omer îbnu'l-Hattâb'a varan bir isnadla Hazreti Peygamberin şöyle dediği ileri sürülmüş­tür: "Şirk ile birlikte hiç bir şey fayda vermediği gibi, îmanla birlikte hiç bir şey zarar vermez" [660]. Oysa ki, bu hadîsin isnadında bulunan Munzir Îbn Zi-yad  et-T*"'1»  "kez.zâb"  (yalancı)  olarak tavsif olunmuştur [661].

Murci'e îmanla ilgili görüşlerini, önce uydurup sonra Hazreti Peygam­bere isnad ettikleri bu tür sözlerle teyîd etmeğe çalışırken, murci'enin kar­şısında yer alan diğer bir gurup da, onların îman hakkındaki görüşlerini çürütmek ve halkı, îmanın aslı olarak ileri sürdükleri görüşlere inandırmak için   başka   hadisler   uydurmuşlardır.

cAmmâr Îbn Mutarnf'ın Mu'ag îbn Cebel'e varan bir isnadla rivayet ettiği bu çeşit hadîslerden birisine göre Hazreti Peygamber şöyle demiştir: "îman artar ve eksilir" [662]. Halbuki bu hadisi rivayet eden cAmmâr'ın, mun-keru'l-badîs ve zayıf olduğu, yalan söylediği, sika (güvenilir) olan kimseler­den munker hadîs rivayet ettiği ve hadîs çaldığı söylenerek, muhtelif hadîs-çiler tarafından cerhedildiği görülmektedir [663].

Ahmed îbn Muhammed tbn Harb'ın, îbn Humeyd'den Ebü Hurayra'ya ulaşan bir isnadla rivayet ettiği bir başka hadîsin meali de, murci'enin iman hakkındaki görüşünü, daha doğrusu onların dayandıkları hadîsleri nakzeder mahiyettedir. Bu hadîste şöyle denilmiştir: "iman, kavi ve ameldir; artar ve eksilir. Her kim bunun aksini ileri sürerse o bid'at sâhihir" [664]. İbnul-Cevzl» nin ifadesine göre bu hadîs de mevzundur ve iki âfeti vardır. Birisi

Îbn Muhammed Îbn. Harb olup, tbn cAdI ve tbn Hıbbân onun yalancı olduğu­nu ve hadîs vazettiğini söylemişlerdir. İkinci âfet ise, tbn Humeyd olup, Ebü Zurca, Îbn Vârc ve diğerleri onu yalancılıkla itham etmişlerdir [665].

Murci'eye karşı ileri sîyrülen diğer bir hadîs, şahabı Vagile lbnu'1-EskaSn kölesi MaSrüf Îbn cAbdillah el-Hayyât tarafından Vâgile'den rivayet edil­miştir. Bu hadîse göre Hazreti Peygamberin şöyle dediği ileri sürülür: "İman kavi ve ameldir; artar ve eksilir" [666]. Îbn cAdI, hadîsin mevzu munker ve âfe­tinin de Ma*rûf Îbn cAbdillah olduğunu, onun tarafından rivayet edilen, ha­dîslerden hiç birinin mutâbi'ı bulunmadığını söylemiştir [667]. Eg-Zehebl ise, Ma'rüf Îbn cAbdillah'tan geleit-mevzû(âtın af il beliyyesinin cOmer Îbn Hafş cihetinden geldiğini, zira bu şahsın, Ma'rüf adına pek çok hadîs vazettiğini ileri sürmüştür [668]. Yine ez-Zehebl'ye göre Marufun rivayet ettiği hadîs sa­yısı azdır ve çoğu da, efendisi Vâgiie'nin hayat hikayesiyle ilgilidir [669]. Maamafih Macrüf Îbn 'Abdillah'tan rivayet edilen şu hadîs de dikkati çekicidir: "Bir murci'î, yahut bir kaderi ölüp de defnedilse, üç gün sonra kabirleri açıldığında   kıble   cihetinden   dönmüş   oldukları   görülür" [670].

Bu hadîste îman hakkındaki görüşlerinden dolayı murciVye ve aynı de­recede, kaderi reddeden kaderiyyeye karşı sert bir tepkinin Hazreti Peygam­berin ağzından dile  getirilmek istendiği açıkça görülmektedir.

Murci'eyi zemmeden buna benzer başka hadîsler de uydurulmuştur. Îbn cAbbâVa varan ve içinde Ahmed Îbn İbrahim Îbn Müsâ ile, Süleyman tbn Ebl Kerlme'nin de bulunduğu bir isnadla rivayet edilen şu hadîste, Hazreti Peygamberin şöyle dediği ileri sürülmüştür: "Her ümmetin Yahudileri var* dır.   Benim   ümmetimin   yahudileride   murci'e dir" [671].

Muhammed îbn Sa(îd*in Îbn (Abbâs'a varan bir isnadla rivayet ettiği bir başka hadîste, yine murci'e, Hazreti Peygamberin ağzıyle zemmedilmiştir: "Rasûlullah (s.a.s.) a murci'e hakkında sorulduğu zaman şu cevabı verdi: Allah murci'eye lanet etsin. Bunlar öyle bir kavimdir, ki amelsız îman üzerin­de konuşurlar; salât, zekât ve haccı farz saymazlar; bunlar yapılırsa iyidir, yapılmazsa  bir   şey  lâzım   gelmez,  derler" [672].

Hazreti Peygambere isnad edilen diğer bir hadîste de, murci'e ile birlikte diğer üç fırkanın daha zemmedilmiş olması dikkat çekicidir; zira bütün bu fırkalar, Hazreti Peygamberin vefatından çok daha sonraları tarih sahnesine çıkmışlardır. Muhammed İbn cIsâ tarafından Ebû Sacîd el-Hudrl'ye varan bir isnadla rivayet edilen bu hadîste şöyle denilmektedir: "Allah, dört fırkaya yetmiş nebiy diliyle lanet etmiştir. Bunlar kimdir, yâ Rasûlallah? diye sor­duk, Şöyle cevap verdi: Kaderiyye, Cehmiyye, Murci'e ve Râfıza. Hazreti Peygamber, sonrada bu arkalan şöyle tarif etmiştir: Kaderiyye, hayrın Al­lah'tan, şerrin de iblisten olduğunu söylerler. Bilinizki, hayır da şerr de Al­lah'tandır. Kim bunun aksini söylerse, Allah'ın laneti üzerine olgun. Cehmiy­ye, Kur'ânro mahlûk olduğunu söyleyenlerdir. Biliniz ki, Kur'ân gayri mah­lûktur. Her kim bundan başka bir şey söylerse Allah'ın laneti üzerine olsun. Murci'e, amel olmaksızın îmanın kavi olduğunu söyleyenlerdir. Kavafız ise, Ebü Bekr ve 'Ömer'e şetmedenlerdir. Haberiniz olsun ki, her kim onlara buğ-zederse,   Allah'ın   laneti  üzerine   olsun"638.

İtikadı mezheblerin zuhurundan sonra giderek artan hadîs vaz'ı, elbette yalnız murci'eye veya muhaliflerine münhasır kalmamıştır. Kaderiyye ve cehmiyye gibi mezhebler de uydurdukları hadîslerle kendi mezheblerinîn dâiliğini, yahut propagandasını yaparlarken, İslâm'ı bunlara karşı koruma gayretine girişen bazı câhil müslümanlar da, yine aynı yola, yani hadîs vaz-ma başvurarak bu mezhebleri reddetmeyi büyük bir fazilet saymışlardır.

İleride temas etmek imkânını bulacağımız halku*l-Kur'ân meselesi, ha-dîsçilerle mutezile kelamcıları arasında şiddetli münakaşalara sebep olmuş, Abbasî halîfesi el-Me*mün*un mutezile mezhebini devletin resmî mezhebi olarak kabul ve ilânından sonra, hadîs imamları, balku'l-Kur'ân inancını ikrara zorlanmış, ikrar etmeyenler ise hapsedilmiş ve şiddetli işkencelere ma­ruz  bırakılmışlardır.

Aslında İslâm, halku'l-Kur'ân inancı diye bir inanç getirmemiştir, tti-kadî mezheblerin zuhuruna kadar müslümanlar, bizzat Kur'ânda da sık sık tekrar edildiği gibi, Kur'ânın Kelâmu'llah (Allah Kelâmı) olduğuna inanmış­lar, bunun dışında, onun mahlûk veya gayri mahlûk olduğu görüşüyle zihin­lerini meşgul etmemişlerdir. Fakat cehmiyye ve mutezile gibi mezheblerin zuhuru ile, Allah'ın Kuranı Kerîmde bahis konusu edilen sıfatlarının ve bu arada Kelâm sıfatının nefyi, Kelâmu'llah olan Kur'ânın mahlûk olduğu inan­cını doğurmuş ve bu inanç, adı geçen mezhebler tarafından Islâmî bir akîde gibi müdafa edilmiş ve halka da zorla kabul ettirilmeğe çalışılmıştır. Ancak burada şunu hemen belirtmek gerekir ki, halku'l-Kur'ân inancının mucidi ve müdafii olan cehmiyye veya mutezile yönünden bu inancın teyidine yardım edecek mevzu hadîslerin gelmemiş olması garib karşılanmamak gerekir; çün­kü bu mezhebler, sahih olan hadîsleri bile delil olarak kabul etmemişler, on­ları külliyyen reddetmişlerdir. Hadîsi kabul etmeyen kimselerin, görüşlerini teyid etmek için hadîs uydurmağa teşebbüs etmeyecekleri - kesin olmasa bile - tabii olmak icabeder. Bu sebepledir ki, mevzû'ât kitaplarında Kur'âmn mahlûk olduğunu ifade eden hadîslere pek rastlanmaz.

Bununla beraber cehmiyye ve mutezilenin, Kur'ânın mahlûk olduğu görüşünü tslâmî bir akîde olarak ortaya atması, müslümanlar arasında şid­detli bir tepki ile karşılanmış, bir taraftan bu mezhebler sert bir dille kötülenirken diğer taraftan görüşleri çeşitli yönlerden çürütülmeğe çalışılmıştır. Bu arada bazı gayretkeşler de halku'l-Kur'ân inancını, uydurup Hazreti Peygambere isnad ettikleri hadîslerle reddetme yolunu tutmuşlardır. Aslında gerçek hadîsçiler de cehmiyye ve mutezilenin karşısında yer almışlardır; fa­kat hadîs vaz'ını, bu mezheblerin ika edecekleri zarardan çok daha tehlikeli gördükleri için, kendi görüşlerini destekler mahiyette de olsa, uydurulmuş hadîsleri tesbit ve uyduranları en şiddetli dille tenkid etmekte tereddüt gös­termemişlerdir.   Bu   konuda  da  bazı  örnekler  verebiliriz:

Muhammed Îbn cAbd Îbn (Âmir es-Semerkandl'nin, Câbir Îbn cAbdillah*a varan bir isnadla rivayet ettiği hadîse göre, Hazreti Peygamberin şöyle dediği ileri sürülmüştür: "Her kim Kur'ânın mahlûk olduğunu söylerse kâfir olur" [673]

Hadîsin râvisi Muhammed Îbn cAbd, ez,-ZehebFnin ifadesine göre, hadîs vazSyle tanınmış bir kimsedir. Keza ed-DSrakutnl de, onun yalan söylediğini ve   hadîs   uydurduğunu   söylemiştir [674].

Muhammed Îbn Yahya Îbn Razin tarikiyle Enes Îbn Mâlik'ten rivayet edilen bir başka hadîste şöyle denilmiştir. "Göklerde ve gökle yer arasında

AUah ve Kur'ân müstesna- her şey mahlûktur. Kur'ân O'nun kelâmıdır; her şey onunla başlamış ve O'na dönecektir. Ümmetimden bazı kim­seler çıkıp Kur'ânın mahlûk olduğunu söyleyeceklerdir. Her kim bunu söylerse Allah'a küfretmiş olur. Böyle söyleyen kimseyi karısının hemen boşaması lâzımdır; çünkü mü'min olan bir kadının kâfir bir erkeğin tahtı nikâhında bulunması caiz değildir; meğer ki kadın, aynı sözü kocasından evvel söyle­memiş olsun" [675]. Hadîsin râvisi olan Muhammed İbn Yahya İbn Razin, onu uydurmakla itham edilmiştir. İbn Hıbbân, bu şahıs hakkında "hadîs vazeden bir   deccaF*   tabirini   kullanmıştır [676].

Ahmed İbn Muhammed İbn Harb'in Ebû Hurayra'ya varan bir isnadla rivayet ettiği diğer bir hadîste de şöyle denilmiştir: "Kur'ân Allah'ın kelâmı­dır. Halik da değildir, mahlûk da. Kim bundan başka bir şey söylerse, o kâfirdir" [677], tmanm artıp eksilmesiyle ilgili hadîsi uydurmakla şöhret kazanan Ahmed İbn Muhammed ibn Harb [678], bu hadîsin de vazıhıdır. İbn cAdî*nin ifadesine göre, teammüden yalan söyleyen ve hadis vazeden bir kimsedir [679]. Keza İbn Hıbbân da onun hakkında "hadîs vazeden bir kezzab idi" demiş­tir [680].

Zikrettiğimiz bu misaller, Kur'ânra mahlûk olduğunu ileri süren ceh-miyye ve mutezileye karşı gösterilen şiddetli tepkinin en açık örneğini teşkil ederler. Ne var ki bu tepkiyi gösterenler, Hazreti Peygambere kasıdh olarak yalan isnâd etmekle İslâm'a çok daha büyük kötülük yaptıklarının anlayış­sızlığı içinde kalmışlardır. Bu suretle, bir taraftan, ortaya çıkan yeni yeni itikadı mezheblerin görüşlerini aksettiren, diğer taraftan, bu görüşlere karşı çıkan fakat gerçeği aksettirdiği ileri sürülen İslâm akaidine ait bir çok uydur­ma hadîs, müslümanlar arasında yayılmış ve her ferd, inanç yönünden sahip olduğu görüsü, ister istemez, bu hadîsler arasında kolayca bulabildiği bir deKİ ile  müdafaa  etmeğe  çalışmıştır. [681]

 

3. islam düşmanlığı

                                                    

Siyasi ve itikadî ihtilâfların sebep olduğu hadîs vazS, ikinci asırda büyük bir süratle gelişirken, ban çevrelerde İslâm'a karşı beslenen kin ve nefret duygulan da, onu yıkmağa matuf bir takım sinsi faaliyetlerin giderek yoğunlaştırilmasına sebep olmuştur. 8u faaliyetlerde yine hadîs vazcı birinci planda yer   alıyordu.

Daha Hazreti Peygamber hayatta iken  bütün (Arap Yarımadası islâm Devletinin hudutları içine girmişti. Halîfeleri devrinde ise, bu devletin hudut­ları, bir taraftan cIrâk ve Suriye'yi de içine alarak Mısır ve Şimal! Afrika'ya, diğer taraftan İran ve Ermenistan dahil Hindistan'a  kadar uzanmıştı. İs­lâm'ın bu yayılması, şüphesiz, bir çok imparatorlukların, krallıkların veya prensliklerin yıkılması pahasına olmuş; yayıldığı ülkelerde, müsamahası, ada­leti ve getirdiği rahat hayat şartlarıyle, halkı, dalgalar halinde kendisine cezbetmiş olsa bile, iktidarlarına son verdiği kudretli kişilerin ve onların yar-dımcılarının kalplerinde kin ve intikam ateşlerinin alevlenmesine engel ola­mamıştır. Ancak bu intikamın,  gün geçtikçe kuvvetlenen islâm ordusuna karşı silâhlı bir mücadele vererek alınmasını imkânsız gören bu yabancı un­surlar, kinlerini içlerinde gizleyerek İslâm'a girdiler ve onu içten yıkmak için her fırsattan istifade etme gayretine  düştüler. Daha önceki bahislerimizde üzerinde durduğumuz zındık ve mülftıd denilen bu türlü kimseler, İslâm'a olan inançsızlıklarını, kin ve nefretlerini içlerinde gizleyerek bazan zühd ve takva» bazan CAU ve evlâdı hayranlığı, bazan da felsefe-hikmet örtüsüne bürünmüşler, fakat her şeyden önce îslâm akaidini ifcad etmeyi ve müslüman-ların kalplerinde bu akaide karşı şüphe ve tereddütler uyandırmayı başlıca gaye edinmişlerdir. Bu maksatla, akla Hayale gelmeyen, ve Hazreti Peygam­berin ağzından çıkmasına imkân olmayan binlerce söz uydurup yaymışlardır [682]. Bunların ileri gelenlerinden sayılan cAbdul- Kerim İbn Ebi*l- *Avcâ*, Basra emin Muhammed tbn Süleyman tarafından öldürülürken şu itirafta bulun­muştur: "Vallahi  hakkınızda  dört bin hadîs vazettim ve bunlarla  helali haram, haramı helâl kıldım. Oruçlu gününüzde size oruç bozdurup, iftar gü­nünüzde oruç tutturdum" [683]. Halîfe el-MehdTnin hnzuruna götürülen bîr baş­ka zındık da, dört yüz hadîs uydurduğunu, halen bu hadislerin halk dilin­de dolaştığım itiraf etmekten çekinmemiştir [684].

Zındıkların hadîs vazS yönünden İslâm'a yaptıkları kötülük, diğerleri yanında çok daha büyük ve tehlikeli olmuştur. Ne var ki gerek halîfelerin bunlara karşı aldıkları sert tedbirler, bu meyanda ele geçirdiklerini öldürmeleri ve gerekse hadîsçilerin bunlar tarafından vazedilen hadîsleri tesbit edip tesirsiz hale getirmeleri, İslâm akaidini zındıkların şerrinden koruyan başlıca âmiller   olmuştur.

Tabakat kitaplarında zındık ve miühıd olarak tavsif edilen bazı isimlere temasla, bunlardan gelen rivayetlere bir kaç örnek vermek, zındıkların ne tür uydurma hadîslerle İslâm inancını karıştırmağa çalıştıklarım göstermek bakımından   faydalı   olacaktır.

Ibn Hıbbân'ın zındık olarak isimlendirdiği Eyyüb îbn 'Abdi's-Selam, Ebfl Bekre tarikiyle îbn MeaSîd'tau şu haberi nakletmiş tir: "Allah gazab etti­ği zaman cArş üzerinde şişer irileşir; öyle ki, kendisini taşıyan şeye ağır gelir" [685]

Medâyin'de îshakryye denilen bir cemaatın reisi olduğu bildirilen Is-bak Ibn Muhammed en-Naha*I el-Ahmerde, cAH'nin Allah olduğuna inanan ve onun hakkında hadîs uyduran bir zındık idi. Hazreti Peygamberin fil suretinde bir şeytanla karşılaşmasını, ona lanet etmesini, cAli'nin şeytanı öldür­mek için üzerine atılmasını ve şeytanla aralarında geçen muhavereyi, bu arada Hazreti Peygamberi küçük düşüren sözleri 'AlTnin ağzından naklet­mesi, böyle bir zındığın kolaylıkla yapabileceği şenî bir iftiradır. Bu şahıs hakkında yeteri kadar bilgi veren eg-Zehebi, cerh imamlarının, zucafâ ile il­gili kitaplarında ona yer vermediklerini bildirmiş ve "bunu iyi yaptılar; çünkü  bu  şahu  bir   zındıktır"   demiştir [686].

Yahya îbn Mende tarafından "mülnıd kezzâb" olarak tavsif edilen Ah-med îbn Manşür EbuVSa'âdât da "Rabbın önünde, sureti, ru'yeti ve keyfi­yeti isbat eden kimselerin isimlerini ihtiva eden bir lâvha bulunduğunu" uydurmakla   itham   edilmiş   bir   zındıktır [687].

Zındıklığı dolayısiyle Ebü Ca(fer el-Manşür tarafından asılarak öldürü­len Muhammed Ibn Sa'ld, kendisinden hadîs rivayet eden bazı kimselerce, gizlenmek veya tedlîs edilmek suretiyle» ismi çeşidi şekillerde verilmiş bîr "kezjâb" idi. îsnadlarda bazaa Muhammed îbn Hassan, bazan Muhammed Ibn Ebl Sehl, Muhammed îbnu't-faberî, Muhammed Mevlâ Beni HSşim, Muhammed el-Urdunl, Muhammed eş-Şâml gibi değişik^ isimlerde zikredil­miştir. Ahmet îbn Hanbel, onun amden hadîs vazettiğini ve Ebü Cafer ta­rafından zındık olarak asıldığını söylemiştir. îşte bu şahsın rivayet ettiği bir hadise göre Hazreti Peygamber, koyun kesip derisini yüzmeğe çalışan bir kimseye, bu işin nasıl yapıldığını göstermek'için, elini hayvanın derisi ile eti arasına sokmuş ve deriyi yüzmüştür. Bu arada eline ve elbisesine kan ve bazı et parçalan bulaşmış olduğu halde bunları yıkamadan halk ile namaz kılmış­tır.

Yalancılığı ve hadîs vazodaki faaliyeti bütün hadîsçüer tarafindan takip ve teslim edilen Muhammed Ibn Sald, en-Nesâ'Fnin ifadesine göre bu sahada en çok şöhret kazananlardan birisi olmuştur. En-Nesâl, bu konu ile ilgili olarak şöyle der: "Hadîs vazS ile maruf olan kezzâbnn (yalancılar), Me­dine'de İbn Ebî Yahya, Bağdâd'ta el-Vâkıdi, Horasan'da Mukâtil îbn Süley­man  ve  Şam'da  da  Muhammed  Ibn  Satd'tir" [688]

Muhammed Ibn Şucâc tarafından uydurulan bir hadîste "Allah'ın önce bir at yarattığı, sonra bu atı koşturduğu, koşan atın terinden de kendi nefsini yarattığı" ileri  sürülmüştür [689].

Zındıklar, bu ve benzeri hadîslerle İslâm'a ayıb ienad etmeğe ve bu suretle mü'minlerin kalbine şüphe sokmağa çalışmışlardır. Oysa ki İslâm'ın bu ko­nudaki hükmü o kadar açık ve kesin olmuştur ki, İbnu'l-CevzI'nin de dediği gibi, isnadı en güvenilir kimselerden teşekkül etmiş olsa bile, "maltûle mu­halif, usûle munakız" her hadîsi "mevzu" olarak değerlendirmekte tereddüt gösterilmemiştir . [690]

 

4. Irk, belde ve mezheb taassubu

 

Daha önceki bahislerimizde de temas ettiğimiz gibi, İslâm'ın araplar arasıııda zuhur etmesi ve ilk anda yine onlar arasında yayılması dolayısiyle gerek devlet işleri ve gerekse ilmî faaliyet, bidayette yalnız Araplara mün­hasır kalmış ve yalnız onlar tarafından tedvir edilmiştir. Fetihlerin başladığı ve giderek genişlediği şuralarda Hazreti Peygamber, fethedilen yerlere yine Arap olan ashabından ilmine güvendiği kimseleri muallim olarak göndermiş ve onlar vasıtasıyle halkın Kur'ân ve Sünnet ahkâmını öğrenmesini sağla­mıştır. Hazreti Peygamberin vefatından sonraki devirlerde, bazı sahabflerin muallim olarak gönderilmeleri işi yine devam etti; fakat fetihlerin çok daha genişlemiş olması dolayısiyle, ilim öğrenme işi, artık Araplara inhisar eden bir iş olmaktan çıkmış, Arap olmayan müslümanlara da intikal etmişti.

Eskiden beri bedevi olarak hayat süren ve kuru iklim şartlanyle müca­dele etmekten öte geçmeyen araplar, sanat ve medeniyetten yoksun ummi bîr kavim olarak tavsif edilmişler, tslâm'm zuhurundan sonra ise, Kur'âıı ve Sünnetle ilgili bilgilerini göğüslerinde muhafaza etmeğe çalışmışlardır; çünkü tedvin ve tasnif gibi, ilimlerin muhafazasında ve gelişmesinde ilk mühim ro­lü oynayan vasıtalar, ümmîlikten ziyade sanat ve medeniyetin başta gelen unsurlanndandı. Bu sebeple ilimlerin tedvin ve tasnifi devrine girilmesi, îs-lam'm Arap olmayan kavimler arasında yayılmasından sonra sürat kazan­mıştır.

Tâbicûn ve etba*ı devirlerinde Sacîd İbııu'l-Museyyib (Ö. 94), cAlkame (Ö. 62), Şurayh (Ö. 78) ve İbrahim en-Naba<I (Ö. 96) gibi şöhret kazanmış hâlis Arap ilim adamları yetişmiş olmakla beraber, bunların yanında isimleri zikredilen ve fakat Arap olmayan ilim adamlarının da bulunduğu ve bunların ekseriyeti teşkil ettikleri görülür. Dikkati çeken diğer bir husus da, bu ilim adamlarının umumiyetle mevalîden olmalarıdır. Meselâ Mekke ulemasından Mu-câhid İbn Cebr (0.104), Benû MahzüuTun mevlâsı idi ve İbn Abbâs'tan riva­yet ettiği tefsirle şöhret kazanmıştı. (Ikrime (ö. 109) de İbn 'Abbas'ın mevlâsı idi ve onun ilmine sahip olmuştu. cAtâ* İbn Ebî Rabâh (Ö. 114) Benü Fihr'iu, Ebu'z-Zubeyr Muhammed İbn Tedrus (Ö. 126) Hakim tbn  Hız ânı'ıu mevlâ-ları idiler. Küfe ulemasından Sa*îd İbn Cubeyr (Ö. 95) Benû Vâlibe'nin, Basra ulemasından el-Hasan tbn Yesâr (ö. 110) Zeyd tbn Sâbit'in, Muhammed İbn Şîrîn (Ö. 110) anası Şafiyye Ebü Bekr eş-Şıddîk'ın mevâlîsindendi. Bunların yanında, Salim İbn (Abditiah İbn 'Orner İbni'l-Hattâb (0. 106), el-ICâsıın îbıı Muhammed İbn Ebî Bekr eş-Şıddik (Ö. 107), CAH İbnu'l-Huseyn tbn <AH İbn Ebî fâtih (Zeynul-'Âbidîn) (ö. 99) gibi babası Arap anası yabancı olanlar da vardı.

İbn Ebî Leylâ anlatır: Koyu bir Arap milliyetçisi olan clsâ İbn Müsâ, bir  gün  bana   şöyle  sordu:

—   Basra   fakîfai   kimdir ?

—   El-Hasan   tbn   Ebi'l-Hasan.

—   Sonra   kim?

—   Mubammed   tbn   SIrlu.

—   Nedir   bunlar?

—   Mevalîden.

—   Mekke   fakîhî   kim?

—  cAtâ' tbn EM Rabâh» Mucâhid, Sacid İbn Cubeyr, Süleyman tbn Yesâr.

—   Bunlar  nedir?

—   Mevali.

—   Medine   fukahası  kimlerdir?

— Zeyd tbn Eşlem, Muhammed İbnü'l-Munkedir, N&fi(, tbn Ebt Nedb.

—   Bunlar   nedir ?

—  Mevalî.  Rengi değişti ve tekrar sordu:

—   Kubâ   ehlinin  en  fakîhi   kimdir?

—   Rabi'atu'r-Re'y   ve   İbn   EbiVZinâd.

—   Bunlar   nedir ?

—  Mevalîden.  Yüzü  karıştı  ve  sordu:

—   Yemen   fakîhi   kimdir ?

—   fâvüs,   oğlu   ve   İbn   Munebbih.

—   Bunlar  kim ?

—  Mevalî. Boyun damarları şişti, ayağa kalkarak sormağa idevam etti:

—   Horasan   fakîhî  kimdir?

—   (Atâ'   İbn   cAhdillah   el-Horâsânî.

—   Bu <Atâ'  ne?

— Mevlâ. Yüzü daha çok karıştı, siyahlaştı; o kadar ki korktum. Sordu:

—   Şam   fakîhî   kim?

—   Mekhûl.

—   Bu   Mekhûl   ne?

—  Mevlâ. Yorgun ve bitkin bir halde nefes almağa başladı:

—  Küfe fakîhi kim?

Eğer korkmasaydım el-Hakem tbn *Uteybe ve cAmmar tbn Ebî Süley­man diyecektim. Fakat işin kötüye varacağını düşünerek İbrahim en-Naha*? ve  eş-Şa^I dedim.  O  yine  sordu:

—   Bunlar ne?

—  Arap. Bunu işitince "Allahu Ekber" dedi ve sükûn buldu [691].

Zikrettiğimiz bu misal, İslâm'ın Arap olmayan milletler arasındaki ya­yılmasından sonra ilmî hayata ve ilim adamlarına ışık tutacak bîr mahiyet arzeder. Yukarıda ismi geçen zevatın, Arap olmasalar bile, ilim ve faıiletle-riyle İslâm'a yaptıkları hizmetin büyüklüğü, elbettekî her türlü şüphenin üstündedir. Fakat bu misal, bize şunu da göstermektedir ki, İslâm bayrağı altında toplanmış Arap ve Arap olmayan milletlerin muhtelif meslek ve mez-heblerdeki tabakaları arasında ırk ve cinsiyet yönünden, zaman zaman, şiddetli münakaşalara varan fikir ayrılıklarının çıkma ihtimali fazlasıyle mev­cuttur ve nitekim bu ihtilâfın çıktığı da görülmüştür. Ancak, ne çeşit fikir olursa okun, dinî nasslarla teyid edildiği zaman değer kazanabileceği inan­cının hakim olduğu bir devirde, ırk ve cinsiyet üstünlüğü ile ilgili münakaşa­larda da bu çeşit nasslara ihtiyaç hasıl olacağını hatırdan uzak tutmamak gerekir. İşte bu ihtiyaç, üzerinde durduğumuz sair konularda olduğu gibi, hem Arap kabileleri arasındaki riyaset ve tefahuru, hem de Araplarla diğer ırklara mensup milletler arasındaki üstünlük yarışını hedef tutan yeni tür hadîslerin vaz'ına yol açmıştır. Bir taraftan Araplar, bu çeşit hadislerle, ken­dilerinin diğer milletere üstünlüklerim isbat etmeğe çalışırlarken, diğer taraf­tan, Arap olmayanlar da, bazan dil, bazan da şehir ve kasabalarıyle Araplara üstünlüklerini, yine kendi vazettikleri hadîslerle  ortaya koyma  gayretine girişmişlerdir.

Arapların faziletini en bariz bir şekilde ortaya koyan şu hadîs, mevzuat kitaplarında konu ile ilgili olarak yer alan tipik bir örnek teşkil eder: cAlTden gelen ve isnadında 'Anbese İbn tAbdi'r-Rahman adında bir râvisi bulunan bu hadîste şöyle Senilmiştir: "İnsanların hayırlısı Araplardır. Arapların ha­yırlısı Kureyş, Kureyş'in hayırlısı da Benü Hâşim'dir. Acem (Arap olmayan)in hayırlısı Fâris, siyahilerin hayırlısı Nübe, renklerin hayırlısı sarı, malın hayırlısı saray, boyaların   hayırlısı  ise   kınadır" [692].

Yahya İbn Yezîd'in İbn 'Abbâs'a varan bir isnadla rivayet ettiği bir başka hadîste de şöyle denilmiştir: "Üç sebepten dolayı Arapları seviniz: Ben bir Arabım; Kur'ân arapçadır; ve cennet ehlinin kelâmı da arapçadır" [693].

Siyahi (zenci) lerle ilgili olarak ileri sürülen bir hadîste, onlarla dostluk kurulması tavsiye edilmiş ve "çünkü aralarında cennet ehlinin efendilerin­den üç kişi vardır: LuJkmân el-Hakîm, en-NecâşI ve Bilâl** denilmiş [694], bir başka hadîste ise, "siyahilerde hayır olmadığı, bunların aç iken hırsızlık yap­tıkları» karınları doyduğu zaman da zina işledikleri" ileri sürülmüştür [695].

Bazı şehirlerin faziletleri, diğer bazılarının da zemmi hakkında uyduru­lan hadîslerin de, bu ırk taassubunun birer tezahürü olduğuna şüphe yoktur.

Ebü HurayraMan merfû olarak rivayet edilen bir hadîste, dünyadaki dört şehir cennet, dört şehir de cehennem şehri olarak ilân edilmiştir: "Dünyadaki dört şehir cennet şehirlerindendir. Bunlar: Mekke, Medine, Beytu'l-Makdis (Kudüs) ve Dımaşk'tır. Dünyadaki dört şehir de cehennem şehirleridir. Bun­lar da: El-Kustantînıyye (İstanbul), et-faberiyye, yanan Antalya ve San'â-dır. Tatlı suların ve yağmur getiren rüzgârın kaynağı, Beytu'l-Makdis kaya­sının  altıdır [696].

cAbdu1-Melik İbn tAntere'nin, babası ve ceddi vasıtasıyle 'Ali'den riva­yet ettiği bir hadîste de şöyle denilmiştir: "Cennet kapılarından dünyada açılmış dört kapı vardır. Bunlardan birincisi tskenderiyye'dir. Sonra cAs-kalân ve Kazvîn gelir; fakat Cudde'nin bunlara üstünlüğü, Beytu*l-Harâm'ın diğer  evlere   üstünlüğü   gibidir" [697].

cAskaIân, tskenderiyye ve Kazvîn'in beraberce medhini tazammun eden, hadîsler yanında, her'biri için ayrı ayrı uydurulmuş hadîsler de vardır. Mese­lâ Kazvîn hakkında Enes İbn Mâlik'ten geldiği ileri sürülen bir hadîste şöyle denilmiştir: "Sizin için ufuklar açılacak ve Kazvîn denilen bir şehir fethedi­lecektir. Bu şehirde kırk gün veya kırk gece kabın, kimseye, üzerinde yeşil zümrüt, onun da üzerinde kırmızı yakuttan kubbe bulunan bir sütun verilir. Bu kubbenin altundan yapılmış 70 bin kapı kanadı vardır. Her kanatta Hûr-i ıAyn*dan bir  zevce  vardır" [698].

Bunların yanında, Nusaybin'in, (Antakya'nın, Basra'nın ve Horasan'da bir çok yerin faziletleri hakkında daha pek çok misal zikretmek mümkündür.

Bunlar arasımla bilhassa Bağdâd'ın ve Mısır'ın zemmiyle ilgili uydurma ha­dîslerin ile yer almış olması dikkat çekicidir. Fakat, bu şehirler, ister medhe-dilmiş olsun, ister zemmedilmiş olsun, bunlara delâlet eden hadîslerin hepsi­nin de ırk ve ülke taassubu neticesinde uydurulduklarına şüphe yoktur. An­cak vaz sebepleri kolaylıkla izah edilemiyen bir gurup hadîs vardır ki, bunlar hartanın günleriyle ilgili olup, Kur'ânı Kerîmdeki bazı âyetlerin tefisin için israiliyyattan   alınmış   olmaları   muhtemeldir.

Ebü Hurayra'ya varan ve zayıf ve meçhul râvilerden müteşekkil bîr îs-nadla ileri sürülen bir hadîste şöyle denilmiştir: "Cumartesi günü hile ve de-sise günüdür; çünkü Kureyş, bu günde hile yapmak istemiş ve Allah Ta'âla da onlar hakkında "kâfirler sana hile yapmak isterler" [699]âyetim indirmiştir. Pazar günü bina yapmak ve ağaç dikmek günüdür; çünkü cennet, bu günde ncbatlanmış ve bu günde ağaçlandırılmış tır. Pazartesi günü, sefer ve ticaret günüdür. Sah günü kan günüdür; çünkü Âdem oğlu, kardeşini bu günde öl­dürmüştür.  Çarşamba günü uğursuzluk günüdür; çünkü Allah, cÂd kavmi üzerine fırtınayı bu günde göndermiştir. Firavun bu gün doğmuş, ilâh oldu­ğunu bu gün iddia etmiş ve Allah onu bu gün helak etmiştir. Perşembe günü sultanın huzuruna girme ve ihtiyaçları görme günüdür; çünkü İbrahim (a.s.) İn Mısır hükümdarının yanma girdiği, karısını ona geri verdiği ve ihtiyaçlarını gördüğü gündür. Cuma günü de, kız isteme ve nikâh günüdür; çünkü Peygam­berler,  Cuma gününün bereketi dolayısiylc bu günde evlenirler" [700].

İkinci asırda ortaya çıkan bazı fıkıh mezheblerinin yahut mezheb imam­larının medih veya zeminini istihdaf eden hadîs vaz'mı da, câhil mezheb taraf­tarlarının  aşın  derecedeki  taassubuna bağlamak   mümkündür.   Aslında   bu imamlar, biribirlerini saymış,  biribirlerinin  görüşlerine saygı göstermiş  ve hatla hirihîrlerinden ilim almış olsalar bile, onların bazı taraftarları, cehale­tin kazandırdığı   taassupla karşısında oldukları imamı kötülemeyi veya bağb bulundukları   mezheb   imamını   medhetmeyi  mezheblerine   hizmet   telakki (■İmişler ve bu hizmeti ifa ederken Hazreti Peygambere yalan ismad etmenin ağır   vebalini  dr  yüklenmiş  olduklarını idrak edememişlerdir.  Meselâ  Ebû Hurayra'dan rivayet edilen bir hadîste Hanefî mezhebinin imamı Ebü Ha-ııîfe ıucdnedilmiş ve söyle denilmiştir: "Ümmetim içinden iemi en-Nu*Jtnân, künyesi Ebü Hanîfe »lan bir adam çıkacak; bu, ümmetimin ışığı olacaktır" [701].F.bü Hanîfe! İle ilgili olan bu hadîs, Horasan taraflarında İm şekilde yayılmış, 'Irak'ta İse, ona bir de şu söz eklenmiştir: "Ümmetim içinden Mubammed îbn îdrîs (eş-Şâficî) denilen bir adam daha çıkacak: bunun fitnesi,  ümmetime  iblisten  daha  zararlı  olacak" [702].

Ebü Hanîfe hakkında Enes tbn Mâlik'e varan değişik bir isnadla şu ha­dîs de uydurulmuştur: "Benden sonra, ismi en-Nutman îbn Şâbit olan ve Ebu Hanîfe diye künyelenen bir adam gelecek; bu, Allah'ın dinini ve sünne­timi ilıya edecek" [703]. Bu hadîs de diğeri gibi batıl ve mevzudur. İsnadında bulunan râvilerden Muhammed Îbn Yezld, metruk [704], Süleyman tbn Kays ve Ebu'l-Mu'allâ İbnu'l-Muhâcir, meçhuldür; Ebân isr, yalancılıkla itham edilmiştir. [705]

 

5. Hikayeciler ve vâ'ızler

 

Hulefâ-i Râşidîn devrinin sonlarına doğru ortaya çıkan ve "kuşşâş" (hikâye anlatanlar) denilen bazı kimseler, cami ve mescidlerde oturmayı ve çevrelerinde halka teşkil eden cemaata va'z ve nasihatta bulunmayı âdet haline getirmişlerdi. Ancak bunların bir kısmını, va(z ve nasîhattan ziyade, halkın nazarında kazanacakları yüksek mertebe ve şöhret ilgilendiriyor ve varlarını, kendilerini bu gayeye ulaştıracak bir şekilde hazırlıyorlardı. Bun­lar, şöhrete giden yolun, halkın dinî hislerini galeyana getirmek suretiyle tutulabileceğini bildikleri için, onları coşturacak şekilde va'zediyorlar, bazan da hazin konuşmalarla onları uzun uzun ağlatıyorlardı. Halk üzerinde en çok tesir eden vaczlar, cennet ve cehennem lasvirleriyle, buraların sonsuz nimetlerini veya azablarını ihtiva eden konuşmalardı. Her ne kadar Kur'ânı Kerîmde ve Hazreti Peygamberden rivayet edilen sahih hadîslerde, cennet ve cehennem hakkında bir müslümana yetecek kadar bilgi verilmiş ise de, bu vâ*ızler, bunlarla iktifa etmiyorlar, halkı daha çok ümidle neşelendirmek, yahut onlara daha çok hüzün ve korku verip ağal&tmak için daha bol ve de­ğişik malzemeye ihtiyaç duyuyorladı. Bu ihtiyacı gidermek için hadîs, inan­dırıcı olmak yönünden de eşsiz bir hazine teşkil ediyordu. Ancak mevcut olan sahîh hadîsler işlenmiş ve halk tarafından artık öğrenilmiş olduğu için, tesirlerini de yitirmişlerdi. Bu sebeple vâ<ızler, yeni hadîsler uydurmayı» mesleklerinde başarılı olmanın başbca çaresi olarak gördüler; zaten vaz* kapısı geniş ölçüde açılmış ve bir çok kimse, gayelerini gerçekleştirmek için bu kapıdan girmeğe başlamıştı. Vâfızler için de aynı yönde adım atmayı en­gelleyecek Allah ve Peygamber korkusundan başka biç bir engel yoktu; esasen onların kalplerine böyle bîr korku da yerleşmiş değildi [706]'.

İşte cami ve mescidlere musallat olan bu "kuşşâş" eliyle ve sırf şöhret hırsı için pek çok hadîs uydurulmuş ve Hazreti Peygamberin adı altında halk arasında   yayılmıştır.

CAH tbn Ebî Tâlib'e varan bir isnad la ortaya atılmış böyle bir hadîsi, bu ra<la misal olarak zikredebiliriz. Bu hadîste şöyle denilmiştir: "Cennette Öyle bir ağaç vardır ki, üstünden elbiseler, altından da alaca bir at çıkar. Eğeri altun-dan, gemi inci ve yakuttan olan bu at, kanatlı olup, ne işer ne de hacet görür. Allah'ın evliyası onun kanatları üzerine otururlar ve diledikleri yere uçarlar. Onlardan daha aşağıda olanlar: Bize insaf ediniz. Ya Rab, onları, bu merte­beye  getiren şey nedir ki? derler.   Allah Tacâlâ da şöyle buyurur: Siz iftar ederken onlar oruç tutuyor, geceleri siz uyurken onlar namaz kılıyor, siz cim­rilik ederken onlar infak ediyor, siz korkarken onlar düşmana karşı cihada çıkıyorlardı" [707].

Ibnu'l-Cevzfnin naklettiği bir haberden öğrendiğimize göre, Ahmed İbn Hanbel ve Yahya tbn Maıîn, bir gün er-Ruşâfe mescidinde namaz kıldıkları bir sırada, bîr kassas çıkar ve konuşmağa başlar: "Bize Ahmed tbn Hanbel ve Yahya tbn Ma'în rivayet etli; onlara 'Abdu'r-Razzak, Macmer*den, Maf-mer, Katâde'den, Katâde Enes'ten, Enes de Rasûlullah (s.a.s.) tan şöyle bu­yurduğunu nakletmiş tir: Her kim LA İLAHE İLLA'LLAH derse, Allah, bu sözün her kelimesi için bir kuş yaratır. Bu kuşun gagası altundan, tüyleri ise mercandandır..." Kassasın bu rivayeti 20 varakı bulur. Ahmed Ibn Hanbel bunları işitince Yahya İbn Ma'In'e bakar; Yahya da Ahmed tbn Hanbel'e bakar ve sonra şöyle der: Sen ona böyle bir şey rivayet ettin mi? Arkadaşı şu cevabı verir: Vallahi bu sözleri ilk defa şu anda işittim. Kassas hikâyesini 671 Ha*»*' p°"----u    *

160

bitirdikten sonra kendisine verilen hediyeleri alır ve geride kalanları almak için oturur, beklemeğe başlar. Yahya tbn Macîn eliyle işaret ederek adamı yanına çağırır. Kassas, hediye alacağı   umudiyle   koşarak yanlarına   gelir. Yahya sorar: Bu hadîsi sana kim rivayet etti? Kassas: Ahmed îbn Hanbel ve Yahya îbn Macîn. Yahya: Yahya İbn Ma'în benim; bu da Ahmed tbn Hanbel. Biz, Hazreti Peygamberden gelen böyle bir hadîs işitmedik. Eğer mutlaka yalan söylemek lâzım geliyorsa, bu bizim dışımızda kalsın. Kassas: Sen Yahya îbn Ma'îrt misin? Yahya: Evet. Kassas: Yahya îbn Macln'in bir ahmak olduğunu işitmemiştim; şu anda bu da gerçekleşti. Yalıya: Benim ahmak olduğumu nasıl anladın? Kassas: Sanki sizden başka dünyada Yahya Ibn Ma(în ve Ahmed İbn Hanbel yok mu? Ben tam on yedi tane Ahmed tbn Hanbel ve Yahya îbn Macîn'den hadîs yazdım!.. Ahmed îbn Hanbel eliyle yüzünü kapatır ve arkadaşına,  bırak   şunu gitsin, der. Kassas, onlarla alay eder   bir   şekilde   yanlarından   uzaklaşır" [708].

Bazı kussas, hadîs uydurdukları halde, diğer bazıları da, isilikleri bir hikâ­ye veya mevzu hadîse bir isnad düzüp onu halka rivayet etmişlerdir. îbnu'l-Cevzî'nin Ebû Hâtim'den naklen zikrettiği bir haber, bunun güzel bir ör­neğini teşkil eder. Ebü Hatim şöyle anlatır: "Rakka ve Harran arasında Eri­van denilen bîr şehre girdim ve camide namaz kıldım. Namaz bittikten sonra önümüzdeki bir genç kalktı ve kadde§end Ebü Halife (Ebü Halîfe bize rivayet etti) diyerek Hazreti Peygambere varan bir isnadla "her kim bir müalÜmanin ihtiyacını giderirse, Allah da ona şöyle yapar" şeklinde bir hadîs anlatmağa başladı. Sözünü bitirdiği zaman ona: "Ebü Halife'yi gördün mü?" diye sor­dum, Kassas: "Hayır" dedi. "Onu görmediğin halde ondan nasıl rivayet eder­sin?" dediğim zaman da şu cevabı verdi: "Bizimle münakaşa etmek, mürüv­vetin azlığına delâlet eder. Ben yalnız bu isnadı bilirim. Bir hadîs işittiğim zaman   da   ona   bu   isnadı   eklerim" [709].

Devamlı konuştukları için hitabet sanatında ileri seviyeye ulaşmış olan kussas, konuşmalarım süsledikleri ve Hazreti Peygambere ienad ettikleri acaib hikâyelerle halkı cezbetmeğe ve kendilerine inandırmağa muvaffak oldukları için, onların eliyle pek çok uydurma hadîs yayılmıştır. Bu sebep­ledir ki Îbnu'l-Cevzî, hadîse en büyük belânın, Hazreti Peygambere yalan isnad etmekte bir günah ve bühtan görmeyen bu kussas cihetinden geldiğini söylemiştir [710]

 

6. Tergîb ve terhîb

 

Daha önce de açıkladığımız gibi, siyasî ve itikadı ihtilâfların müslüman-lar arasında sebep olduğu husumet, gün geçtikçe şiddetini artırmış ve bö­lünmeler daha da çoğalmıştır. Bu durum, şüphesiz, islâm'ın tesisine çalıştığı birlik inancına aykırı idi ve bundan hem dîn zarar görüyor, hem de müslüman-lar, bütün kin ve gayızlarını İslâm'a karşı yöneltmiş olan iç ve dış düşman­lar karşısında son derece za'fa düşüyorlardı. Samimi müslümanlann bu du­rumdan endişeye düşmemeleri elbetteki mümkün değildi. Bu endişe, tabii olarak onları bozulmuş olan birliğin yeniden tesisi için gayret sarfetmeğe ve bir takım tedbirler almağa yöneltti. Bu tedbirlerin başında, İslâm dininin ibadet ve itikad gibi çeşitli konulardaki görüşünün, Hazreti Peygamber dev­rindeki saf şekliyle halka öğretilmesi prensibi geliyordu. Bu öğretimin temel kaynağı da elbette Kur'ân ve Hadîslerdi. Müslümanların bu iki kaynağı en iyi bir şekilde bilmeleri ve onlar vasatasıyle gelen emir ve nehiyleri en kusur­suz biçimde tatbik etmeleri, kısacası Allah'a ve Peygamberine îman nokta­sında birleşmeleri, ilk devirde görülen vahdetin yeniden tesisini sağlayacaktı-bunda  hiç  kimsenin  şüphesi  yoktu.

Aslında bu düşünce, İslâm'ın özüne muvafıktır ve ilk devirden itibaren bütün müalümanlar üzerinde hakim bulunmaktadır. Bu sebeple, bilhassa İslâm'ın emir ve nehiylerine uymak hususunda, gerek Kur'ânı Kerîmde yer alan âyetler ve gerekse Hazreti Peygamberden sahih olarak gelen hadîsler üzerinde titizlikle durulmuş, va'z ve nasihatlarda bunlar müslümanlara sık sık tekrarlanarak, onların emirlere uymaları, nehirlerden sakınmaları sağlan­mağa   çalışılmıştır.

İhtilâfların veya husumetlerin geniş bölünmelere yol açtığı ikinci Hicrî asırda, bazı müslümanlar, bütün zühd ve takvalarına rağmen, cehaletin pen­çesine düşmekten kendilerini kurt aramamışlar; halkı, İslâm'ın emirlerine ısındırmak, nehiylerinden sakındırmak için, Kur'ân ve*sahîh hadîsler içeri­sinde yer alan hükümlerle iktifa etmiyerek yeni hadîsler vazetmişlerdir. Bu davranışın zımmnda, Hazreti Peygambere yalan isnad "etmek dışında, İslâm dinini noksan ve kusurlu görmek gibi ağır bir ithamın da yer aldığını farke-dememişlerdir. Zira bu kimseler, hadîs vaz(ı ile şunu demek istemişlerdir: "İslâm dini noksandır ve tamamlanmağa muhtaçtır; biz bu hadîslerle onu tamamlamağa  çalıştık" [711].

Müslümanları hayra yöneltmek ve şerrden uzaklaştırmak gayesiyle ha­dîs uyduran bu gibi kimseler, başta ibadetler olmak üzere İslâm dini içerisinJe yer alan her çeşit konuya girmişler ve o komiyle ilgili bii çok hadîs uydur­muşlardır. Meselâ bu konulardan birisi, Kur'ânı Kerîmin sûre sûre fazîletleriy-le ilgilidir. Bu cümleden olarak Ubeyy İbn Ka*b'tan şöyle bir hadis rivayet edilmişti1"1 "Rasûlullah (s.a,s.) öldüğü sene Kur'ânı bana iki defa okudu ve Cibril (a.s.) in, kendisine, bana okuması için emrettiğini soyliyerek onun se­lâmını nakletti. Ben de Hazreti Peygambere, Kur'ânın sevabı hakkında Allat­ın kendisine öğrettiği bilgilerden bana da tahsis edilen bir şey bulunup bulun­madığını sordum. Rasûlullah (B.a.s,) şöyle buyurdu: Evet, ey Ubeyy; bir müslüman Fatiha sûresini okuduğu zaman, ona, sanki Kur'ânın üçte birini okumuş gibi sevab yazılır. Her kim Bakara sûresini okursa» kadın ve erkek bütün mü'minlere tasaddukta bulunmuş gibi ecir kazanır. Her kim Al-i tIm-rân'ı okursa, o kimseye, sûrenin her bir âyeti için cehennem köprüsünden geçiş emam verilir. Her kim Nisa sûresini okursa, ona, miras bırakmış kimse­lere tasaddukta bulunmuş gibi ecir verilir. Her kim Mâ'ide sûresini okursa, onun için on hasenat yazılır, on seyyiât silinir; aynı zamanda, yer yüzünde yaşamakta olan bütün Yahudi ve Hristiyanların sayısınca on derece yüksel­tilir. Her kim En(âm sûresini okursa, yetmiş bin melek ona duâ eder... Bu şekilde Kur'ânın sonuna kadar bütün »ürelerin sevabı zikredilmiştir" [712].

Bu hadîsi Mevz&âtında nakleden İbnu'l-Cevzî, onun hakkında şu bil­giyi vermiştir: "Ebü İshak eg-Şa'lebî, Tefsirinde hadîsi bölmüş ve her kısmı, ilgili olduğu sürenin başında zikretmiştir. El-Vâhıdî de ona tâbi olarak aynı işi yapmıştır. Onların bu hadîsi nakletmelerine hayret etmem; çünkü hadîs ashabından değillerdir. Fakat asıl hayret ettiğim şey, Ebü Bekr İbn Ebl Da­vud'un, hadîsin muhal olduğunu bildiği halde, Kur'ânın fazîletleriyle ilgili olarak tasnif ettiği kitabında onu bölerek nakletmeğidir. Fakat daha kötüsü ekser hadîsçiler yönünden gelmektedir; çünkü bunların âdeti, batıl da olaa, hadîslerini terviç etmeleridir. Bu, onlar yönünden gelen büyük bir kötülük­tür; zira Hazreti Peygamberden sahih olarak şu hadîs varid olmuştur: "Bir kimse benden bir hadîs rivayet eder ve o hadîsin yalan olduğunu da bilirse, o kimse   yalancılardan   biri   olur" [713],

"Kur'ân sûrelerinin fazîletleriyle ilgili olan bu hadîsin uydurma oldu* ğunâ şüphe yoktur. İsnadında bulunan Mahled İbn tAbdi'l-Vâhıd, İbn Hıb-bân'ın açıkladığına göre munkeru'l-hadîş olan bir kimsedir ve sika (güvenilir) olan kimselerin hadîslerine benzemeyen menâkîr rivayetiyle teferrüd etmiş­tir" [714].

"Hadisin bizzat kendi metni de uydurma olduğuna delâlet eder; zira bütün sûreler, istisnasız, kendilerine sevab yönünden uygun olan bir şekilde ve Hazreti Peygambere yakışmayan bir zafiyetle zikredilmiştir...S ürelerin faziletleri hakkındaki hadîsi Meysere İbn (Abd Rabbih de rivayet etmiştir. Bu şahıs hadis vazetmekle tanınmış bir kişi olup, bizzat kendisi de bunu iti­raf etmiştir. 'Abdurrahman îbn Mehdi ona: **şu sûreyi okuyan kimseye şu sevab verilir, hadîsini nereden getirdin?" dediği zaman Meysere: "Halkın Kur'ân kiraatına rağbetini artırmak için ben vazettim'1 cevabını vermiştir [715]. Hayırlı olan şeye halkın rağbetini artırmak için hadîs uydurulduğu gibi, kötü olan şeyden onları uzaklaştırmak ve korkutmak için de çeşidi konularda bîr çok hadîs uydurulmuştur. Meselâ insana sarhoşluk veren alkollü içkiler, gerek KurMnı Kerîmde yer alan âyetlerle ve gerekse Hazreti Peygamberden rivayet edilen sahih hadislerle haram kıbnmiştir. Bununla beraber bu açık ve kesin nehiylerle iktifa etmeyen bazı kimseler, müslümanları içkiden uzaklaş­tırmak için başka hadîsler vazetmek ihtiyacını duymuşlardır. Bu cümleden olarak, 'Abdullah îbn cAmr*a varan bir isnadla şu hadîs rivayet edilmiştir: "Her kim hamr (şarab) içerse, bu miğdesinde iken onun yedi vakit namazı kabul olunmaz; ve bu halde ölürse, kafir olarak Ölür. Eğer aklını farzlardan uzaklaştırma, kırk günlük namazı kabul olunmaz ve bu halde iken ölürse, kâfir   olarak   ölür" [716].

'Abdullah İbn 'Ömer'e de şu hadîs isnad edilmiştir: "Şarab içerlerle bir-arada oturmayınız; hastalarını ziyaret etmeyiniz; cenazelerinde hazır bu­lunmayınız; zira şarab içen, kıyamet günü, yüzü kararmış, dili göğsüne sarkmış, salyaları akar ve görenleri tiksindirir bir şekilde dirilir" [717].

Bağdâd'm ileri gelen zâhidlerinden Ahmed ibn Muhammed Gulâın Ha­lil (ö. 275), ilim sahibi bir kimse olarak da tanınmıştı. Öldüğü zaman Bağdâd sokakları kalabalıktan tıkanmış; tabutu Basra'ya taşınmış ve mezarı üzerine bir de kubbe yaptırılmıştı [718]. Bununla beraber hadîs uleması, onun durumunu açıklamaktan çekinmemiş ve ondan hadîs alınmayacağını kesinlikle belirt­mişlerdir, tşte zühdü ve ilmiyle tanınmış olan bu şahıs, kendisine, rivayet ettiği hadîslerin mahiyetini soran Ebü cAbdillah en-NihâvendTye "halkın kalbini düzeltmek için uydurduklarını" söyleyebilimiştir [719]. Onun, uydur­duğunu itiraf ettiği hadîslerden birisi Ebü Sa*îd el-HudrTye isnad edilmiştir; bu hadîste şöyle denilir: "Her kim bir oğlanı şehvetle öperse, Allah o kim­seye lanet eder; şehvetle musafaha ederse namazı kabul olunmaz; şehvetle kucaklarsa kıyamet günü ateşten bir kırbaçla dövülür. Eğer onunla fisk iş­lerse,  Allah  onu  cehenneme  sokar" [720].

Âbid ve zâhid olduğu halde hadîs vazeden kimseler, diğerlerine niabetle daha çok tehlikeli olmuşlardır; çünkü bunlar, yaşayışları itibariyle halk üze­rinde emniyet telkin etmişler ve sözlerine güvenilen kimseler olarak tanınmışlardır. Bu sebeple hiç kimse, böyle kimseler tarafından rivayet edilen bir hadîsin mevzu olabileceği ihtimalini düşünmemiş, belki de onu, güveni­lir bir kimsenin en sahih hadîsi olarak kabul etmek durumunda kalmıştır. Maamafih hadîs imamları böyle kimseleri de tenkid süzgecinden geçirmeyi ve hadîs rivayetindeki durumlarını tesbit etmeyi ihmal etmemişlerdir. Meş­hur imamlardan Yahya İbn Sa(îd el-Kattân'ın bu konuda söylediği şu söz, çok dikkata şayandır: "Hiç kimsede, hayr ve zühde nisbet edilenlerde gör­düğümden  daha  çok yalan  görmedim" [721].

İkinci asrın başından itibaren bütün süratiyle gelişmeğe başlayan hadis vaz'ının çeşitli sebeplerini bazı örnekleriyle birlikte, bir kaç madde içerisinde açıklamağa çalıştık. Bu sebepler yanında, daha önce zikrettiklerimiz kadar yaygın olmamakla beraber, yine de bazı örnekleri görülen başka sebepler de vardır. Meselâ halîfe veya emirlere yaklaşmak ve onlardan hediye veya cai­zeler elde etmek, yahut âni kızgınlık hallerinde, bir kimseyi zemmetmek ve gerilmiş sinirleri sakinleştirmek için hadis vazedildiği görülmütür. Meselâ Halîfe el-MehdFnin Mukâtil İbn Süleyman hakkında söyleği şu söz dikkat çekicidir: "MukâtîTin bana ne söylediğini görüyor musun? Eğer dilersen cAbbâs hakkında senin için hadîs vazedeyim, diyor. Ona, benim buna ihtiya­cım olmadığını söyledim" [722]. MukâtiTin cAbbas hakkında hadis uydurmak için el-MehdFye yaptığı bu teklifin, halifeye yaklaşmak ve onun gözüne gir­mek   gayesine   matuf olduğuna  şüphe   yoktur [723].

Yine Halîfe el-Mehdî île ilgili bir başka hikâye, Gıyâs İbn ibrahim en-Naha*î adındaki bir râvinin, aynı gaye ile Halifenin huzurundu nasıl badis uydurmağa teşebbüs ettiğini gösterir.. Anlatıldığına göre, Halîfe el-Mehdî, güvercin beslemekten ve onları bir takım müsabakalara sokmaktan hoşla­nan bir kimsedir; fakat islam dîni yönünden böyle bir tutkunun bazı mes­uliyetler getireceği endişesini de içinden atamamaktadır. işte bu endişenin Halîfeyi daima rahatsız ettiğini her nasılsa farkeden Gıyâg Ibn İbrahim, onun huzurunda ve güvercinlerle meşgul olduğu bir sırada isnadiyle şu hadîsi ri­vayet etmiştir: "Müsabakalar, yalnız pençeli, tırnaklı veya kanatlı hayvan­larla yapılır". Aslında bu hadîs, "müsabakalar, yalnız pençeli veya tırnaklı hayvanlarla yapılır" şekliyle sahih olan bir hadîstir [724]yani, güvercin gibi kanatlı hayvanların da müsabakalar için yetistirilebileceğine delâlet edecek "yahut kanatlı" ibaresini ihtiva etmemektedir. Fakat Gıyâg Ibn* ibrahim, Halifenin gözüne girmek ve muhtemelen hediye almak için "yahut kanatlı" ibaresini uydurup sahih bir hadîsin sonuna eklemekten çekinmemiştir. Ni­tekim Halîfe el-Mehdî de, onun bu açıkgözlülüğünü farketmekte gecikmemiş ve Gıyâg'a "görüyorum ki kafan, Hasreti Peygambere yalan isnad eden bir ke$gâbm kafası*1 diyerek onu kovalamış ve bir hadîsin tahrifine sebep olan güvercinlerini   de  kestirmiştir [725].

Ani kızgınlık hallerinde, buna sebep olan şeyleri kötülemek ve sükûna kavuşmak İçin hadîs uyduranların da bulunması, hadîs. vazcının ilgi çekici ayn bir tarafını gösterir. Okulunda öğretmeni taralından dövüldüğü için ağlayarak eve gelen ve babasına hocasını şikâyette bulunan bir çocuğun hi­kâyesi, bunun güzel bir örneğini teşkil eder. Çocuk, babası Sacd tbn Tarff*e hocası tarafından dövüldüğünü söyleyince, gazaba gelen Sacd "vallahi, onları rezil ederim'* demiş ve hemen oracıkta Ibn "AbbâVa varan bir isnadla şu ha­dîsi uydurmuştur: "Çocuklarınızın hocaları, sizin en şer olaularınızdır' [726].

Hicretin ikinci asrında, yukarıdan beri örnekleriyle birlikte çeşitli se­beplerini zikrettiğimiz hadîs vaz*i, islam'ın ikinci teşri1! kaynağı olan Sünnet için, ortaya çıkabilecek tehlikelerin en büyüğü olmuştur. Bununla beraber, gerçek hadîsçiler, hadîs vazSnın daha başlangıcından itibaren bu tenlikeyi farkederck cerh ve ta'dîl ilmini geliştirmekte gecikmemişler ve ortaya koy­dukları bazı kaideler ve sert tedbirler sayesinde onu bertaraf etmesini bü-mişlerdir. [727]

 

C. CERH VFT TA'DÎL HAREKETİNİN DOĞUŞU

 

1. Cerh ve ta'dile yol açan âmiller

 

a. Hadîs vazı

 

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Hazreti Peygamber devrinde ve onun vefatından sonra sahabîler, hadîs rivayetinde birbirlerinden şüphe etmiyor­lar, ufak tefek bazı itirazlar müstesna, biribirlerinin rivayet ettikleri hadîs­leri yalanlamıyorlardı. Keza tâbi'ûndan olan hadîsçiler de, sahabeden işit­tikleri hadîslerin kabulünde tereddüt göstermiyorlar, daha doğrusu, Hazreti Peygambere ve onlın Sünnetine olan inançları dolayısiyle, hadîsin her türlü yalandan, tahrif ye tasniften salim bir şekilde nakledildiğine samimi bir kalp­le inanıyorlardı. Fakat bu inanç uzun müddet devam etmedi. Halîfe cOgmSn Ibn 'Affan'ın öldürülmesiyle başlayan ve birbirini takip eden olaylar, müslü-manların huzur ve sükûnunu bozduğu gibi, hadîsle meşgul olan kimselerin biraz önce işaret ettiğimiz samimi inançlarını da yıkmakta gecikmedi; çünkü kendi aralarında abp verdikleri hadisler arasına, hiç kimsenin bilmediği bir takım sözler sızmış, hadis adı altında, halk arasında dolaşmağa başlamıştı. Hadîsin ve dolayısiyle islâm'ın büyük bir tehlike ile karşı karşıya gel­diğini anlamakta gecikmeyen sahabe ve tâbi'ûnun ileri gelenleri, hadîs nak­linde ve kabulünde ihtiyatı elden bırakmamak ve çok titiz davranarak râ-vileri ve isnadları bilinen hadîsleri almak gerektiğine inanmışlar ve bu İnan­cın gereği olarak hadîs rivayet eden kimseleri büyük bir titizlikle araştırmağa başlamışlardır.  Kavilerle ilgili bu araştırmanın küçük »ahabîler devrinde, yani CA1İ ile Mu'âviye arasında cereyan eden   ve bir takım fırkaların  zuhu­runa sebep olan mücadeleleri ve bu fırkaların çıkışını gören ve daha bir müd­det yaşayan sahabe zamanında başladığına şüphe yoktur; çünkü mevzu ha­dislerin zuhuru ile ilgili bahislerimizde de açıklamağa çalıştığımız gibi, hadis vaz*ı, "fitne" tabir edilen bu dahili karışıklıklardan sonra başlamıştır. Binaa-naleyh hadîs râvileriyle ilgili ilk araştırmaların hadiste vaz* hareketinin zu­huru ile başlamış olması da tabiidir. Elimizde bu hususu teyid eden muhtelif haberler vardır ve bu haberlerin biri, aynı zamanda, hadîste isnad tatbikatı­nın başlangıcıyle de ilgilidir. Müslim'in, Şaf/ih'in mukaddimesinde naklettiği bu haberden öğrendiğimize göre, Ibn SIrIn (33-110 H) "Önceden isnad hak­kında sormuyorlardı; fakat fitne vaki olunca râvilerinizin isimlerini bize söy­leyin, demeğe başladılar. Bu suretle, sünnet ehlinden olanlara bakılır ve onlarm hadisleri alınır, bidcat ehlinden olanlara bakılır ve onların hadisleri de alınmaz oldu" demiştir [728], tim Slrfn'in bu sözü, râvilerle ilgili araştırmaların, müslümanlar arasında ortaya çıkan fitne ile başladığını açJc bir şekilde gös­termektedir [729]. Bir başka haber yine Müslim tarafından nakledilmiştir. Bu habere göre, Buşeyr el-'Adevî, İbn tAbbâs'a gelir ve "Hazreti Peygamber söyle dedi; Hazreti Peygamber böyle dedi" diyerek hadîs nakletmeğe başlar. Fakat tbn 'Abbâs'ın kendisini dinlemediğini görünce, ona "ne oldu ki, benim hadîslerime kulak asmıyorsun ?" der. tbn cAbbâs da ona şu cevabı verir.* "Biz, hadise yalan karışmadan önce birisi "Hazreti Peygamber şöyle buyurdu" dediği zaman, gözlerimiz ona dikilir, kulaklarımız onun sözlerine eğilirdi; fakat insanlar hırçın ve uysal deveye bindikleri (yani iyi olsun kötü olsun her yola girdikleri) zaman, artık tanıdığımız şeylerden başkasını almaz ol­duk [730]

Hicrî 68 senesinde vefat etmiş olan îbn cAbbâs'm, "fitne'* ile birlikte yalan hadîslerin de ortaya çıkmağa başlaması üzerine her söylenen hadîsi ka­bul etmediklerini açık bir şekilde belirtmesi, hadîs ve râvileri üzerinde yü­rütülen cerh ve taMîI faaliyetinin hadîs vaz^yle birlikte başladığını gösterir. Gayet tabiidir ki, bu faaliyet neticesinde, her ne kadar daha sonraki devirler­de ortaya çıkan tabakat ve mevzuat kitapları ilk anda vücut bulmamış olsa bile, hadîs rivayet eden kimseler göz hapsine alınarak hal ve gidişatları takip edilmeğe ve yalan söyleyip söylemiyecekleri tesbit olunmağa başlanmıştır. Yukarıda ismini verdiğimiz ve hicretin 33 senesinde doğduğunu belirttiğimiz Muhammed tbn Slrfn'in "bu ilim dindir; binaenaleyh dininizi kimden aldı­ğınıza dikkat ediniz*' sözü [731], böyle bir tesbit faaliyetinin lüzumuna işaret ettiği kadar, bu faaliyetin tbn SIrfn devrinde başlamış olduğunu da zımnen göstermektedir. [732]

 

b. Beşerî   zafiyetler

 

Cerh ve tacdîl faaliyetinin başlamasında, daha önce üzerimle durduğu­muz siyasî ve itikadı ihtilâflarla birlikte, ortaya çıkan ve bu ihtilâfları besle­yen hadîs vaz(ı, ilk ve en mühim âmil olarak görülürse de, onun tek ve ye­gâne   âmil   olmadığı   <la   aşikârdır.

Daha önceki bahislerimizde de gördüğümüz gibi, hadîa, Hazreti, Pey­gamber devrinden itibaren dini bir kaynak olarak değer kazanmış ve müs­lümanlar tarafından büyük bir titizlikle muhafaza edilemeğe başlanmıştır. Ancak bu titizlik ne derece büyük olursa olsun, fıtratı icabı hata yapmaktan masun olmayan İnsanın elinde bir hadîsin, zaman zaman, bazı değişikliklere uğramayacağını iddia etmek de oldukça güçtür. Maamafih, böyle bir görüş ileri sürülürken, her hadîsin mutlak surette değiştiği ve Hazreti Peygamberin ağzından çıktığı zamanki manâ ve mahiyetini kaybettiği şeklinde bir manâ anlaşılmamak gerekir. Bizim belirtmek istediğimiz husus, her insanın, eline aldığı işi, kudreti ve ihtisası nisbetinde becerebilmesi yanında, becerebileceği işi ele alması keyfiyetidir.  Filhakika islâm'ın ilk devri insanları arasında hadisi ve hadîsçiliği gözönünde bulundurursak, Hazreti Peygamberin binler­ce ashabı içinden [733]çok az bir kısmının hadîsle meşgul olduğunu görürüz [734]. Bu husus, bize şu gerçeği isbat eder ki, ilk devirde hadîsle meşgul olanlar, bu isi meslek veya ihtisas sahası yapanlar ve kaabiliyetlerini bu saha için gelişti­renlerdir.

Yazının henüz inkişaf etmediği ve hadisin hafızanın muhafazasına ter-kedildiği bir devirde işin güçlüğünü anlamak kolaydır ve buna yalnız kudret­li ve kaablîyetli kimselerin meyletmiş olmaları tabiidir. Böyle bir durumda ise, yapılan işte hataya düşme ihtimali çok daha azdır.

Sahabeyi takip eden tâbi'ûn devrinde durum böyle değildir. Bir taraftan siyasî ve itikadı fırka taraftarları, yahut bazı mezheb dâıİeri kendi çıkarları için hadîs uydururlarken, diğer taraftan hadîse ve hadîs rivayetine ehil olmayan kimseler bu sabaya el atmışlar, niyetlerinde samimî olsalar bile, gaf­letleri ve ehliyetsizlikleri dolayısiyle, kendilerine sahîh olarak gelen hadîs­lerde yaptıkları  tahrif ve   tashîflerle   onları  bozmuşlardır.

Ehil olmayanların hadîs sahasına kolayca sızdıklarını ve orada tahrib-kâr bir rol oynadıklarını ortaya koyması bakımından el-Evzâ'î'nin şu  sözü dikkata şayandır; "Bu ilim büyük bir şerefe sahipti. Ricalin hıfzında iken ağızdan alınır ve müzakere edilirdi. Fakat ne zaman kî kitaba girdi, nuru kayboldu, ehil olmayanların eline düştü'[735]. Bu sözlerde büyük bir hakikat payının bulunduğuna şüphe yoktur. Filhakika, hadîsin muhafazasının kitaba tevdi edilmesinden önceki devirlerde, bu iş hafıza ile yürütülmüş ve onun hafizada canlı olarak kalmasını sağlamak için müzakere kapısı daima açık tutulmuştur. Bu suretle, hataya düşüldüğü noktalarda, bu hatanın tashihi de müzakere sırasında mümkin olabilmiştir. Ancak, hadîsle meşgul olmak, bu meşguliyeti meslek haline getirerek binlerce hadîsi isnadlartyle birlikte hıfzetmek ve müzakere esnasında her isnadı ait olduğu metne, veya her metni ait olduğu isnada bağlamak, kudretli bir hafıza, ve yüksek bir kaabiliyet işi olması dolayısiyle, her insanın kolayca nüfuz edebileceği bir saha olmamış ve yalnız ehil olanların elinde kalmıştır. Hadis kitabetinin yaygınlaştığı ve hafızanın ikinci plana düştüğü devirlerde ise, bu güçlük ortadan kalmış ve ehil olmayan bir çok kimse, hafızaya dayanmaksızın yazıp rivayet ettikleri hadislerle bu ilmin şerefinden nasîblerini almak istemişlerdir. Ne var ki, ehli­yetsizliğin neticesi olarak çeşitli kusurların, rivayet ettikleri hadîslere intikali­ni önleyemedikleri gibi, kendilerini hadis tenkidçilerinin sert ve sert olduğu kadar  da   acı  dillerine   düşmekten   kurtaramamışlardir.

Daha sonraları tedvin edilmeğe başlayan usûl kitapları gözden geçiri­lecek olursa» bu gibi İtişmelerin başlıca iki yönden tenkide tabi tutuldukları görülecektir. Birincisi, hadîs rivayet eden kimsenin adaleti; ikincisi de, zabtı, yani hadîs tahammül ve rivayetindeki dirayetidir. Adaletten maksat, râvi-nîn takva ve mürüvvet sahibi olmasını sağlayan bir melekedir ki, tamamiyle onun diyanetine taalluk eder. Âdil kimse, işlerinde istikameti tam olan, fısk ve fücurdan   uzak  bulunan  kimsedir [736].

Adalet yönünden zayıf olan râvilerde umumiyet itibariyle beş hal görü­lür ve bu haller, onların rivayet ettikleri hadîslerden şiddetle sakınmayı ge­rektirir. Âdil olmayan bir râvide görülen bu hallerden birincisi, Hazreti Peygamberin hadîsinde yalan söylemek, yahut hadîs uydurmaktır ki, hadîs vaz*i

ile ilgili bahislerimizde bunun çeşitli sebepleri üzerinde durulmuştur. İkinci hal, râvinin hadîs uydurmasa bile, uydurulmuş hadîsleri rivayet etmesi ve toplum içerisinde yalan söyleyen bir kimse olarak tanınmasıdır. Bu hal, râ­vinin Hazreti Peygamberin hadîslerinde de yalan söyleyebilecek bir kimse olarak itham edilmesine ve dolayısiyle rivayet ettiği hadîslerden sakınıima-sına sebep olur.  Üçüncü hal, râvinin, İslâm'ın şiddetle haram kıldığı bazı ağır günahları irtikâb eden kimselerden olmasıdır ki, bu gibi kimselere fâsık denilmiştir.  Fâsık, fışkından dolayı hadîs imamları tarafından cerhedilmiş ve rivayeti makbul sayılmamıştır.  Dördüncü hal, râvinin bid'at sahibi ol­ması ve çok defa bid'atını destekler mahiyette hadîsler rivayet etmekle şöhret kazanmasıdır. Bid(at, lügat yönünden bir şeye başlamak, onu ihdas ve inşa eylemek manâsına gelir. İstılahta ise, dinin ikmalinden sonra ihdas olunan ve dine izafe edilen inanç ve amellerdir. Hadîs imamları, bid'at ehlinden olan­ları, bf d'atları dolayısiyle tenkide tabi tutmuşlar ve rivayetlerini kabul et­memişlerdir [737]. Râvinin cerh veya tenkid edilmesine sebep olan beşinci hal de, onun meçhul olması, yani adalet ve zabt yönünden durumunun bilinmemesidir. Bir râvi, umumiyet itibariyle, ya çok az hadîs rivayet ettiği için ha-dîsçîler arasında şöhret kazanmaz; yahutta isnad içinde, hadîsçiler arasında maruf olmayan bir isim, künye, lakab veya sıfatla zikredilir. Her iki halde de hakkında cerh veya ta(dîl vakî olmadığı cihetle meçhul kalan böyle bir râvinin hadîsi, bir ihtiyat tedbiri olarak kabul edilmez [738].

Zikrettiğimiz bu beş hal, râvinin adaletine veya diyanetine taaluk eder; aynı zamanda cerh ve ta'dîl faaliyetinin zuhuruna yol açan âmillerden sayı­lır. Fakat yukarıda da işaret ettiğimiz gibi râviler adalet yönünden olduğu kadar zabt veya dirayet yönünden de tenkide tabi tutulmuşlardır. Çünkü zabtı zayıf olan bir râvide, yine bir evvelkinde olduğu gibi, umumiyetle beş hal görülür. Ya hatası çoktur, ya gafildir; yahutta vehm üzere rivayet eder. Vehim, çok defa, râvinin, muttasıl olan bir hadîsi munkatı olarak, yahut bunun aksine, munkatı veya mursel olan bir hadisi muttasıl olarak rivayet etmesine yol açar. Bazan da râvi, yine vehmi dolayısiyle bir hadîsi diğer bir hadîse idhal eder. Râvinin, hadîsin isnadına veya metnine idrac ettiği bazı isim veya sözlerle, güvenilir râvilerin rivayetlerine muhalefet etmesi de ayrı bir cerh âmili sayılır, Bazan muhalefet, ya râvi isimlerinin değişmesiyle, yani baba isminin oğul, oğul isminin de baba yerine geçmesiyle, bazan da hadîs metnindeki ibarelerin takdim ve tehiriyle vukubulur. Bir diğer cerh sebebi de, râviye, ya yaşlılığı dolayısiyle, ya gözlerinin görnıemesiyle, yahutta dai­ma müracaat ettiği kitaplarının yanması veya zayi olması dolayısıyle arız olan sui hıfzdır [739].

işte, yukarıdan beri zikrettiğimiz bıı haller, umumiyetle insanların ma­ruz bulundukları zafiyetlerdendir. Bazı sahalarda bunlar, bir insan için bü­yük bir kusur sayılmasa bile, dinin temelini teşkil eden   hadîs bahis  konusu olduğu zaman, bu zayifetlerin müsamaha ile karşılanması düşünülemez. Çün­kü her hadîs, dinî bir hükmün kaynağı olabilecek bir değere sahiptir. Bir ha­dîste, yukarıda zikrettiğimiz zafiyetlerden her hangi birisinin sebep olacağı bir değişildik, o hadîsten, farklı bir hükmün istihracına yol açar; bu ise, dinin geniş çapta zedelenmesi neticesini doğurur, tşte bu sebepler dolayısıyledir ki, siyasî fırkaların zuhuru île başlayan vazc hareketi, hadîs imamları için ilk mühim uyan olmuş, bir taraftan hadis uyduranlar tesbit edümağe çalışılır­ken, diğer taraftan, rivayet sahasına atılan ve değişik derecelerde ehliyet noksanlıkları gösteren râviler araştırılmağa ve bu râvilerin hadîslerde sebep oldukları  kusurlar  açıklanmağa  başlanmıştır,

Râvilerin hadîs rivayetine tesir eden zayıf halleri incelenirken, rivayeti kabule şayan olan kimselerin tesbiti ve bu kimselerde göze çarpan müşterek hallerin tayini de tabii olmak gerekir; çünkü bir râvide aranılan şartın bulunmaması, çok defa, o şartın yerini tutan zayıf bir halin bulunmasına yol açar. Diyanet yönünden, îman vasfına sahip olmayan bir kimsede göze çar­pacak ilk hal, elbetteki imansızlık halidir. Keza dirayet yönünden iyi bir hafızaya sahip olmayan kimsenin hali de sui hıfzdır.

Hicretin ikinci asrında yaşamış ve üçüncü asrın hemen başında vefat etmiş olan meşhur imam eş-Şâfirî (O. 204), hadîsi kabul edilen râviyi şu söz­lerle   tavsif etmiştir:

"Hadîs rivayet eden râvi dininde sika hadîsinde sidk ile maruf; rivayet ettiği şeyi bilir (âkil), hadîsin manâsını bozacak lafza vâkıf (âlim), hadîsi işittiği şekildeki harfleriyle rivayet eder, manâ üzere rivayet etmez (manâ üzere rivayet eder ve manâyı bozacak lafzı da anlayamazsa helâli haram veya haramı helâl yapabilir), hıfzından veya kitabından rivayet ederse hâûz, bir hadîsin rivayetinde diğer hafızlarla birleşirse rivayet ettiği hadîs diğerlerinin

hadîsine uyar, mülâki olduğu şeyhlerden işitmediği ve sikâtın Hazreti Pey­gamberden rivayet ettikleri hadîslere muhalif hadîsi rivayet etmez ve niha­yet, hadîsi Hazreti Peygambere kadar muttasıl olur ise, böyle bir râvinin hadîsi   kabul   edilir" [740].

Eş-Şafii'den nakledilen ve bir râvinin ta'dîli için zarurî görülen bu hal­ler, aslında, bizim yukarıda bahis konusu ettiğimiz cerhe sebep teşkil eden hallerin mukabili olan hallerdir. Bu bakımdan, eş-Şâfi*i'nin ileri sürdüğü bu şartları da iki gurupta toplamak mümkindir. Birincisi, bizim de yukarıda işaret ettiğimiz râvinin diyanetine taalluk eden adalettir ki, eş-Şâfi*! bu hali "dininde sika" ibaresiyle ifade etmiştir [741]. İkincisi ise, râvinin zabtı olup, eş-Şâfi(î'nin ileri sürdüğü şartların hepsi bu hal içerisinde mündemiçtir. Buna göre, hadîs nakleden bir râvi, cerhte olduğu gibi, hem adalet hem de zabt yönünden ta'dîl edilir ve sahih vasfını hâiz hadîsin başlıca dayanağı saydır. [742]

 

2. Cerh ve ta'dîl hareketinin neticeleri